Dağılan iktidar, fonlar, yerel yönetim, çözüm süreci, süreç ve Aleviler, süreç ve sol, kemalist devrim, cumhuriyet, Göbeklitepe
Mustafa Türkeş'le söyleşi: Cumhuriyet’i kuran ‘Çifte Devrim’
Abdülkadir Deveci
soL'a güvenin, algoritmaya müdahale edin. Tek tıkla soL Haber'i Google'da tercih edilen kaynağınız olarak belirleyin.
ODTÜ Uluslararası İlişkiler Bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. Mustafa Türkeş’in Kemalist Devrim: Osmanlı’dan Türkiye Cumhuriyeti’ne Geçişte Reformlar ve Devrim başlıklı kitabı İmge Kitabevi Yayınları’ndan çıktı; bu yaz ikinci baskısını yaptı. Kadro Hareketi çalışmasının devamı niteliğindeki kitapta Türkeş, Tanzimat’tan 1939’a uzanan reform ve devrim süreçlerini kavramsal bir çerçevede ele alıyor; Kurtuluş Savaşı’nı ve Cumhuriyet’in kuruluşunu, dışarıda emperyalizme, içeride yarı-feodal yapıya karşı verilen bir “çifte devrim” olarak tanımlıyor. Cumhuriyet’in 103. yılında, kazanımlarının sermayenin çıkarları uğruna bir bir tasfiye edilmeye çalışıldığı bu dönemde Türkeş’le, Kemalist Devrim’in antiemperyalist niteliğini, sınıfsal sınırlarını, laiklikten kamuculuğa uzanan mirasını ve bugün devrimi kimin savunması gerektiğini konuştuk.
Abdulkadir Deveci: Cumhuriyet 103 yılını geride bırakıyor. Kitabınızda Cumhuriyet’e giden mücadeleyi ve ardından atılan adımları “Çifte Devrim” olarak adlandırıyorsunuz. Çifte Devrim’in veçheleri nelerdi; bu devrimin antiemperyalist niteliğini ve sınıfsal karakterini nasıl tanımlıyorsunuz?
Mustafa Türkeş: Çifte devrim noktasını ele almadan önce, izin verirseniz kitabın bütününe ve hazırlanış sürecine ilişkin birkaç şey söylemek isterim. Bu kitap; 35-40 yılın birikiminin çıktısıdır. Zamanlama olarak Cumhuriyet’in yüzüncü yılına denk gelmesi belki daha anlamlı olurdu ama sonrasına kaldı. Amacım bu kitapta konuyu az bilen, konuya aşina olan ve konuya çok hâkim olup tartışmaları da bilen kesimlerin hepsine hitap edebilmekti. Okuyanlar görecektir: Betimleyici, tanımlayıcı bilgiden başlayıp giderek teorik tartışmaların yer aldığı bir planla yazdım. Kitap, başta Osmanlı dönemindeki reformların ne olduğu, devrimin ne olduğu ve bütün bunların kavramsal çerçevede nasıl ele alınabileceği üzerine yoğunlaşıyor. Çünkü bir sosyal bilimci, ele aldığı konunun kavramsal ve teorik çerçevesini çizip metodolojisini koyarak kavramlar üzerinden konuşabilmelidir. Bu kavramları anlamlı biçimde ortaya koyamazsak olayları anlatmak vakanüvislik olur. Daha önceki kitabım Kadro Hareketi’nde de belli ölçülerde kavramsallaştırmaya çalışmıştım; dolayısıyla birbirinin devamı niteliğinde kitaplar.
“Çifte Devrim” kavramsallaştırmanın bir görüntüsüdür. Çifte devrimden kastım şu: Kemalist Devrim diye tanımladığım değişim sürecinin bir tarafı, işgal kuvvetlerine karşı, yani antiemperyalist mücadeledir, devrimin dışsal boyutudur. İkincisi ise içeride yarı-feodal yapının tasfiye edilip yerine daha modern bir kapitalist üretim biçiminin inşa edilme sürecidir. Hem dışsal hem içsel mücadeleyi kapsadığı için “çifte devrim” adını verdim.
