Ana içeriğe atla
0%

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Ortaklaşa
sayi_12_kapak

Dağılan iktidar, fonlar, yerel yönetim, çözüm süreci, süreç ve Aleviler, süreç ve sol, kemalist devrim, cumhuriyet, Göbeklitepe

‘Kendi kaderini tayin’ ilkesi: Neydi, ne oldu?

Mehmet Kuzulugil

Yayın Tarihi: 09.10.2026 , 13:23 "0 dakikalık okuma süresi"
İlkenin, Leninist politikanın aslında 20. yüzyıl boyunca dogmalaştırılmasıyla yozlaştırıldığını, Sovyetler’in çözülüşüyle birlikte bu yozlaşmanın su yüzüne çıktığını düşünüyoruz. Bu yozlaşmanın temel unsuru, hakkın kendisinde değil ama ilkede ve politikada öznelerin birbirine karışmasıdır.

Lenin’in formüle ettiği şekliyle ulusların kendi kaderini tayin hakkı ilkesinin içeriğinin evrimleştiği, en azından örneğin iktidar sonrasında, “uygulamada” ortaya çıkan sorunlar nedeniyle formülasyonun da farklı örneklerde farklı şekillerde yapıldığı çok söylenen bir şey.

Konu tarihçi Edward Hallett Carr’ın ünlü Bolşevik Devrimi çalışmasının “ulusal sorun cüzü” diyebileceğimiz bölümünde detaylı şekilde ele alınıyor.

1914’te ilkenin “fetişleştirilmemesini” savunan liberal Kadet Mogilyanskiy’i şiddetle mahkum ediyor Lenin. Bu önermenin ilkeyi sulandırmaktan başka bir sonucu olmayacağını vurguluyor. Teorik tartışmanın gerisinde çok politik bir karşıtlık var aslında: Rus liberal burjuvaları, kıyamadıkları çok uluslu imparatorluklarının dağılmasına bir şekilde engel olma “ilkesiyle” hareket ediyor. Ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı (UKKTH), imparatorluğun içinde kalma şartıyla verilen bir ödünün ötesine geçmemeli! Lenin için, ilke ve yolunu döşediği politikaların işçi sınıfının birliğine hizmet etmesi önemli. Ve elbette devrime. 1917 sonrasında da “sulandırmayın” uyarıları devam ediyor. 1919 Mart’ında, Buharin’in “bütün milliyetlerin işçi sınıflarına kaderlerini tayin hakkı” formülasyonuna sert bir biçimde karşı çıkıyor Lenin. Aynı dönemde Pyatakov, UKKTH’nin karşıdevrimci güçleri birleştiren bir burjuva slogan olduğunu söylüyor ve bunu reddediyor.

Sovyet uluslar politikası

Lenin’in itirazı, Buharin ya da Pyatakov’un sınıfa ulus karşısında öncelik kazandırmasıyla ilgili değil: Buharin formülasyonu, sosyalist devrim için ilkeyi işlevsiz kılan, Bolşevik iktidarı bir totolojiye mahkum eden bir formülasyon.

Fotoğraf: Nazım Serhat Fırat

Ayrılma hakkı, ulusal baskıya karşı bir silahtır. Egemen devletin bu hakkın varlığıyla terbiye edilmesi önemlidir. Ve elbette, tüm uluslardan işçilerin milliyetçilik zehirinden korunması şarttır. Ayrılma hakkını savunurken, ayrılmanın kendisine karşı çıkabiliriz, Bolşevik tutum budur. Ayrılma hakkı tanınsın, gerekiyorsa referandum yapılsın diyenlerin “ama biz referandumda ayrılmaya karşı oy kullanırız” demesinde mizahi bir çelişki bulmak mümkündür elbette. Sadece Leninizm’den değil Marksizm’den de yeterince uzaklaşıldıysa...

Öte yandan iç savaş yıllarında, 1918-1919’da, uygulamanın Stalin’in Milliyetler Komiseri olarak dillendirdiği formüle, yani kendi kaderini tayin hakkını yalnız emekçilere tanıyan Buharin formülasyonuna yaklaştığı söylenebilir. Ne var ki bu yaklaşım kalıcı olmadı. 1919 programı Lenin’in çizgisini korudu; 1920’de burjuva Baltık Cumhuriyetleri ve Menşevik Gürcistan tanındı; bir yıl sonra da İtilaf korkusu ve güç dengesinin değişmesiyle Sovyetleştirildiler.

