Dağılan iktidar, fonlar, yerel yönetim, çözüm süreci, süreç ve Aleviler, süreç ve sol, kemalist devrim, cumhuriyet, Göbeklitepe
Göbeklitepe’de çatışan iki arkeoloji
Burçin Adısönmez
soL'a güvenin, algoritmaya müdahale edin. Tek tıkla soL Haber'i Google'da tercih edilen kaynağınız olarak belirleyin.
Hayatın her unsuru ideolojiyle iç içeyken arkeoloji gibi insanın geçmişinin öyküsünü yine insana anlatmayı hedef edinmiş bir bilim dalının ideolojik yaklaşımlardan bağımsız olduğunu düşünmek akılcı değil.
Arkeolojiyi, insanın geçmişine duyduğu merak, öğrenme açlığı, geçmişinde ve bugünündeki yerini tanımlama ve anlamlandırma ihtiyacı sebebiyle çıktığı bir yolculuk olarak düşündüğümüzde de; özellikle başlangıcında, hali vakti yerinde insanların, yüksek cemiyetin zamanını değerlendirme yöntemi olarak karşımıza çıkması şaşırtıcı olmamalı.
Emperyalist arkeolojinin doğuşu
Arkeolojinin 18. yüzyılda ortaya çıkışı emperyalist imparatorlukların yükselişi ile doğrudan ilişkilidir. 1734’de kurulan, Londra merkezli Society of Dilletanti’nin (Amatörler Derneği) Doğu Akdeniz’de yüzyıllarca sürecek ve Yunan, Roma, Levant ve Mezopotamya eserlerinin British Museum başta olmak üzere İngiltere’ye taşınmasını sağlayacak bir arkeolojik yağma başlatmış; bunu Lord Elgin’in Parthenon’da, Napoleon’un Mısır Seferi’nde, Schliemann’ın Troia’da ya da Humann’ın Pergamon’daki yağmaları takip etmiş ve emperyalist arkeolojinin yapı taşları böyle dizilmiştir.
Fakat arkeolojinin, emperyalizmin tekelinde kalması bilimin tanımı gereği eşyanın tabiatına aykırıydı. Arkeoloji, materyal bulgulardan yola çıkarak insanlığın geçmişinin tanımlanması ile ilgilenir. Bu karakteri gereği emperyalizmin ona biçtiği role baştan uyumsuzdur. Zira emperyalist sermaye ve yönetici sınıfının arkeolojiden beklentisi kendilerine uygun bir köken hikayesi yaratması, dünyaya hükmetme ve kaynaklarını sömürme hedefini gerçekleştirebilmeleri için kendilerine meşru bir gerekçe sağlamasıdır. İngiliz ekonomist Ronald Coase’a ithaf edilen “Veriye yeterince işkence edersen sana istediğini söyler” sözü, özellikle emperyalist arkeoloji metodolojisi için geçerlidir.
Köklerini Antik Yunan ve Roma’ya dayandırmak ve onların sahip olduğuna inandığı medeni üstünlüğün tek varisi olarak kendisini yeniden tanımlamak isteyen Avrupa emperyalizminin arkeolojiyi bu amaca yönelik uygun bir araç olarak görmesi şaşırtıcı değildi. Ancak yöntemi somut veriye ve materyal bulguya dayanan bir bilim ülke ve ideoloji inşasında kullanıma çok da uygun olmadığından, emperyalist arkeoloji kaçınılmaz olarak bulguları işine geldiği gibi yorumlamaya, eğip bükmeye ve kendine göre yontmaya başladı.
Üç çağ sistemi
Arkeolojinin bu dönemine damga vuran ve hali hazırda kökleşmiş bir yöntemi ve tanımı temsil etmesi sebebiyle günümüz arkeologlarının kurtulmayı başaramadığı en akılda kalıcı örnek Üç Çağ Sistemi’dir.
