Ana içeriğe atla
0%

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Ortaklaşa
sayi_12_kapak

Dağılan iktidar, fonlar, yerel yönetim, çözüm süreci, süreç ve Aleviler, süreç ve sol, kemalist devrim, cumhuriyet, Göbeklitepe

Dağılan iktidar, şişen fonlar: Batak büyüyor

Ortaklaşa

Yayın Tarihi: 09.10.2026 , 13:17 "0 dakikalık okuma süresi"
“Kâr ederken devlet ekonomiye karışmasın, küçülsün, müdahale olmasın diyenler kriz patlar patlamaz kamu kaynaklarının buralara aktarılması gerektiğini savunurlar. Gerekçe de bellidir. Krizin bulaşma riski. Doğrudur da. Çünkü kapitalist finansal sistem hep tek yönlü çalışır. Geniş kesimlerden en tepeye kaynak aktarmaktır fonksiyonu.”

Geçtiğimiz ay yatırım fonları piyasalarında sarsıcı gelişmeler oldu. Soyguna ortak olan patronların bazılarına kelepçe vuruldu. Denetleme ve düzenleme görevi olan kurumlardaki bürokratlar tartışma konusu haline geldi. Bu fonlara yönelmiş olanları büyük belirsizlikler bekliyor. Gelişmelerde zamanlamanın, özellikle iktidar içerisinde son dönemde giderek artan çekişmelerle belirlendiği görülüyor. Nihayetinde siyasi, ekonomik ve toplumsal sonuçları olan bir sarsıntı oluştu.

Ortaklaşa, yatırım fonları piyasasında yaşananları ve yaşananların sonuçlarını bir portföy yönetim şirketi yöneticisine sordu.

Yatırım Fonları piyasasında yaşananlar ne anlama geliyor?

Eylül ayında olay patlamış olsa da aslında bu yaşananların bir gün yaşanacağı belliydi. Bizler bunu görüyor, yatırımcıları da elimizden geldiğince uyarıyorduk. Ancak gerek otoriteler tarafından birkaç senedir bazı hisse senetlerinde ve bunlara yatırım yapan fonlarda oluşan bu anormal getirilerin görmezden gelinmesi, gerekse “küçük yatırımcı”nın daha fazla şekilde bazı kanallarca buralara yönlendirilmesi sonucu ponzi olarak da adlandırılan ve sonunun çöküş olması kaçınılmaz olan bu durum ortaya çıktı. Gerçek değerinin 10-20 belki 100 katına yapay piyasa oyunları ile çıkarılan hisse senetlerine dayalı fonlar ancak sürekli olarak yeni yatırımcılar tarafından talep gelmeye devam etmesi halinde sürdürülebilirdi. 28 Ağustos’ta SPK tarafından çok geç şekilde açıklanan, piyasa tarafından da yetersiz ve bazı konularda da gereksiz kısıtlayıcı olarak eleştirilen düzenleme ile bu oyunun devamı imkânsız hale geldi. Bunu ilk okuyabilen yatırımcıların çıkmaya başlaması ile önce Pusula Portföy fon çıkışlarında temerrüt, yani gününde ödeyememe durumu açıkladı. Eşanlı olarak da bu kurumun yönetim kurulu başkanının gözaltına alındığı haberini, başlayan adli süreçleri duyduk. Bu arada Pusula’yı satın aldığını duyuran Tera Grubu piyasalara güven vermeye çalıştı. Ancak 2 gün geçmeden Tera’nın kendisi de fon çıkışlarında zorluk yaşadığını açıkladı. Bu haberler yatırımcıları daha da korkuttu. Daha fazla yatırımcı Pusula ve diğer kurumlara fonlarını bozmak üzere koştular. Bir fonun yatırımcısına para ödeyebilmesi için portföyünde bulunan menkul kıymetleri piyasaya satması gerekir. Ancak bu “şişik” diye tabir ettiğimiz hisse senetleri zaten gerçek bir alıcı ile değil manipülasyonu yapan kurumların kendileri tarafından yükseltildiği için satış zamanı geldiğinde fonlar nakde dönemedi. 