Carr’ın deyişiyle ilke “şarta bağlı ve dinamik”tir: Parti programında değil, hükümet belgelerinde ve uygulamada, koşullara göre biçimlenmiştir. Carr bu esnekliğin gerisinde ilkeye gerçek bir bağlılığın durduğunu da ekler.

İlkenin politik mücadelede bir kaldıraç olarak işlevi de sosyalist devrim dönemeciyle geride kalmadı; kaldıracı tutan el ve kaldıracın yönü değişti. İlke, artık Çarlığa ve burjuva devlete karşı mücadelenin değil, iktidardaki proletaryanın aracıydı: Sınır da ulusların emekçilerini kendi burjuvazilerinden ayrıştırmanın aracı. Lenin 1919’da burjuva Finlandiya’nın tanınmasını tam da bununla savunur: Tanıma, orada proletaryanın ayrışma sürecini kolaylaştırmıştı. 1920’den itibaren aynı kaldıraç Doğu’ya ve sömürgelere yönelecektir.

Evrimin bir diğer tarafı, doğrudan devrimin “aşamaları” meselesiyle ilgili. 19. yüzyıl ve onun uzatmaları olarak görebileceğimiz 20. yüzyılın ilk 20 yılında, ulusların kendi kaderini tayin hakkı burjuva demokratik bir ilkedir. Eksen, burjuva toplumunun feodal egemenlere galebe çalması, krallıkların, feodal federasyonların kapitalist pazar ve onun hizmetindeki burjuva devlet yolunda çözülmesidir.

Leninist ilke, başlangıçta bir de bu perspektifle savunuldu.

1917’den önce başlamış bir değişiklik işin bu tarafını ilgilendiriyor. Talebin içeriği değişmedi; taşıyıcısı ve gerekçesi değişti. Lenin 1914’te UKKTH’yi hâlâ “evrensel olarak yerleşmiş demokratik bir ilke” olarak savunur. Ama bu ilkenin sahibi olması beklenen egemen ulus burjuvazisi, yani Rus liberalleri, ondan çoktan el çekmiştir: Kadetler, ulusların ayrılma hakkını savunmayı hiçbir zaman üstlenmediklerini açıkça ilan eder. Burjuvazinin elinden düşen demokratik talebi işçi sınıfı kendi gerekçesiyle devralır. İşçi sınıfının çıkarı, bütün uluslardan işçilerin tam dayanışmasını ve en sıkı birliğini gerektirir. Temel mesele artık burjuva demokratik ulusal hakların kendisi değil, bu hakların işçi sınıfının birliğine ve devrimin çıkarına nasıl hizmet ettiğidir.

İşçilere söylenen “milli meselenin çözümünde” öne çıkmak olsa da asıl amaçlanan herkesin kendi işine bakmasıdır. Lenin proletaryanın farklı ulusların burjuvazileri arasındaki üstünlük kavgasında “mutlak tarafsız” kalması gerektiğini yazar. İşçinin işi burjuva haklar için saf tutmak değil, kendi devrimini yapmaktır!

Rus Lenin, Polonyalı Rosa

Lenin’in 1914’te Rosa Luxemburg’la Polonya üzerinden yürüttüğü tartışma bilinir. Luxemburg’a göre ulusların kendi kaderini tayin hakkını tanımak, ezilen ulusun burjuva milliyetçiliğini desteklemek anlamına geliyordu. Hak her türlü ulusal baskıya karşı çıkmaktan ibaretse, bunun için programa ayrı bir madde koymaya da gerek yoktu. Luxemburg ulusal baskıya kayıtsız değildi; önerisi demokratikleşmiş bir Rusya içinde Polonya’ya özerklikti. Karşı çıktığı, soyut bir “hak” formülünün Polonyalı işçileri kendi burjuvazisinin bağımsızlık programına bağlamasıydı.