Danimarka’lı eskiçağ bilimci Christian Jürgensen Thomsen’in 1816-1825 yılları arasında ileri sürdüğü sistem insan topluluklarının tarihsel ve toplumsal gelişimini, her birini üç alt kola ayırdığı ve üç materyalin üretimi üzerine kurduğu üçlü çağ sistemine dayandırır. Taş, Tunç ve Demir çağlarının üçer alt çağa ve her bir alt çağın da üçer parçaya ayrıldığı bu sistem teknik olarak arkeolojinin sonuçlarını materyal bulgulara dayandırma gereksinimini yerine getirir görünümdedir. Bunun yanında eldeki örneklemlerinden yola çıkılarak hazırlandığı Batı ve Kuzey Avrupa tarihi için doğru sonuçlar da vermektedir. Ancak bir yöntem olarak Üç Çağ Sistemi Avrupalı arkeologlar tarafından genel geçer bir sistem olarak çalıştıkları bütün alanlara taşınmış ve değişmez bir doğru olarak kabul edilerek İtalya’dan Yunanistan’a, Anadolu’dan Levant’a, Mezopotamya’dan İran’a kadar Avrupalı arkeologların çalıştığı tüm kazılarda uygulanmıştır. Alman, İngiliz ya da Fransız ekollerinden yetişen yerel arkeologlar da Üç Çağ Sistemi’ni adeta bir arkeolojik fetiş olarak kabul edip çalışma alanlarına uygulamıştır.
Oysa insan toplumlarının gelişimi her coğrafyada her toplum için aynı hızda ve aynı sırada gerçekleşmedi. Taş-Tunç-Demir gelişim yönünün her coğrafyada kronolojik olarak aynı dönemleri ve aynı sıralamayı takip etmesi, aynı sürelerde gerçekleşmesi sadece akla aykırı değil, somut olarak imkansızdı. Üç çağ sisteminin her coğrafya ve her topluma uygulanmaya çalışması uzun süreler boyunca arkeoloji dünyasının yanlış çıkarımlara ve sonuçlara ulaşmasına neden oldu; genel geçer doğrular olarak kabul edilen bu sistem ile örtüşmeyen sonuçlar göz ardı edildi ya da “anomali” olarak tanımlanarak emperyalist tarih ve arkeoloji anlayışının işine yarayan bir bilim dili oluşturuldu.
Marksist arkeoloji
Marksist arkeoloji bu gelişim süreci içinde sahneye çıkar ve yöntemsel olarak emperyalist arkeolojinin karşısında konumlanır.
Emperyalist devletlerin himayesinde kazı yapan arkeologların mitoloji yaratma çabası, bu kazıların önceden belirlenmiş bir “sonuca” ulaşmak için yürütülmesi, sansasyonel ve özünde eksik ya da yanlış sonuçlara ulaşılmasını kaçınılmaz kılar. Bunun en akılda kalıcı örneklerinden biri Schliemann’ın Hisarlık Kazıları’dır. Çanakkale’nin Hisarlık mevkiindeki höyüğün Troia olduğu inancı ve Homeros’un antik kentini bulma amacı ile yapılan kazılarda günümüzde arkeolojik tabakalaşmayı tanımlamakta kullanılan stratigrafi teknikleri ilk kez kullanılmıştır. Ancak bunun nedeni, Troia kazılarında dar bir alanda taban toprağına ulaşana kadar derine inilmesi ve kültür katları bir pastanın katları gibi ortaya çıkartılarak, istenen tabakaya ulaşılana kadar geçilen tüm tabakalardaki bulguları tahrip etmenin göze alınmasıdır.
Marksist arkeolojinin yaklaşımı ise günümüz bilimsel çalışmalarında artık bu yıkıcı yöntemin yerini almış olan yatay sondajdır. Kültür katmanlarının geniş alanlardaki yayılımını, mimari yapıların planlarını ve yerleşim düzenini anlamak için kullanılan bu yöntem, dikey sondajların aksine zaman içindeki değişimi değil, belirli bir zaman dilimindeki mekânsal organizasyonu ortaya çıkarmayı amaçlar. Bu haliyle diyalektik materyalizmin tümevarımcı bilimsel yönteminin bir yansımasıdır.
