Dağılan iktidar, fonlar, yerel yönetim, çözüm süreci, süreç ve Aleviler, süreç ve sol, kemalist devrim, cumhuriyet, Göbeklitepe
Dünyanın en güçlü filosu neden alarm veriyor?
soL'a güvenin, algoritmaya müdahale edin. Tek tıkla soL Haber'i Google'da tercih edilen kaynağınız olarak belirleyin.
Eylül ayının ilk günlerinde Tayland’ın Laem Chabang limanına giren USS Abraham Lincoln alışılmış ABD deniz gücü görüntüsünden oldukça farklıydı. Dünyanın en büyük savaş gemilerinden biri olan nükleer uçak gemisinin bordalarında belirgin pas izleri ve yosun tabakaları bulunuyordu. Limanda temizlik işleri başladığında görüntüler sosyal medyada hızla yayıldı.
USS Lincoln 286 gün denizde kaldı ve savaş durumunun getirdiği yoğun operasyon temposu nedeniyle ciddi biçimde yıprandı. Beş gün sonra gemi Tayland’dan ayrıldığında görüntüsü belirgin biçimde düzelmişti. İlk bakışta mesele bir temizlik hikâyesi gibi görünebilir ancak konu çok daha önemli bir soruya işaret ediyor: ABD Donanması dünyanın hâlâ en güçlü deniz kuvveti olabilir fakat bu gücü mevcut operasyon temposuyla sürdürebiliyor mu? Cevap, her geçen gün daha çok “zorlanarak” oluyor.
Hâlâ dünyanın en güçlü donanması
Öncelikle temel gerçeği ortaya koyalım: ABD Donanması çökmüş veya savaşma kabiliyetini kaybetmiş bir donanma değil.
ABD’nin 11 operasyonel nükleer uçak gemisi bulunuyor. Her bir uçak gemisi yaklaşık 5 bin kişilik mürettebatla çalışıyor ve beraberinde onlarca savaş uçağı taşıyor. Genel bir ortalamayla bir Amerikan uçak gemisi, yaklaşık 60 savaş uçağı ve helikopter taşıyabiliyor. Bununla beraber uçak gemisinin kalbini oluşturduğu görev kuvveti nükleer saldırı denizaltıları, balistik füze denizaltıları, Aegis destroyerleri, kruvazörler, amfibi hücum gemileri, tanker ve ikmal gemileri, deniz karakol uçakları, elektronik harp ve erken uyarı uçaklarından oluşuyor. Dolayısıyla bu görev kuvveti ABD’ye başka hiçbir ülkenin kolaylıkla karşılayamayacağı bir deniz gücü sağlıyor. Temmuz ayı itibarıyla ABD Donanması’nın toplam görev kuvveti büyüklüğü yaklaşık 293 gemiydi; bunların 99’u aktif görevlerde bulunuyordu.
Peki sorun nerede?
Dolayısıyla “ABD Donanması bitti” iddiası gerçekçi değil. Sorun başka yerde. Bu devasa gücün kullanılabilir durumda tutulmasının maliyeti giderek artıyor. Asıl sorun gemi sayısından çok, kullanılabilir durumdaki gemi sayısı. ABD Donanması’nın son dönemdeki en ciddi sorunlarından birisi, bakım süreçleri. ABD hükümetinin verilerine göre son on yılda bakım gecikmeleri nedeniyle saldırı denizaltıları 15 binden fazla operasyonel günü kaybetti. Bunun tahmini maliyeti 3,4 milyar dolar. Üstelik önümüzdeki beş yılda hizmetten çıkarılmayı bekleyen denizaltıların tersane kapasitesi yetersizliği nedeniyle limanda tutulması milyarlarca dolar zarar anlamına geliyor.
Sorun yalnızca denizaltılarda değil. ABD Donanması’nın gemi inşa bütçesi son yirmi yılda neredeyse iki katına çıkmasına rağmen filo büyüklüğü aynı ölçüde artmadı. Yeni gemiler gecikiyor, maliyetleri yükseliyor ve bazı programlar başlangıçta vaat edilenin çoktan gerisinde kalıyor. Emperyalizm silah şirketlerine kaynak aktarıyor ancak karşılığını alamıyor.

USS Abraham Lincoln neyin simgesi?
