Ana içeriğe atla
0%

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Ortaklaşa
sayi_12_kapak

Dağılan iktidar, fonlar, yerel yönetim, çözüm süreci, süreç ve Aleviler, süreç ve sol, kemalist devrim, cumhuriyet, Göbeklitepe

Taç ve taht sürsün diye...

Dünya Savaşına üç yıl kala (1911): İngiltere Kralı V. George (önde) ve Alman Kayzeri II. Wilhelm (arkada) birlikte ata binip eğleniyor.

Güneş Mazıdan

Yayın Tarihi: 09.10.2026 , 13:28 "0 dakikalık okuma süresi"
19. yüzyıl biterken ve “Büyük Savaş” ufukta belirirken, Avrupa devletlerini yöneten Kral, İmparator, Kayzer ve Çarların hemen hepsi birbiriyle ve bir şekilde İngiltere Kralı V. George ile akrabaydı. Çoğu yıkıldı gitti, ama İngiliz kraliyeti yaşadı. Bu, onların hayatta kalma hikâyesinden kısa bir kesit...

Shakespeare’in ünlü tragedyası III. Richard’ın sonuna doğru, savaş alanında atsız kalan kral, “Bir at! Bir at için krallığımı veririm!” diye haykırır.

Büyük ozanın III. Richard karakteri, “kötü kral” kalıbının vücuda gelmiş halidir: Karakterinin alçaklığı bedeninin deformasyonunda kendisini gösterir. Hain ve entrikacıdır, iktidar arzusundan başka bir motivasyonu yoktur, dindarlığı kötülüğünü gizlemek için kullandığı bir maskeden ibarettir ve iktidarı ele geçirdiğinde onu salt kişisel çıkarları için, herkesin kötülüğüne kullanır.

Yine de Shakespeare’in III. Richard’ı “insan”dır, can korkusu ağır bastığında krallığından bile vazgeçer. Oysa gerçek hayatta onun gibiler insan değildir; oturdukları taht, taktıkları taç, etraflarındaki danışmanlar, etraflarında düğümlenen çıkar ağları insanlıklarını gölgeler, onları parçası oldukları köhne sınıfın bekası için her şeyi yapacak alçaklara dönüştürür.

Öyküsünü anlatacağımız V. George, tam olarak böyle biriydi ve türünün güzel bir örneğiydi.

'Allah belamı versin ki...'

İngiliz kraliyet ailesinin en büyük gücü, I. Dünya Savaşı patladığında onun en büyük derdi haline gelmişti. İngiliz emperyalizmi 19. yüzyıl boyunca dünyayı yönetmiş, kapitalizm onun gölgesinde bir dünya sistemi haline gelmiş, bu yüzyılın büyük bölümünde de (1901’e kadar 64 yıl boyunca) imparatorluğu Kraliçe Victoria yönetmişti.

Victoria öykülerdeki ana kraliçeye her açıdan model oluşturmuş bir tipti. İktidarı boyunca dokuz çocuk doğurmuş, hepsini Avrupa’nın muhtelif kraliyet ailelerinden birileriyle evlendirmişti. Üstelik evlenmek suretiyle tahtta yanına oturmuş kocası Albert aynı zamanda kuzeniydi. Böylece, arkasına sömürge imparatorluğunun ekonomik gücünü alan hanedan, iki kuşak sonra Avrupa’nın neredeyse tamamında tahta çıkmış; Victoria “Avrupa’nın büyükannesi” lakabı edinmişti.

Kraliçe Victoria.

Ama bir sorun vardı. Victoria Alman’dı. Kocası Albert da Alman’dı ve Victoria onunla evlendiğinde kraliyet ailesinin soyadı “Saxe-Coburg ve Gotha” olmuştu.
Bu, I. Dünya Savaşı patladığında tahtı tehdit eden büyük bir mesele haline geldi. Baş düşman Almanya’ydı ama tahtta oturan V. George Alman Kayzeri II. Wilhelm’in kuzeniydi; çoktan Hakkın rahmetine kavuşmuş Victoria ikisinin de büyükannesiydi. Savaş ilerledikçe bu konu daha fazla konuşulmaya başladı ve sonunda, Nisan 1917’de ünlü gazeteci ve bilimkurgu yazarı H.G. Wells, bir makalesinde V. George’un “ruhsuz ve ecnebi” olduğunu yazdığında, kral “ruhsuz olabilirim ama allah belamı versin ki ecnebi değilim” ("I may be uninspiring but I’ll be damned if I’m an alien!") diye çıkışıverdi.

Devrik kuzen

Bu sırada İngiltere Kralı’nın tek derdi çocukken Alman Kayzeri’yle koşup oynamış olması değildi. Bir başka kuzen daha başına bela olmuştu: Rus Çarı II. Nikolay.