Tabii ki bu küçük örnek Marksist arkeoloji teorisinin bilimsel yöntemini açıklamada çok ufak bir adımı teşkil eder. Ancak bu örnekte de görüldüğü gibi Marksist arkeoloji, toprak altında kalmış cevaplara bir tabakaya, bir bulguya ya da bir sonuca odaklanarak, geri kalan her şeyi tahrip edilebilir derecede önemsiz görerek değil, diyalektik materyalizmin bütünsel bakış açısından ulaşmayı amaçlar.
Göbeklitepe'deki yöntemsel çatışma
Arkeolojik yöntemin peşinen hedeflenen sonuçlara ulaşmada kullanılmasının Marksist arkeoloji yöntemi ile çatışmasının en akılda kalıcı örneğine güncel ve popüler bir kazı projesinde, Göbeklitepe kazılarında rastlıyoruz.
Marksist arkeoloji teorisinin öncülerinden Gordon Childe’ın1 ünlü Neolitik Devrim teorisini de dayandırdığı ana omurga olan ve İnsan Kendini Nasıl Yarattı eserinde de değindiği temel diyalektik kabul şudur: Üretim ilişkileri, ekonomik yapı ve besin üretimi ilk toplumlarda, toplumsal üstyapı olan din, devlet ve ideolojiyi belirlemiştir; inanma ve yönetme ihtiyaç ve gerekliliklerini ortaya çıkartan öncül ve temel, fiziksel ihtiyaçları karşılayacak maddi üretimdir. Yani insan önce karnını doyurur, sonra tapınak yapmaya başlar.
Marksist arkeoloji teorisi bu diyalektik yaklaşımını 20. yüzyıl boyunca tarihsel süreçlerin kavranmasına dair temel yaklaşım haline getirmeyi başarmıştır.
Göbeklitepe’nin popüler tarih ve arkeoloji açısından “meşhur” olduğu 2000 ve 2010’lara geldiğimizde ise muhafazakâr ve gerici ideolojinin, arkeolojinin bulgu ve sonuçlarını işine geldiği gibi ayıklayarak Göbeklitepe üzerinden bir anlatı yaratmasına şahit oluyoruz. Bu anlatıda, yapılan kazı çalışmasında gün ışığına çıkarılan yuvarlak planlı yapı ve içinde yer alan insan ve hayvan kabartmalı steller dini ritüelin birer parçası olarak ele alınıyordu. MÖ. 9600-9500 yılları ve Çanak Çömleksiz Neolitik kültüre ait yapının yakın çevresinde yerleşime rastlanamamış olmasından yola çıkılarak, bu yapının yalnızca onu inşa etmek için bir araya gelmiş insan topluluklarının elinden çıkmış olduğu sonucuna ulaşılıyordu. Hatta elde edilen bulguların, Neolitik Devrim teorisinin yanı sıra beslenme ve barınma gibi materyal gereksinimlerin inancı ve dini öncelediğini vurgulayan Marksist arkeolojinin çöküşü olduğu iddia ediliyordu.
Kazılar ilerledikçe...
Dediğimiz gibi, veriye yeterince işkence ederseniz size her istediğinizi söyler.
Göbeklitepe ve Güneydoğu Anadolu Çanak Çömleksiz Neolitik Çağı’na ilişkin tüm bu saptamalar, Göbeklitepe’de sadece bu sonuçları vermeye yönelik olarak, yuvarlık planlı “tapınak” yapısının kazılmış ve bahsi geçen tepenin eteklerinde dahi herhangi bir kazı çalışmasına girişilmemiş olmasından ileri gelmekteydi.
