Dağılan iktidar, fonlar, yerel yönetim, çözüm süreci, süreç ve Aleviler, süreç ve sol, kemalist devrim, cumhuriyet, Göbeklitepe
Siyasetin buğulu aynası: Sürece manşet atamıyorlar
Serhat Yılmaz
soL'a güvenin, algoritmaya müdahale edin. Tek tıkla soL Haber'i Google'da tercih edilen kaynağınız olarak belirleyin.
Kitle iletişim araçları, meşruluğu yaratmanın, toplumu heyecanlandırmanın ve harekete geçirmenin en etkili yollarından biri şüphesiz. AKP’nin, basını yargıyla susturmanın yeterli olmayacağını kavrayarak Demirören ailesine Doğan Grubu’nu satın aldırmasının nedenlerinden biri buydu. Ancak AKP, geçen yıllar boyunca, yarattığı medya düzeninin özgüvenine o kadar sert müdahaleler gerçekleştirdi ki, aklen kötürümleşmiş bir durum çıktı ortaya. İstediklerini yazdırıyorlar, istediklerini konuşturuyorlar ama toplumsal karşılık yaratamıyorlar.
Medya, bir önceki “çözüm” sürecinde daha özgüvenli, ikna ediciliği yüksek bir seviyede rol oynamaya çalışmıştı. Akil Adamlar dedikleri heyetin içerisindeki gazeteci ağırlığı da bize bir şey söylüyordu: Sürecin meşruluğunu üretmek konusunda görev üstlenmişlerdi; belli bir özerklikle canhıraş çalışıyorlardı.
Bugün ise ortada 3. sayfa haberciliğinden hallice “süreç” kulislerinden başka bir şey yok: Şu kadar kişi affedilecek, şu kadar silah teslim edilecek, Öcalan villada oturacak, oradan kalkacak, şuraya çıkacak...
Söylem tutulması: ‘Bu adamlara ne diyeceğiz şimdi biz?’
Uzun yıllar boyunca iktidarın güvenlikçi paradigmasına uygun biçimde bir dil geliştiren anaakım medyanın henüz ismi konulmamış sürece zarar vermemesi gerekiyordu. Önce dil değişti: “Bebek katili Öcalan”, “teröristbaşı”, “terör örgütünün uzantıları”, “PKK’ya terör örgütü diyemeyenler”, “caniler” gibi söylemler terk edildi, daha yumuşak ifadeler tercih edildi. “Çözüm süreci” ya da “süreç” demek de başarısızlıkla sonuçlanan önceki süreci anımsatabilirdi. Ortada adı konulmamış bir şey vardı ve kimse ne diyeceğini tam olarak bilmiyordu. Sürecin ilk adımlarının atıldığı günlerde haber merkezlerinde en çok sorulan soru şu oldu: “Bu adamlara ne diyeceğiz biz şimdi?”
PKK’yı terör örgütü olarak görmeyen ve kanlı eylemlerini açık seçik bir şekilde kınamayan kişileri ve temsilcileri tartışma programlarına evrensel yayıncılık ilkeleri ve kendi yayın çizgimiz gereğince davet etmiyoruz.
Bu sözlerin sahibi eski Habertürk Genel Yayın Yönetmeni Mehmet Akif Ersoy. Ersoy bu açıklamayı yaptığında tarihler 2020’yi gösteriyordu ve HDP/DEM Parti ambargosu anaakım televizyon kanallarında uzun süre uygulandı. Abdullah Öcalan’ın silah bırakma çağrısının ardından, HDP/DEM Parti cephesine yönelik sivri çıkışlarıyla bilinen Mehmet Akif Ersoy, Sırrı Süreyya Önder’i Habertürk ekranlarında ağırladı; bir anda izleyicileri “kardeşlik” mesajı bombardımanına tutuverdi. Önder, PKK ile arasına mesafe koymuşa benzemiyordu. Ancak Habertürk’ün patronları ve onların siyasi angajmanları karar vermiş, pozisyon belirlemişti.
Medyanın kanat rotasyonu
Kanat rotasyonu, futbolda, kanat oyuncularının pozisyonlarını sürekli değiştirmesi olarak tarif edilir. Düzlem de sistem de aynıdır. Sadece oyuncuların sonuca gitme yollarını değiştirmiş olursunuz. Fakat oyun sisteminiz bozuksa bir çırpınıştan öteye gidemez hamleniz.