Rusya’da savaştan bezmiş işçiler, bilhassa da kadın işçiler 8 Mart 1917’de ayaklanmış, genel grev ilan edilmiş ve Çarlık, yüzyıllar boyunca içinden çürüyüp koflaşmış bir ağaç gibi devrilivermişti. Ne var ki alelacele kurulan liberal-milliyetçi Geçici Hükümet panik içinde devrimin el frenini arıyordu. Kabine, Başbakanlık koltuğuna içindeki en üst düzey soylu olan Prens Lvov’u oturtmuştu. Bu arada tahtı bırakan Nikolay kardeşi Mihail Aleksandroviç’i halefi ilan etmiş, meselenin sonunun nereye varabileceği konusunda aklı biraz daha çalışan Mihail Aleksandroviç reddetmiş ve hanedan fiilen sonlanmıştı. Ne var ki Geçici Hükümet monarşistlerden korktuğu için bu meselede dahi net tavır almıyor, Çarlığın durumunu henüz oluşturulmamış Kurucu Meclis’in karara bağlamasını öngörüyor ve bir anayasal monarşi ihtimalini kenarda tutuyordu.

Dünya Savaşına üç yıl kala (1913): Rus Çarı II. Nikolay (solda) ve İngiltere Kralı V. George (sağda) onursal komutanı oldukları Alman alaylarının üniformalarıyla poz veriyor.

Hayatı boyunca bir kişiliksizlik abidesi olarak yaşamış, oğlunun hemofili hastalığı nedeniyle karısıyla birlikte Rasputin gibi bir şarlatan üfürükçünün elinde oyuncak olmuş Nikolay hâlâ meselenin ciddiyetinin farkında değildi. Anayasal monarşi kurulursa tekrar başa geçme, en kötü ihtimalle Kırım’da emekliye ayrılma hayalleri kurmakla meşguldü. Geçici Hükümet ise devrik Çar’ın bir saatli bombaya dönüştüğünün farkındaydı ve Dışişleri Bakanı Milyukov, Nikolay’ın, kuzeni İngiltere Kralı V. George’un yanına sürgüne gitmesi için İngiliz hükümetiyle görüşmeye başlamıştı. Anlaşma sağlanabilirse Nikolay, beş yıl sonra Vahdettin’in yapacağı gibi, bir İngiliz zırhlısına binecek ve Rusya’yı terk edecekti.

George ile Nikolay sadece kuzen değillerdi, çocuklukları hayli yakın geçmişti ve aralarında üç yaş olmasına rağmen birbirlerine ikiz gibi benziyorlardı; hatta büyük olan George, Nikolay’ı “Nikki” diye çağırırdı. Nikolay devrildiğinde George hemen sevgi ve endişelerini ileten bir telgraf çekmiş; iltica talebine de olumlu yanıt vermişti. Geçici Hükümet, devrik Çarın ülkeden ayrılmasına izin vermeyi reddeden devrimci Petrograd Sovyeti’nin etrafından dolaşmanın bir yolunu arıyordu. 

'Kralım yapmayın!'

Ne var ki İngiltere Kralı da meselenin sonunun nereye varabileceği konusunda bir fikre sahip değildi ve onu modern toplumun gerçekleriyle yüzleştirme işi sadık danışmanı ve sekreteri Lord Stamfordham’a düşmüştü. 

Üç yıldır savaşmaktan yılmış emekçi halkın hassasiyetlerinin gayet farkında olan Stamfordham George’a tam olarak ne dedi bilmiyoruz, ama muhtemelen söylediklerinin meali “Kralım, Avrupa çapında işçilerin en nefret ettiği, ‘baş gerici’ sıfatını taşıyan Çar devrildi. Millet bayram ediyor, sokaklarda Rus Devrimi’ne destek mitingleri düzenleniyor ve siz bu adamı kuzeniniz diye himayenize almayı mı planlıyorsunuz? Kafayı mı yediniz?” gibi bir şeydi.

Dünya Savaşına dört yıl kala (1910): Avrupa kralları Windsor Şatosu’nda, V. George’un babası VII. Edward’ın cenazesi için biraraya gelmiş. Fotoğrafta bir resim altında sayılamayacak sayıda akrabalık var. 

Dediğimiz gibi, Stamfordham George’a ne dedi bilmiyoruz, ama onun sekreteri sıfatıyla yazdığı 6 Nisan 1917 tarihli mektupta, eskiden başbakanlık da yapmış olan Dışişleri Bakanı Balfour’a ne dediğini biliyoruz.

“Kralımız (...) basında duydukları ve okuduklarından yola çıkarak; Eski İmparator ve İmparatoriçe’nin bu ülkede ikamet etmesinin halk nezdinde büyük tepkiyle karşılanacağını ve (davetin bizzat kendilerinden geldiği genel kanısı hâkimken) Kral ile Kraliçe’nin konumunu şüphesiz zora sokacağını Başbakan’a iletmenizi rica ediyor. (...) Buchanan’a; İmparator ve İmparatoriçe’nin buraya gelmesine yönelik muhalefetin çok güçlü olduğu, bu nedenle Rus Hükümeti’nin teklifine daha önce verilmiş olan onayı geri çekmemize izin verilmesi gerektiği hususunu Milyukov’a iletmesi talimatı verilmelidir.”

