Dağılan iktidar, fonlar, yerel yönetim, çözüm süreci, süreç ve Aleviler, süreç ve sol, kemalist devrim, cumhuriyet, Göbeklitepe
Birliğimizi yeniden tanımlamak
Fotoğraf: Özkan Öztaş
Aydemir Güler
soL'a güvenin, algoritmaya müdahale edin. Tek tıkla soL Haber'i Google'da tercih edilen kaynağınız olarak belirleyin.
“Süreç” hakkında veriler biriktikçe daha önceleri de pek berrak olduğunu söyleyemeyeceğim kafalar iyiden iyiye karıştı. “Pazarlık yok, demokratik entegrasyon var” denmişti ya; oradan başlayalım.
Gerçekte pazarlık kızışıyor. Ama biz beyan esastır diyelim. Peki, “pazarlık yok”u kabul edelim... Bu kadarı bile ortada pazarlığın taraflarının var olduğunu kabul etmek değil midir? Taraflar yapabilecekleri bir işten feragat etmektedirler. Bahçeli’nin karşılığında hep beraber zaferlere yürüneceğini tarihten örneklemesi gibi. Veya Öcalan’ın eski taleplerini, bağımsız Kürt devletinden kültüralist olanlara kadar geri çekmesinde olduğu gibi...
Öcalan Kürtlere, Bahçeli Türklere seslendi. Bu isimleri bir yana bırakalım; pazarlık olacaksa Türkler ve Kürtler arasında olacağını, olmayacaksa yine bunlar yapmadığı için olmayacağını anlıyoruz. İddia budur.
Peki, kimdir Türkler? Kimdir Kürtler?
‘Türkiye Cumhuriyeti'ni kuran Türkiye halkı...'
Afet İnan, Mustafa Kemal Atatürk’ün formülünü “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk milleti denir” biçiminde aktarıyor. Gelişigüzel bir ifade değil bu; çok çalışılmış, inceden inceye düşünülmüş, dengeli bir tezle karşı karşıyayız.
Bu, bir kere, etnik köken reddiyesidir. Daha doğrusu onu aşma, önemsizleştirme çağrısı... Türk milleti veya ulusunun etnik Türklük diye bir kısıtı yoktur. 1923’e endekslenmiş siyasal bir tutum bütün ilgilileri bağlamaktadır!
Kuşkusuz Türklüğün, ilan edilen bütüne Türk adının verilmesinin bir dizi nedeni vardı. Osmanlı düzeninde Türk denince, aşkın bir kimlik anlaşılmıyordu.
Bu yeni içeriğin nedenlerini, dönemin diğer etnik kimlik gruplarını temsil iddiasında olanlar, yani bunların aydınları, egemen güçleri, politik liderleri veya kanaat önderleri beğenmemiş olabilir. Ama “Türk” adını kimse keyfine göre seçmiş de değildi. Beğenilen ve beğenilmeyen bir dizi gerekçe, hep birlikte, bir tarihsel veri kümesi olarak memleketin önünde duruyordu.
Kanımca bu gerekçeler kümesinin içinden bir unsur özel olarak önem taşır. Etnik karakterinden arındırılmış “Türk ulusu üst kimliğini” kurma iradesi ve enerjisi belirli bir etnisitede yoğunlaşıyordu. Bu anlamda Türklük yükseliyor, aynı coğrafya ve tarihi paylaştığı başka unsurları, birleşmeye çağırıyordu.
Siyasette her “çağrı” uzlaşmayı ve mücadeleyi, ödün vermeyi ve baskı kurmayı, başkalaşarak yeni bir senteze ulaşmayı ve başkalaştırmayı birlikte içerir...
Ve her şey sınıfsaldır. Söz konusu ulusal kimliğin arkasında en az 1908’den beri Osmanlı burjuvazisinin yerini almakta olan Türk ve Müslüman yeni burjuvazi vardı. Bu olgu, gelişmekte olan her şeyi burjuvalaştırmaz, ama başı çeken bir sosyal sınıfın mevcut olmadığı bir tarih hiç yaşanmamıştır. Türkiye Cumhuriyeti 1920’lerde üstyapılar alanında, 1930’larda ekonomik yapıda burjuva sınıfının ufkunu zorlayan bir deneyim yaşadı. Yoksa hem cılız hem de paragöz bir sosyal sınıf, kendi gündelik yaşantısında Cumhuriyet kurmak için anlamlı bir nedene hiç sahip olmayabilirdi.