2024 yılının son günlerinde başlayan bir süreçten bahsediyoruz; neredeyse iki yılı geride bırakmak üzere. Sürekli yeni eşikler aşıldı, yeni kırılmalar yaşandı. İlk keskin çıkış elbette Devlet Bahçeli’nin Abdullah Öcalan’a yönelik çağrısıydı. Bir genel kanı olarak sürecin fiili başlangıcı sayılıyor.
Albayrak Grubu’na ait Yeni Şafak, çağrıdan bir gün sonra “Öcalan’ın yeri İmralı’dır” manşetiyle çıktı. Sürecin belirsizliği, AKP’nin vites yükseltmeyen desteği göz önünde bulundurulursa AKP medyasının en sert karşı çıkışının altında Yeni Şafak’ın imzası var. Burada AKP hizipleri arasında yaşanan itiş kakış, kimi hiziplerin MHP’ye yönelik rezervlerinin bir yansıması var, böyle okuyabiliriz. Tutarlı bir karşı çıkıştan ziyade bir refleks Yeni Şafak’ınkisi. Fakat bu itiraz bir süreklilik arz etmedi. Abdullah Öcalan’ın çağrısının ardından 11 Temmuz 2025’te bir grup PKK’lı Süleymaniye’de törenle silah yaktı. Ertesi gün Yeni Şafak’ın manşeti şöyleydi: “47 yıllık terörün bitmesi için ilk adım.”
Saadet Partisi’nin yayın organı Millî Gazete “Bahçeli’den Apo’ya Umut” manşetiyle karşıladı Bahçeli’nin çağrısını. Silah bırakma töreninden sonra “Bitsin artık bu 30 yıllık acı” noktasına gelindi.
Işıkçılar Cemaati’nin sahibi olduğu Türkiye gazetesi, süreç kulisçiliğinde zirveyi zorlayan bir politika izliyor uzun süredir. Kulisciliğin özünde “sızdırma” var. Birileri yazmanız için size bilgi veriyor siz de yazıyorsunuz. Ancak Türkiye gazetesi sürece böyle başlamadı. Bahçeli’nin Öcalan’a çağrısı için “Ezber bozan çıkış” denildi örneğin. Kademe kademe doz arttırıldı; silahlar yakıldığında “Barış ateşi” manşetine kadar vardı iş. Belli ki Işıkçılar, kendi pozisyonlarını henüz netleştirmemiş, bekleyip görmek istemişti.
En trajik duruma ise Aydınlık gazetesi düştü. Bahçeli’nin çağrısından bir gün sonra Vatan Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek’in sözlerini manşete taşıdı Aydınlık gazetesi, “Bu ne cüret, bu ne pervasızlık” dedi.
Silah yakma töreni sonrası atılan manşet, dümenin kırılmasındaki sertliği gösteriyor bize: “Şimdi devlette ve millette bütünleşme zamanı.”
Çevir kazı yanmasın
Örneklerimiz dışında Bahçeli’nin çağrısından sonra çıkan gazete manşetleri de bize çok şey anlatıyor. Yorum yapmayan, Bahçeli’den aktaran bir dilin tercih edildiğini görüyoruz burada. “Bekle gör” taktiğiyle hareket eden gazeteler, AKP’nin ve Erdoğan’ın vitesi 2’ye, 3’e takmasıyla oyuna dahil ediyorlar kendilerini.
Bir not: Sürecin başında Bahçeli’nin ve Erdoğan’ın açıklamalarını manşetten veren Akşam, Sabah, Milliyet, Hürriyet gibi gazetelerin DEM Parti cephesinden gelen açıklama ve çağrıları uzun süre düşük tonda değerlendirdiğini görüyoruz. Bu da medyanın “sıfır risk” politikasıyla hareket ettiğinin göstergelerinden biri. “İktidardan gelen güvenlidir” yaklaşımının hâkimiyeti olarak değerlendirebiliriz.