Paslı görüntüleriyle artık herkesin yakından tanıdığı uçak gemisi USS Abraham Lincoln aslında çöküşün değil, aşırı kullanımın simgesi durumunda. Gemi bir önceki görevi olan İran Savaşı döneminde 9 ay boyunca aktif rol alırken resmi verilere göre 200 gün savaş bölgesinde kaldı. Gemiden kalkan savaş uçakları yaklaşık 10 bin sorti gerçekleştirdi ve 750 ton mühimmat kullanıldı. Gemide görev yapan askeri personel cephe koşulları dolayısıyla temel ihtiyaçlarını sağlamakta zorlanırken, savaş gemisinin İran saldırılarına uğramasıyla beraber gemide hayat kâbusa dönüştü. Personel izinleri askıya alındı, yemekler aksadı ve insanlar kişisel bakımları için cephe şartlarındaki zorluklarla baş başa kaldı. Burada Trump yönetiminin ve ona bağlı komutanların sorumluluğu öne çıkıyor. Artık liyakatle görev yapan komutanlar yerlerini sadakatle görev yapanlara büyük ölçüde bırakmış durumda. Bu da insan hayatına verilen önemin düşmesine ve plansız işlerin sıradanlaşmasına yol açıyor.
'Potemkin'de isyan mı yaşandı?
USS Abraham Lincoln uçak gemisinde personel arasında yaşanan sorunlar hemen akla Potemkin isyanını getiriyor. Bilindiği gibi 1905 Rus-Japon Savaşı, Rus Çarlığı’nın yenilgisiyle sonuçlandı. İç siyaseti kapsayabilmek için dışarıda maceraya kalkışan Rus Çarlığı’nın Japonya karşısında aldığı ağır yenilginin ardından Karadeniz filosundaki Potemkin Zırhlısı’nda bahriyeliler ayaklandı. İsyanın kıvılcımını temel beslenme koşulları oluştursa da ayaklanma, sonrasında hızla siyasallaştı.
USS Abraham Lincoln’de bu şekilde gelişmeler yaşanmadı. Ancak mürettebatta ciddi yorgunluk, moral ve ruh sağlığı sorunları olduğunu açık şekilde ortaya koyan haberler çıktı. Bir denizcinin denize atlamasının ardından kurtarılması ve başka bir intihar girişimi iddiası tartışmayı daha da büyüttü. Ancak eldeki veriler, gemide örgütlü bir “isyan” veya emir-komuta zincirinin çöktüğünü göstermiyor. Elbette “isyan olmadı” demek, personel içinde yaşanan sorunu önemsiz hale getirmiyor. Dolayısıyla İran Savaşı’nda “düşmanın” beklenmedik direnişi ve uçak gemisinin her an vurulma tehlikesi komuta heyetini çözemeyecekleri bir savaş durumu personel yetersizliğiyle baş başa bıraktı. Uzayan nöbetler, savaş şartlarında sürekli tetikte olma hali, aşırı iş yükü, yetersiz uyku bu “kusursuz fırtına”nın bileşenlerini oluşturdu.
Nedir bu pas meselesi?
USS Abraham Lincoln’un paslı görüntüleri çok dikkat çekti. Ancak denizde uzun süre geçirmiş bir geminin gövdesinin paslanması tek başına olağanüstü bir durum değil. Deniz suyu, tuzun yarattığı korozif ortam ve sürekli devam eden operasyon koşulları gemilerin yüzeylerinde korozyon yaratıyor. Asıl sorun, normalde yapılması gereken bakımın neden yapılamadığı. Donanma korozyon sorunlarını nasıl çözeceğini biliyor, ancak savaş temposu nedeniyle çoğu zaman bunu yapmak için vakti veya olanağı olmuyor. İşte kritik nokta bu. Pas, geminin savaşamayacağını göstermiyor. Ancak pas, bakım döngüsünün operasyon döngüsü sebebiyle geride kaldığını gösteriyor. Bu nedenle Lincoln fotoğrafları donanmanın çöküşünün kanıtından çok, savaşa hazırlık ile savaş sırasında kullanım arasındaki dengenin bozulmasının görsel kanıtı.
ABD donanması neden bu kadar zorlanıyor?