Ama Devrim, olmayacak olanı oldurmaktır bir bakıma! Kurtuluş Savaşı ve Cumhuriyet, normal koşullarda padişah mı İngiltere kralı mı baştaymış, umurunda olmayacak zayıf bir burjuvaziye misyon yükledi.
Türkiye denen coğrafyada yaşayıp Cumhuriyet’i sahiplenenler de Türk ulusu oluyordu. Güçlü formüle göre Müslüman olmayan veya anadili Türkçe olmayanlar değil, Cumhuriyet’i inkâr edenlere kapı gösterilecekti!
Formülün gücü kadar açık olan bir gerçek de, arkasına yeterli sınıfsal yığınak yapılamadığıdır. 1700’lerin sonunda Fransa’da, 1860’larda İtalya’da, 1870’lerde Almanya’da başka yollardan geçilmiş olabilir. Ama 20. yüzyıl Türkiye’sinde Cumhuriyetçi bir ulusal birlik olsa olsa emekçi halkın omuzlarında taşınabilirdi, örgütlü halka emanet edilebilirdi. Olmadı...
Birkaç on yıl içinde yeni bir tarihsel, nesnel gerekçeler kümesi şekillendi: Kent ve kır emekçileri, Cumhuriyet birliğinin temel dayanağı haline gelmemiş, getirilmemiş ve Cumhuriyet asalak bir sermaye sınıfının elinde kemirilen bir rejime dönüşmüştür. Sömürü düzenine...
Sömürü düzeninde kural emekçilerin enerjisini, egemenleri hedef almaktan saptırmaktır. İyisi mi, emekçiler birbirlerine düşmanlaşmalı, hiç değilse yan yana gelemeyecek ölçüde yan gözle bakmalıdırlar.
Milliyetçilerin birbirine diş bilediği bir ülkede Türklük de iç içe girdiği unsurları üst birliğe davet etme yeteneğini, isteğini ve gücünü yitirmeye başlar. Artık “Türkiye Türklerindir” dendiğinde cumhuriyetçilik gelmeyecekti akıllara. “Ötekilere” düşen kendi köklerini reddetmek pahasına etnik Türklüğü kabuldü. Ulusumuzu var eden erdem, Cumhuriyet Devrimi miydi, yoksa Orta Asya steplerinden Anadolu’ya yapılan yolculuk mu?
Devrim, Cumhuriyet’i yüceltmekti. Onu izleyen yol Türk etnisitesine dönüşü ima ediyordu. Bu yol yaşanmış ve tıkanmış bulunuyor. Sadece bizde de değil... Dünyada olup bitenlerin yeri değil, lafı fazla uzatırız. Ama başka bir noktanın yeridir: Atatürk’ün formülünün terk edilişini takvimlerde işaretlemek olanaksız olsa da, şu kadarını söylemeden geçemeyiz; Afet İnan, kafatası ölçüm yoluyla Türklüğü tanımlamaya kalkıştığında “Cumhuriyet’i kuran Türkiye halkı” ile ilgili bir kanıt aramış olamaz!
Anlayacağınız, cumhuriyetçiliğin ulusal kimliğin belirleyici unsuru olmaktan çıkışı, PKK’nin 1984’te Eruh ve Şemdinli’ye silahlı baskın düzenlemesinden çok öncelere dayanır... Bu noktada günümüzün süreç diye diye damarlarına basılan Cumhuriyetçileri derin bir nefes almalı ve ülkenin içine gömüldüğü esas sorunun terör örgütünün ötesinde olduğunu hissetmelidirler...
Eğer emperyalizme teslim olunmayacaksa, eğer Osmanlı’ya geri dönülmeyecekse, Türkiye parçalarına ayrışıp kana bulanmayacaksa veya buharlaşmayacaksa, bugün benzeri bir güçlü formüle ihtiyacımız var. Türkiye’nin birliğinin yeniden kurulması için...