Birinci Dünya Savaşı süreci ve sonrasında uluslararası düzene yönelik yeni arayışlar ortaya çıkmıştır. Üç farklı öneri vardır: Birincisi, Sovyetler’de ortaya çıkan, Bolşeviklerin tanımladığı, kapitalist-emperyalist yapının yıkılıp yerine sosyalist bir düzenin kurulmasını öngören arayış. İkincisi Wilson Prensipleri’dir, liberalizmle realizmin nasıl el ele gittiğini gösterir. Bu kapitalizmi uluslararasılaştırmaya çalışan girişimin hegemonik kurallarını tanımlamaktadır. Uluslararası İlişkiler literatürü bunu böyle okumaz, idealizme dayandığını iddia eder, bu kitapta bu anlayışa meydan okuyorum. Halbuki on dört maddede realist ve hegemonik bir tanımın nasıl ifade edildiğini görürsünüz. Üçüncü öneri Avrupa’dan gelen, özellikle İngiltere ve Fransa’nın savunduğu, Paris Barış Konferansı adıyla bilinen “güya barış” önerisidir. Burada yaptıkları şey şu: İngiltere ve Fransa eski hegemonik konumlarını yeniden nasıl üretebileceklerinin arayışı içindeler. Beş tane antlaşma vardır; o antlaşmaların ne olduğunu, nasıl tanımlandığını ve ne anlama geldiğini tartıştığım bir bölüm kitapta mevcut.
Bunların karşısında Kemalist Devrim diye adlandırdığım şeyin ilk veçhesi, dışarıya karşı verilen antiemperyalist mücadeledir, Kurtuluş Savaşı’dır. Bunun bu önerilerle ilişkisi nedir dediğimizde, Sovyetler Birliği’nin Türkiye’nin sosyalist olmadığını bildiği, böyle tanımladığı halde, emperyalizme karşı olan ulusçu bir yaklaşımı neden ve nasıl desteklediği, Kemalistlerin bundan nasıl fayda sağladığı konusu önümüze geliyor. Sovyetler’deki gelişmelerin Türkiye’yi ve Kemalistleri nasıl etkilediği, bütün bunlara dair veriler tartışılıyor. Böylece çifte devrimin dışsal boyutu yeniden ve yeniden tartışılıyor.
İçsel veçhe ise cumhuriyettir: Halkın kendi kendini yönetme isteği. Savaşı yöneten meclis aynı zamanda içsel dinamikleri biçimlendirmeye başlıyor; savaşın ortasında, 1920’de seçim yapılabiliyor, mecliste kurumlar inşa ediliyor. Bence laikleşme burada başlıyor ve bu, din ile devlet işlerini ayırmakla sınırlı değil, epistemolojiyle ilgili bir şeydir: Bilginin ilahi değil dünyevi, bilimsel temelde üretilmesi. “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir” tam da bunun göstergesidir.
Ekonomide Kemalistler kamucu bir politika izlediler; beş yıllık sanayi planı dört yılda tamamlandı. İhtiyaç duydukları teknoloji transferini Sovyetler Birliği’nden aldılar. 16 milyon altın liralık bu yatırım nakit değildi: “Fabrikayı biz kurarız, borcunuzu ürettiğiniz malla ödersiniz”, dediler. Hiçbir emperyalist ülke böyle bir dayanışma göstermedi. Kalan finansmanın çoğu devlet bonolarıyla içeriden toplandı; bu da toplumun devrimi benimsediğinin göstergesidir.
Sınıfsal karaktere gelince... Aile geçmişine bakmak da, “Toprak ağalarıyla ittifak yaptılar mı?” sorusu üzerinden tartışılan kısır döngü de kurdukları düzenin niteliğini açıklamaz. Asıl soru, inşa edilen düzenin neye yol açtığıdır. Bu bir sosyalist devrim değildir. Ne Kemalistler kendilerini böyle görüyordu ne de Sovyetler onları böyle değerlendiriyordu. Kurdukları kapitalist toplumsal ilişkilerdir ve kamuculuk kapitalist sisteme değil, kapitalist sistem içinde bir alternatiftir. Büyük dönüşümler ortaya koyan, sınırlılıkları da bulunan, hafife alınamayacak bir çifte devrimdir.

O dönemin radikal atılımlarının bugün, yeni anayasa dahil, tartışmaya açılmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?
O dönemde inşa edilen yapıları tasfiye etmek istiyorlar. Arkasında Osmanlı’nın yayılmacı politikasına bir özlem var; oysa Türkiye’deki İslamcıların hepsi Batıcıdır, bunu herkes bilir. Görkemli Osmanlı nostaljisi gerçekliği yansıtmıyor: Osmanlı 16. yüzyılda emperyal bir güçtü, 19. yüzyılda sistemin içinde sıradan bir aktördü. Son gelişmelerin asıl amacı anayasayı değiştirmektir; anayasayı değiştirmek de Cumhuriyet’in kazanımlarını tersine çevirmektir.