ABD’nin İsrail ile birlikte hukuksuz şekilde İran’a karşı giriştiği savaş, donanmasının klasik görevlerinden daha yoğun bir cephe faaliyeti kombinasyonu yarattı. Donanma aynı anda aşağıdaki tüm görevleri yapmak durumunda kaldı: İran limanlarını ablukaya almak, Hürmüz Boğazı’ndaki deniz trafiğini kontrol etmek, füze ve İHA saldırılarına karşı savaş gemilerini korumak, hava saldırılarını desteklemek, tanker ve ticari gemilerin güvenliğini sağlamak ve İran’ın deniz gücünü baskı altında tutmak.
Emperyalizm ne kadar güçlü olursa olsun, bu bahsedilen görevleri “süresiz” olarak yapabilecek bir deniz gücüne sahip değil. Görev yapan bir savaş gemisini süresiz olarak savaşta tutamazsınız. Onu başka bir gemiyle değiştirmek zorundasınız. Rotasyon yapmanız gerekir. Bu da Karadeniz, Basra, Pasifik, Okyanusya gibi cephelerde daha az askeri varlık anlamına gelir.
İran füzeleri uçak gemilerini gerçekten tehdit ediyor mu?
Evet. Ancak “uçak gemileri İran’ın hipersonik füzelerine karşı tamamen savunmasız” demek doğru değil. Bu konuda üç şeyi birbirinden ayırmak gerekiyor: İran’ın balistik füzeleri; seyir füzeleri ve insansız hava araçları; hipersonik sistemler.
Bir uçak gemisinin tek başına hareket eden dev bir hedef olmadığını belirttik. Görev kuvveti kapsamında destroyerler, sensörler, savaş uçakları, elektronik harp unsurları ve farklı hava savunma sistemleriyle birlikte çalışan bir sistem. Dolayısıyla bir İran füzesinin bir ABD uçak gemisine ulaşması için yalnızca “füzenin hızlı olması” yetmez. Füzenin hedefi bulması, hedefin gerçek konumunu bilmesi, savunma ağını aşması, elektronik harp sistemlerini aşması ve son aşamadaki önleme sistemlerinden kurtulması gerekir.
İran’ın elinde çok önemli füze teknolojisi ve buna bağlı cephane olduğu biliniyor. Ancak burada asıl tehdit tek bir “süper füze” değil. Çok farklı unsurlarla gerçekleştirilen füze + İHA + elektronik harp + istihbaratla beraber oluşan sürü saldırısı. ABD kaynaklarınca yalanlansa da savaş sırasında ABD donanmasındaki USS Delbert D. Black ve USS John Paul Jones savaş gemilerinin vurulduğu biliniyor.
Yeni tehlike Çin donanması mı?
ABD ile her konuda karşı karşıya gelen Çin’in donanması gemi sayısı açısından artık ABD Donanması’nı geride bırakmış durumda. Ancak sadece gemi sayısını karşılaştırmak yanıltıcıdır. Bir ABD nükleer uçak gemisi ile küçük bir Çin devriye gemisi aynı kategoride değil. ABD’nin bu alanda epey avantajı var. Nükleer uçak gemileri, uzun menzilli deniz havacılık deneyimi, nükleer denizaltılar, küresel askeri lojistik ağı, savaş tecrübesi ve gelişmiş ittifak sistemi kapsamında elinde tuttuğu üslerle hâlâ denizlerdeki en güçlü devlet konumunda. Çin ise özellikle nicelik, üretim hızı ve coğrafya konusunda avantajlı. Pasifik cephesindeki bir karşı karşıya geliş senaryosunda Çin kendi karasularında olacak, ABD donanması ise binlerce km uzaktan gelecek. Bölgeye yığılacak gemi sayısı emperyalizmin diğer cephelerdeki dengelerini ise olumsuz etkileyecek. ABD bir yandan insansız deniz araçlarına da eğilim gösterse de kısa vadede bu açılım çözüm olacak gibi gözükmüyor.
Ortaklaşa dergisinin 12'nci sayısı, "Çözüm değil sürüklenme" başlığıyla okurlarla buluştu. Pazarlık masasındaki kimliklerden dağılan iktidar ve şişen fonlara, yerel yönetime özgürlüğün ne anlama geldiğinden çözüm sürecinin ayrıntılarına kadar birçok konu, bu sayıda derinlemesine ele alınıyor.