Bu yazı, ülke ve “ulus” birliğinin yeniden kurulmasını vazgeçilmez bir gereklilik olarak görmektedir. Böyle bir gerekliliğin olması bile, o defteri çoktan kapatmış etnik milliyetçilerin ve/veya emperyalizmin yerli temsilcilerinin eksik olmadığını anlatır.
Ağaların Kürtleri solcuların Kürtleri
Kürt feodalleri Cumhuriyet’e kazanılmadı, kazanılamazdı. Aşiretlere dayalı toplumsal yapının Cumhuriyet’e uyum sağlaması için zaten dağıtılması gerekirdi.
Amerika yeniden keşfedilemez. Kürtlerin, etnisitelere aşkın yeni ulusa katılmaları, feodal aşiretçi yapıyı dağıtacak bir mücadeleyle mümkün olabilirdi yalnızca. Ne Cumhuriyet bunu yapmıştır, ne de Kürt emekçileri böyle bir kavgaya kalkışmıştır. Egemen güçler, yandaş aşiret devşirme yoluyla Kemalist yurttaşlık tanımını iğdiş ettiler. Kürt emekçileri ise dinci ve etnik milliyetçi liderlerinin hesabını tutmadığı insan gücü olmanın ötesine geçemediler.
İlerici, devrimci hareketimizin zamanında Kürtlerin ezilmesine karşı çıkması nedeniyle dileyeceğimiz bir özür ise yoktur. Sol, ezilen Kürt halkını mücadeleye özendirmek için elini uzattı. Tarih 1960’lardır. Doğan Avcıoğlu’nun Yön dergisi Kürt sorununa işaret etmektedir. Birinci TİP Doğu mitingleri diye kürsüler kurar. 1970’lere geçilir. Deniz Gezmiş idam sehpasında Türk ve Kürt halklarının kardeşliğini haykırmaktadır... Sosyalizm bütün eşitsizliklerin yok edileceği bir yüce hedeftir.
Her ulusun bir devleti olacak diye bir kural ise yoktu! Ulusların kendi kaderini tayin hakkı ile kastettiğimiz, ezilenleri sosyalist geleceğe kazanmaktı. Emperyalizmin 1990’larda tartışmaya ve adı geçen tayin hakkına el koymasından önceki dönemden söz ediyoruz.
Komünistler olarak, her zaman geniş ülkelerden, büyük devletlerden yana olduk. Emekçilerin birliği için, daha çok emekçinin kol kola girebilmesi için. Eninde sonunda kendi ulusunun diğerlerinden üstünlüğünü ima eden milliyetçilikleri geriletmek için. Emekçilerin iktidarda olduğu bir ülkenin kaynaklarının zengin, bütün potansiyellerinin alabildiğine yüksek olabilmesi için...
Yine her zaman, toplumun siyasal birliği, zora değil gönüllülüğe dayanmalıdır. Herhangi bir kesimin etnik kimliğinden feragat etmesi değil, Cumhuriyet’e, yurttaşlığa, eşitliğe, sömürünün yok edilişine katılmasıdır işin esası. Türkiye etnik Türklerin değil, eşit bir ülke kurmak isteyenlerin olmalıdır.
Atatürk’ün, kapitalizmin fırtınalı serüvenine dayanamayan formülünün ihya edilmesinin yolu da öyle açılabilir. Geriye dönerek değil geleceğe bakarak... 1960’larda ve 70’lerde solun yürüdüğü yol buydu. Bu yol yanlış olduğu için, başarılı olamayacağı için değil, bizde ve dünyada karşıdevrimlerle kesildiği için yarıda kalındı.
Kürtlerin “ezilen ulus” olarak tanımlanması, Türklüğe meydan okuma değildi. Meydan okunan olgu, ezme-ezilme ilişkisiydi. Sosyalizmin geleceği aydınlatma gücü ne kadar çoksa, ezilen ulus kavramı da o kadar bu anlama sahip olacaktır. Karşıdevrim üstün geldiğinde ise, geriye pazarlık kalır.
Kimlikler pazarlık masasındaysa...