Rosa Luxemburg 1907’de Stuttgart’ta düzenlenen II. Enternasyonal’in 7. Kongresi’nde

Lenin’in cevabı serttir. Luxemburg, ezilen ulus burjuvazisinin milliyetçiliğinden korkarken, fiilen Büyük Rus milliyetçiliğinin ekmeğine yağ sürmektedir. Suçlamanın yönü dikkat çekicidir. Lenin, Polonyalı bir Marksisti Polonya milliyetçiliğiyle değil, ezen ulusun milliyetçiliğine hizmet etmekle suçlar. Ölçü, kimin milliyetçi olduğu değil, bir tutumun hangi ulusun ayrıcalıklarına yaradığıdır.

Lenin’e göre hakkı reddetmek, pratikte egemen ulusun ayrıcalıklarını desteklemek demektir. Bir ulusun proletaryası kendi burjuvazisinin ayrıcalıklarına en küçük bir destek verdiğinde, öteki ulusun proletaryasında güvensizlik uyanır ve işçilerin uluslararası dayanışması bölünür. Buradan çıkan sonuç açıktır: Luxemburg’un politikası, niyetinin tersine, Polonyalı işçiyi milliyetçilikten korumaz; Rus işçisine duyduğu güvensizlik üzerinden onu kendi burjuvazisine yaklaştırır.

Dikkat edilirse, andığımız çizgi Leninist ilkenin nesnel gelişmeye uyarak dönüştüğünü değil, değişmeyen varlık nedenini ortaya koyuyor. Yorum değişmiştir: Lenin 1903’te programın ulus formülünü “her ulusun proletaryasının kendi kaderini tayini” diye okuyordu, 1905’ten sonra bu okumayı bıraktı. Gerekçe ise değişmemiştir: Lenin 1914’te işçi sınıfının çıkarının bütün uluslardan işçilerin tam dayanışmasını ve en sıkı birliğini gerektirdiğini yazar. Bu yüzden hem hakkı reddetmek hem de ezilen ulus burjuvazisinin bütün ulusal taleplerini desteklemek, proleter politikadan sapmadır. İşçi sınıfının birliği, uluslararası işçi devriminin çıkarları ve işçi sınıfının her türlü milliyetçilikten korunması: 1919’da Buharin’e karşı savunulan da aynı gerekçedir.

Temeli çürütülürse, ilke yozlaşır

İlkenin, Leninist politikanın aslında 20. yüzyıl boyunca dogmalaştırılmasıyla yozlaştırıldığını, Sovyetler’in çözülüşüyle birlikte bu yozlaşmanın su yüzüne çıktığını düşünüyoruz. Bu yozlaşmanın temel unsuru, hakkın kendisinde değil ama ilkede ve politikada öznelerin birbirine karışmasıdır. Burjuva demokratları için ulus ve kaderinin tayin edilmesi merkezde durur. Özne, sadece hak için değil, ona temel oluşturan politik ilke için de ulus ve mülk sahibi sınıflardır. Leninist ilkenin öznesi işçi sınıfı ve sosyalist devrimdir. Bu, zaman zaman ilkenin ötesinde “hakkın” öznesinin de değişebilmesinin de temelidir.

2017’de IKYB’nin bağımsızlığı için yapılan referandumdan sonra İsrail’deki ABD elçiliği önünde de kutlamalar yapılmıştı.

Bu gerçek erozyona uğradıkça, milliyetçiliğin Leninist ilke kılıfında yutturulması da emperyalist haritalama çalışmalarının “burjuva demokratik devrim” olarak kabul ettirilmesi de mümkün hale gelmiştir.

Bugünkü “çözüm süreci” tartışmalarına tam da bu eksende yaklaşmak gerekiyor. Soru, “Süreç işçi sınıfı için ne anlama gelecek?” olmalı.

sayi_12_kapak
Ortaklaşa

Ortaklaşa dergisinin 12'nci sayısı, "Çözüm değil sürüklenme" başlığıyla okurlarla buluştu. Pazarlık masasındaki kimliklerden dağılan iktidar ve şişen fonlara, yerel yönetime özgürlüğün ne anlama geldiğinden çözüm sürecinin ayrıntılarına kadar birçok konu, bu sayıda derinlemesine ele alınıyor.