Göbeklitepe yuvarlak yapısının tapınım amaçlı olup olmadığından bağımsız biçimde, son yıllardaki jeofizik ve jeoarkeolojik çalışmalar, tepenin sadece anıtsal dairesel yapılardan ibaret olmadığını; eteklerinde ve yakın çevresinde su sarnıçları, taş ocakları, konut işlevi taşıyabilecek yapı izleri ve günlük yaşam kalıntıları bulunduğunu ortaya koyuyor. Bunu takip eden kazı çalışmaları sadece Göbeklitepe çevresiyle sınırlı kalmıyor, Taş Tepeler Projesi adı altında Gürcütepe, Karahantepe gibi yerleşimleri bütüncül bir bakış açısı ile ele alıyor. Bu yerleşimleri tek bir toplumsal yapının parçası olarak değerlendiren kazı projesi, Çanak Çömleksiz Neolitik Dönem insanının sadece tepe üstünde ibadet edip uzaklaştığını değil, etraftaki vadilerde ve yamaçlarda daha geniş bir yerleşim ve yaşam ağına sahip olduğunu; toplumlaşma ve yerleşik hayata geçme süreçlerinin inanma ihtiyacından önce geldiği yönündeki Marksist Arkeoloji teoreminin hâlâ geçerliliğini koruduğunu gösteriyor.
Arkeoloji, diğer bütün bilimler gibi bir öğrenme sürecidir. Ama diğer bilimlerden farklı olarak arkeolojide elde edilen her yeni verinin bir öncekini geçersiz kılması, bir senenin kazı bulgularının bir önceki senenin teorilerini tamamen geçersiz kılması çok sık rastlanan bir durumdur. Her kazı çalışmasının bir yıkım olduğu ve toprağın altındaki malzeme gün ışığına çıktıkça doğal olarak kaybedilen verinin geri getirilmesinin ve tekrar işlenmesinin imkânsız olduğu düşünüldüğünde, bilimsel yöntemin doğru seçilmesi ve uygulaması çok önemlidir.
Diyalektik materyalizmin bütünsel yaklaşımının, insanlığın toprak altına gömülü maddi kalıntıları ile ilgilenen bir bilim dalı için doğru sonuçları veren pratikler üretmesi şaşırtıcı değil. Buna karşın dinlerin, devletlerin ve egemen sınıfların objektif doğrulara sırt çevirerek, bilimsel bulguları kullanarak ve çarpıtarak kendilerine anlatılar yazma çabaları göz ardı edilmemeli.
Marksist arkeoloji teorisi halen arkeoloji biliminde en doğru cevaplara en bilimsel yolla ve en az tahribata neden olacak şekilde ulaşma yöntemi olarak önümüzde duruyor. Yeter ki bulgulara, bize istediğimiz cevapları versinler diye işkence etmeyi bırakalım.
- 1
Vere Gordon Childe (1892-1957): Avusturalyalı arkeolog. Avrupa arkeolojisi konusunda uzmanlaşmış ve İskoçya, Orkney Adası’ndaki Skara Brae en ünlüsü olmak üzere Finavon, Angus ve Rahoy gibi İngiliz Adaları’nın Demir Çağı yerleşimlerine ait kazıları yönetmiştir. Childe’ın bilime en önemli katkısı ise Marksist Arkeoloji teorisini geliştirmiş olmasıdır. Kariyerini tanımlayan eseri İnsan Kendini Nasıl Yarattı, tarihi yazıya geçmiş ve geçememiş toplumlar üzerinden değil insan toplumlarının gelişimini teknolojik, ekonomik ve sosyal devrimler silsilesine bağladığı görüşleri ile, arkeoloji metodolojisi için bir başyapıt niteliğindedir.
Ortaklaşa dergisinin 12'nci sayısı, "Çözüm değil sürüklenme" başlığıyla okurlarla buluştu. Pazarlık masasındaki kimliklerden dağılan iktidar ve şişen fonlara, yerel yönetime özgürlüğün ne anlama geldiğinden çözüm sürecinin ayrıntılarına kadar birçok konu, bu sayıda derinlemesine ele alınıyor.