Türkiye kamuoyu, ülkede Kürtlerin yaşadığını hiç unutmamıştı. Yok saymanın özü ve işlevi bunama değil aşağılamadır. Bu da, koskoca bir bölgenin geri ilişkilere terk edilmesinin kanıksanmasına yardımcı olur. Kürt emekçilerin Türkler kadar hakkı olmaması normaldi; Türkçe bilmeyenin veya düzgün kullanamayanın başka bir anadili olduğu akla bile gelmezdi. O “şey” bir dil olamazdı. Geçerken hatırlayalım, bir kimliğin aşağılanması, yurttaşlık ilişkisinde açılan deliktir. Cumhuriyetçilik eğik düzlemde kaymaya başlamıştır bile... Emekçiler ortaklıklarını hissedemesin diye, ulusun zemininden bile vazgeçer sömürücüler!
Bu ırkçı, milliyetçi akıl tutulmasını 1960’lardan başlayarak sol kırdı. Araya giren 12 Eylül inkârcılığından sonra 1990’larda “Kürtlük” geri geldi. Ama giderek emperyalizmin ve egemen güçlerin bir projesi halini alarak... Ve liberallerin “entelektüel” katkısıyla.
Liberalizm saf halinde zor bulunur bir “element.” Düşünsenize, parası olmayanın sağlık hizmetine ulaşamamasını vaaz eden bir ideolog nasıl insan içine çıkabilir? Aydınlanmanın, modernleşmenin erdemlerine gelince, “varsa bir değerleri piyasada belirlenir” demenin bundan bir farkı yoktur. O nedenle liberalizm “eklemlenmek” zorundadır. 1919’u, 1923’ü itibarsızlaştırmanın çaresi en fazla Kürt kimliğinde aranmıştır. Yanına coğrafyamızın diğer acı çekmiş halklarını da ekleyin. Hıristiyan toplulukların eksilmesinin yarattığı acıyı hissetmek ve aynı eksilmenin toplumun bütününe kaybettirdiği kültürel zenginliği kavramak başka; aynı süreç üstünden Osmanlıcılığı ve emperyalizmi aklamak başka...
İtibarsızlaştırma operasyonu bununla da kalmayıp Kürtlerin yok sayılmasının simetriğini Türkler için kurgulamaya vardı! Türklük yapıntı, uyduruk, sadece nefretle beslenen bir yanılsamaya indirgendi kimi liberallerce. Şimdilik yeni kafatası testlerine sıra gelmedi diye avunmasın kimse...
“O bile olur” anlamında söylemiyorum bunu. Tehlike şu ki, ulusal, etnik, dinsel kimliklerin çarpıştırılmasından hayırlı bir sonuç çıkabilecek bir coğrafyada yaşamıyoruz.
Alt kimliklerin dengelenmesi yoluyla bir birliğin inşa edilebilmesi elbette imkânsız değildir. Federatif yapılar, son otuz kırk yıl, emperyalizmin çeşitli ülkelerde hegemonyasını sağlamlaştırmasının enstrümanı haline geldi. Dolayısıyla bugünün federatif birlikleri, geçmişten daha titrek olmak durumundalar. Bu tartışmalara şimdilik girmeyelim, ama alt kimlikler üstünden tanımlanacak bir yapının, yeni bir birlik anlamına gelemeyeceğini vurgulayalım. Bu, zaten yaşanan çözülmenin dağılma aşamasına geçmesinden başka sonuç vermeyecektir. Kafatası meselesi bunun yanında nedir ki!
Bizim, bu ülkeyi sömürmek için değil, üstünde eşitliği tatmak için sahiplenenlerin yeni bir birlik tanımlamasına ihtiyacımız var. Boş kâğıt değil, bir mirasımız olduğu doğrudur. Başta, zamanında Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran iradeye yüklenen anlam var... Onun yanına ekleyeceğimiz nice mücadeleden süzülen değerler de cabası... Ve bilmeliyiz ki, kimlikleri birbiriyle dengelemek çıkışsızdır. Onları aşan bir politik birliğin kurulması ise bir mücadelenin ürünü olacaktır.
Ortaklaşa dergisinin 12'nci sayısı, "Çözüm değil sürüklenme" başlığıyla okurlarla buluştu. Pazarlık masasındaki kimliklerden dağılan iktidar ve şişen fonlara, yerel yönetime özgürlüğün ne anlama geldiğinden çözüm sürecinin ayrıntılarına kadar birçok konu, bu sayıda derinlemesine ele alınıyor.