George için kuzen Nikki’yle olan çocukluk anılarının bir önemi kalmamış; monarşinin anayasal statüsü bile kenara konmuş ve sekreteri aracılığıyla dışişleri bakanına, kâğıt üzerinde onun yetkisinde olan bir konuda emir verilmeye başlanmıştı. Çünkü taht ve tacın bekası kardeş kanından da, hukukun üstünlüğünden de önemliydi.

Sonrası malum. Rusya’da Geçici Hükümet’teki liberaller yaklaşık yedi ay boyunca devrimin frenini aradı ve bulamadı. Bu yedi ayın sonunda Bolşevikler onları arabadan attı ve direksiyona geçti. Baştan beri karşıdevrim cephesinde olan Çarcı monarşistler İç Savaş’ta Beyaz Ordulara katıldı. Çar ve ailesine de, heykellerine ne olduysa aynısı oldu. 

Almanlığın tadı kaçınca...

Saxe-Coburg ve Gotha hanedanı böylelikle önemli bir hatanın eşiğinden dönmüştü, ama Alman olma sorunları sürüyordu.

Savaş uzadıkça, İngiltere’de Alman göçmenlere karşı eylemler yoğunlaşmış, mitinglerde “vatandaş olsun ya da olmasın tüm Almanlar defolsun” gibi pankartların taşınması, işyerlerinin yağmalanması olağan hale gelmişti. 1916’nın ilk aylarından itibaren Krallığın tarihinde ilk kez zorunlu askerlik getirilmiş; hemen devamında, Temmuz-Kasım ayları arasında Somme Savaşı’nda İngiltere 400 binin üzerinde asker kaybetmiş, savaşın korkunçluğu her kente, her eve doğrudan girmişti. Ölüler adaya geri getirilmiyor ve öldükleri yerde gömülüyordu ama sakatlar kent sokaklarını doldurmuştu. Her köşe başında gönüllüler bu insanların tedavileri için rozet, bayrak satıp bağış topluyordu.

Mayıs 1917 itibarıyla Almanların, İngiltere kraliyet ailesiyle aynı ismi taşıyan Gotha uçaklarıyla İngiltere’nin güneyindeki şehirleri ve Londra’yı bombalamaya başlamaları hepsinin üstüne tüy dikti.

Yapacak bir şey kalmamıştı. V. George ve ailesi Almanlıktan arınmanın bir yolunu bulmak zorundaydı.

Her zaman olduğu gibi danışmanları Stamfordham onların yerine düşündü ve 17 Temmuz 1917’de aile sarayları olan Windsor’u yeni soyadı olarak benimsediler. Bu tabela değişikliğiyle beraber yoğun bir halkla ilişkiler kampanyası başladı, örneğin tahta çıkması beklenen geç prensin orduda güvenli ama aktif görev alma geleneği bu dönemde benimsendi ve öne çıkarıldı. Böylelikle, birbirleriyle kuzen iki Alman’ın evliliğinden doğan VII. Edward’ın Danimarka Prensesi Alexandra’yla evliliğinden doğan, kendi eşi de bir Alman soylusu olan V. George ve ailesi “İngiliz” oldu.

Almanya’nın 1917 itibariyle kullanmaya başladığı ağır bombardıman uçakları, İngiltere kralının soyadını taşıyordu: Gotha.

Halbuki ne Saxe-Coburg ve Gothalar, ne de başka herhangi bir hanedan yönettikleri ya da geldikleri ülkenin halkına mensuptu. Sürekli kuzenleriyle evlenen, hatta akraba evliliği nedeniyle aralarında hatırı sayılır miktarda sakat doğmuş birey bulunan bu güruh, Avrupa halklarının sırtından yüzyıllardır beslenen asalak bir sınıfın son temsilcileriydi. Fransız Devrimi’yle başlayan süreçte Avrupa halkları bunların çoğunu sırtından attı; kimini sürgüne gönderdi, kimini giyotine ya da idam mangasına havale etti. Ama İngiltere gibi kimi örneklerde bu asalak canlı türü yeni koşullara uyum sağladı ve kendini halka bir kez daha kabul ettirdi. Halen ülkenin başındalar ve hiç çalışmadan, halkın sırtından geçinerek yaşayıp gidiyorlar.

Anlattığımız, onların hikâyesiydi. 

sayi_12_kapak
Ortaklaşa

Ortaklaşa dergisinin 12'nci sayısı, "Çözüm değil sürüklenme" başlığıyla okurlarla buluştu. Pazarlık masasındaki kimliklerden dağılan iktidar ve şişen fonlara, yerel yönetime özgürlüğün ne anlama geldiğinden çözüm sürecinin ayrıntılarına kadar birçok konu, bu sayıda derinlemesine ele alınıyor.