Etliye sütlüye karışmayan muhaliflik
Muhalif yayıncılığa da değinmek gerekir. Sözcü gazetesi manşetten tutarlı ama içi boş bir karşıtlık gösteriyor. Bahçeli’nin, Öcalan çağrısından bir gün sonra Sözcü gazetesi “Fena Açıldılar” manşetiyle çıktı. Silahların yakılmasını ise “47 yıllık ihanete yarım saatlik şov” diyerek karşıladılar. Gazetenin iç sayfalarında ise kafa karışıklığı göze çarpıyor. Asker kökenli yazarlar (Naim Babüroğlu vs.) “terör örgütüyle pazarlık olmaz” noktasında; beri yanda “asıl süreci sosyal demokratlar başlatmıştı” diyerek, SHP örneği üzerinden temkinli, güvensizlik duyan ama iyimser yaklaşanlar (Necati Doğru vs.) görüyoruz. Sürecin bölgesel boyutunu görüp, sinik bir destek sunanlar da (Ege Cansen vs.) cabası.
Nefes gazetesi etliye sütlüye karışmayan, kuliscilikten ibaret bir destekle ilerlemeyi tercih etti. Gazete sayfalarında “İnşallah verdikleri sözleri tutarlar” gibi politik olarak ciddiyetsiz ifadeleri de görebiliyoruz.
İYİ Parti ağırlığının yoğun olduğu Yeniçağ gazetesi sürece manşetten sert çıkıyor. İlk çıkışı “Bahçeli’nin zikzaklarına yetişmek artık imkânsız” manşetiyle gören gazete, silah bırakma törenini ise “Mağara tiyatrosu” olarak tarif etti. Gazetenin iç sayfalarına baktığımızda ise Erdoğan’ın açıklamalarıyla ters düşmeme, “Bu bir devlet politikasıdır” gibi, bir çaba öne çıkıyor. Ayrıca kimi yazılarda, “Terörsüz Türkiye’yi kim istemez, ama...” yaklaşımının (Armağan Kuloğlu, İsmail Türk vs.) öne çıktığı ihtiyatlı bir hava var.
Halk TV gibi popüler televizyon kanallarında, en fazla, utangaç bir biçimde sürecin tutarsızlıkları işaret edilmiş. Genel yaklaşımın “Silahların susması iyidir” naifliğinde kaldığını görüyoruz. Ayrıca, “muhalif” yayıncılığımız ortaya saçılan tutanakları tartışma gereği bile duymadı.
Kısaca, kendisini sürecin karşısında konumlandıran yayınlar sürecin arkasındaki sermaye aklını, emperyalizmin bölgesel ve küresel hedeflerini ya görmedi ya da görmezden geldi. Genel olarak, AKP’nin yıllardır oluşturduğu güvenlikçi paradigmaya uygun dil ve içerikle, son derece yüzeysel değerlendirmelerden öteye gidemediler.
Süreci medyadan okuyamamak
Yaratılan bir medya düzeni var demiştik. Aslında ortada bir medya yok. Patronajın ve siyasal angajmanın, noktasından virgülüne her şeyi belirlediği bir düzende basın faaliyeti, medya muktedirlerinin sadece kendi siyasi pozisyonlarını ilan etmelerine yarıyor artık. Yukarılarda, kapalı kapılarda yaşanan konum değişimleri, kafa karışıklıkları, bekleyip görme taktikleri medyayı belirliyor.
Öcalan’ın öfkeyle “basını susturun” çağrısı bir hezeyan aslında. Karşı üretimde bulunamama basiretsizliğinin farkındalar; bir yandan susturun deyip bir yandan bir türlü gel(e)meyen entelektüel destek için yakınıyorlar.
Medyanın genel hali mi? Özetle kafalar karışık: Silahların susmasını isteyen ama Öcalan’ın statüsüne itiraz edenler, PKK’nın feshedilmesini olumlu bulan ama anayasal değişiklikten kaygı duyanlar, Kürt meselesinde çözüm isteyip iktidarın “demokratikleşme” yaklaşımına güvenmeyenler, 2013-2015 deneyimini hatırlayanlar, sürecin mevcut siyasi düzeni değiştirmek için kullanılmasını destekleyenler, karşı çıkanlar... Bu düzlemde medyanın kafası daha çok karışır.
Ortaklaşa dergisinin 12'nci sayısı, "Çözüm değil sürüklenme" başlığıyla okurlarla buluştu. Pazarlık masasındaki kimliklerden dağılan iktidar ve şişen fonlara, yerel yönetime özgürlüğün ne anlama geldiğinden çözüm sürecinin ayrıntılarına kadar birçok konu, bu sayıda derinlemesine ele alınıyor.