Bu kazanımların en önemlisi laikliktir ve laiklik sınıfsal meselenin neredeyse ilk yapı taşıdır. Emeğin karşılığını ilahi gerekçeyle talep etmekle dünyevi gerekçeyle talep etmek arasında niteliksel bir fark vardır. Hiçbir ilahi bilgide eşitlik tanımlaması yoktur; hakkaniyet vardır, ama hakkaniyet eşitlik değildir.
Kemalist Devrim’in tanımlayıcı özelliklerinden olan “milliyetçilik”, etnik kimliği değil anayasal vatandaşlığı esas alıyordu. Bugün etnik kimlikleri konuşuyoruz; “Terörsüz Türkiye” adıyla yürütülen ve Meclis’ten 467 oyla geçen çerçeve yasanın ideolojik harcı da yurttaşlık değil, din kardeşliği ve “Türk-Kürt-Arap kardeşliği” söylemi. O dönemin anlayışının gerisine mi düşüldü; emperyalizmin Ortadoğu’yu yeniden biçimlendirdiği bir dönemde bu “bütünleşme” modeli neye karşılık geliyor?
1930’larda Kürt hareketi aşiretlerin taleplerini ifade ediyordu; ulusal bir talep yoktu. Kemalistler, Türkiye halkı tanımını yaptığında ulusal düzlemde büyük bir itiraz olmadı; isyanların her biri yereldi ve aşiret nitelikliydi. O yüzden Kemalistlerin ortaya koyduğu bu anlayışa etnik milliyetçilik demek doğru olmaz; anayasal yurttaşlık öngörüyordu, kendisini Türk olarak tanımlayan herkes yurttaştı.
Kırılma 1980’lerde geldi. Kürt hareketi sınıf analizini terk etti, sınıfsal niteliği kayganlaştırdı, salt etnik kimliğe ve silahlı mücadeleye yöneldi ve kendi içinde tükendi. Türk milliyetçiliğini savunan partilerle Kürt milliyetçiliğini savunan partilerin tükenişi eşzamanlı gidiyor; bugünkü kimlikçi tartışma bir tükenişin ifadesidir.
“Terörsüz Türkiye” kavramı hoş. Gerçekten terörü bitirmek isteselerdi bugüne kadar neden bitirmediler? Bu çerçeve, Türkiye üzerine yapılan daha büyük bir tasarımın parçası olarak önümüze konuldu; Amerikan emperyalizminin politikasının ürünü olduğunun ipuçları ortada. “Türk-Kürt-Arap kardeşliği” diye yeni bir tarih yazılıyor; tarihte bunun karşılığı yok. Bugün Irak’a, Suriye’ye bakın, aşiret bazlı tartışmalar sürüyor; fark, bu kimlikleri bugün kimin desteklediğidir. Bir kriz varsa emperyalizm şöyle ya da böyle dahil olur; ama bu, isyan eden grubun çıkarına olacak anlamına gelmez.
Çifte devrimin, saltanatı temsil eden İstanbul karşısında Kurtuluş Mücadelesi veren Ankara’nın “tarihsel meşruiyet” momentini elde etmesiyle ivmelendiğini vurguluyorsunuz. Osmanlı’ya ve saltanata siyasette ve akademide yeniden “meşruiyet” kazandırma çabaları, cihanşümul bir Türkiye hayaliyle dış politikaya da taşınıyor. Bu çabalar karşıdevrimci bir pozisyona mı su taşıyor?
“Saltanat olsa da demokrasi olurdu” tartışması liberallerle İslamcıların tuhaf temasının ürünüdür ve yanlıştır. Cumhuriyet, kendini ilahi bilgiyle meşrulaştıran monarşiye karşı halkın kendini yönetmesidir; Kemalistler monarşiye karşıydı ve onu tasfiye ettiler. 1922’de saltanatın ilgası kararının metin yazarı, sonradan ona cephe alacak olan liberal Rıza Nur’dur; o dönemin liberalleri dahi saltanatı baş belası görüyordu.
Saltanat meşruiyetini kendisi kaybetti: Anadolu’daki mücadelenin dışında kaldı, İngiliz gemisiyle gitti. Bugün padişahlığın toplumda meşruiyeti yoktur. Cumhuriyet’in bütün eksikliklerine rağmen halkın kendini yönetme isteği yerleşiktir; bu, en önemli kazanımlardan biridir. İslamcıların cihanşümul Türkiye hayali ise gerçek dışıdır. Sınırlarını nereye taşıyacağını, ittifakının kim olacağını Amerika’nın özel olarak atadığı bir büyükelçi kurguluyor. Bunu göremiyorsanız söylenecek laf yoktur.

Bugün emperyalizmin içindeki tehlikeli rekabet Türkiye’ye nasıl bir tehdit oluşturuyor; yıllardır eleştirilen Kemalist dış politika stratejisi bu çerçevede nasıl ele alınabilir? Balkan ve Sadabat Paktlarını imzalayan Cumhuriyet’in bugün Mekke Anlaşması’na imza atmasını nasıl karşılaştırırsınız? Politikada belirleyici olan büyük sermayeyken bağımsızlık, laiklik ve cumhuriyet kazanımlarını kim savunabilir?
Kemalist dış politikanın adımları sırayla şunlardı: Lozan’la varlığın tanınırlığını sağlamak; komşularla saldırmazlık ve dostluk antlaşmalarıyla ilişkileri normalleştirmek; 1934 Balkan Paktı ve 1937 Sadabat Paktı ile bölgesel istikrar ve dayanışma. Bunların temelinde Lenin’in jesti vardır: Çarlık Rusyası’nın emperyalist politikayla ele geçirdiği Kars ve Ardahan’ı asıl sahibine iade etti; Mustafa Kemal buna “emperyalist ülkelerle işbirliği yapmayacağız, tam bağımsızlığı öngören bir politika izleyeceğiz” diye karşılık verdi. “Tam bağımsızlık” denilen şey budur. Bu strateji Türkiye’ye kendi çıkarını gözeten ama başkasının toprağına göz dikmeyen bir devlet verdi. İşin tuhafı, bugün iktidardaki ekip bunu hezimet olarak okuyor. Fakat, bugün, Suriye’nin Amerika ve İsrail’in çıkarına göre yeniden düzenlenmesi düşündürücüdür.
Mekke Anlaşması’yla karşılaştırma yapamıyorum bile, çünkü anayasa gereği Meclis’e sunulması gereken antlaşma Meclis’e gelmedi; maddelerini bilmiyoruz. Bu bilgi saklamadır. Siyasi bir platform olan Sadabat’la karşılaştırılamaz çünkü Mekke’de askeri bir boyut var; Husiler, Suudilere saldırınca bu net biçimde ortaya çıktı. Sonucu İsrail’in işine yarar: Suudi Arabistan’ı İsrail’e mecbur kılmanın formülüdür.
Kemalist dönemin sınırlılığı kapitalizm içinde kalması ve kendi ürettiği sermaye gruplarının iktidara nüfuz edip kendisini tasfiye edebileceğini hesaba katmamasıydı. Büyük sermaye her durumda kendi çıkarını önceler. Bu yüzden laikliği büyük sermayenin savunacağını düşünmek akla ziyandır; kendi yaşam biçimine doğrudan müdahale oluncaya kadar ses çıkarmaz, müdahale olunca da yurtdışına kaçar.
Cumhuriyet’i savunacak olanlar işçiler, emekçiler, orta sınıf ve bu ülkeyi milliyetçi değil yurtsever bir tonla seven insanlardır. Bunları ne yaparsanız yapın tüketemezsiniz; bugün Cumhuriyet’in kazanımlarını savunan da, yaslanılacak kesim de onlardır. Ama ikna etmek kolay değil çünkü yıllarca “tevekkül et” öğretisiyle kültürlendiler. İşçi sınıfına, emekçilere “senin çıkarın nedir?” sorusunu sınıfsal olarak düşündürmek, siyasi partilerin görevidir.

Ortaklaşa dergisinin 12'nci sayısı, "Çözüm değil sürüklenme" başlığıyla okurlarla buluştu. Pazarlık masasındaki kimliklerden dağılan iktidar ve şişen fonlara, yerel yönetime özgürlüğün ne anlama geldiğinden çözüm sürecinin ayrıntılarına kadar birçok konu, bu sayıda derinlemesine ele alınıyor.