Kapitalizm böyle bir şey

Karşımızda, kapitalist işleyişte bir noktada bankacılık sistemi ve klasik kredi mekanizmasının dışında sermaye piyasalarının derinleştirilmesi ihtiyacının yol açtığı bir tablo var. Kapitalizmde finansal piyasalar geliştikçe enstrümanlar değişir, daha sofistike hale gelir ama sonuç değişmez. Türkiye 1980 sonrası dönemde ekonomide neoliberalizme geçilmesiyle önce “banker krizini” yaşadı. Ardından 1990’lar ve 2001’de kriz banka hortumlamaları şeklinde karşımıza çıktı. 2008 Krizi ABD’de ipotekli konut kredisine dayalı ürünlerle başladı. Tüm dünyaya yayıldı. 2018 sonrası Türkiye’de, düzen muhalefetinin 128 milyar dolar kodlamasıyla aslında üstünü örttüğü, özel sektörün döviz açığı ve borcu açısından TCMB rezervlerinin harcanması yoluyla rahatlatılmasına tanık olundu. 2026 yılında Türkiye’de ise serbest fonlar kanalı ile bir sorun patlak verdi. Gelecekte başka bir yol bulunacak ve soygun yine devam edecek.
Ancak altı çizilmesi gereken bir nokta var. Türkiye’de bankacılık sisteminin hâlâ baskın olduğu bir finans/ekonomi yapısı mevcut. Bundan kaynaklı bir sermaye hiyerarşisinden bahsetmek mümkün. Bununla birlikte hem halka arzlar hem de sermaye piyasasındaki fonlar ile bu hiyerarşiyi çiğneyen bir durum da oluştu. Ortaya çıkan skandal, sermaye sınıfı içerisinde finans sisteminde bu açıdan bir konsensüs oluşana kadar işin siyasi bağlantılarından bağımsız olarak belli itiş kakışlar olabileceğini gösteriyor.


SPK’nın müdahalesi

16 Eylül günü Borsa İstanbul’da birçok hissenin taban olduğunu gördük. Çıkış talepleri geliyor ancak kurumlar bunları karşılayacak yeterli likiditeyi sağlayamıyorlar, tüm hisseler neredeyse alıcısız günü tamamlıyordu. Bu devam ettiğinde gerçekten bir kilitlenmeye yol açar ve günden güne başka fonlara sirayet eder, başka portföy yönetim şirketlerini zora sokabilirdi. Bu durumda SPK 7 portföy yönetim şirketine ait 131 fon için tasfiye kararı aldı. Bu fonlar bu işlere bulaşan portföy yöneticilerinden alınarak tasfiye sürecini yürütmeleri için İş Bankası ve Ziraat Bankası’na devredildi.

“Yurttaşlar buraya yönlendirildi” dediniz. Bu nasıl oldu?

Pandemi esnasında ve sonrasında hisse yatırımı daha popüler hale geldi. Özellikle reel ücretlerinde gerileme yaşayan yurttaşlar, çaresizlik içinde bu piyasalara yönlendirildiler. Daha varlıklı kesim bu dönemde yüksek enflasyona karşı varlıklarını ezdirmemek için eve, arabaya yönelirken bir kesim de birikimleri ile hisse halka arzlarına girdi. Bu dönemde de halka arzlarda ilginç getiriler olmaya başladı. Bir şirketin sahibi şirketinin hissesini 5 liraya halka arz ediyor, aradan 1 sene geçmeden hisse değeri 50 liraya ulaşıyordu. Şirketin sahibi 50 lira edecek hissesini 5 liraya satacak kadar saf değildi elbette. Ancak bu halka arzlardan 500’er lira 1000’er liralık hisse senedi alan birçok “küçük yatırımcı” da vardı ve neredeyse haftada 2-3 yeni halka arz yapılırken onlar da hiçbirini kaçırmamaya çalışıyordu. Böylece borsada hisse yatırımcı sayısı 8 milyonu aştı. Ekonomi yönetimi de her fırsatta, sermayenin tabana yayıldığı, ekonomiye kaynak yaratıldığı gibi söylemlerle övüncünü dile getirdi. Herkesin memnun olduğu bir hayal dünyası yaratıldı. 

Tabii iktidar da “Ekonominin kötü olduğu yerde borsa mı yükselir?” diyerek bu durumu pazarladı. Çevresine yeni çıkar gruplarını topladı. Küçük birikimlerini değerlendirmek, 3-5 kuruşla bütçesine katkıda bulunmak isteyen insanları, bu düzenin ortağı oldukları, patronlar, borsa baronları, holdingler ile çıkar birlikleri olduğu yanılsamasına sürüklediler.  Daha sonrasında da süper getirili fonlar ortaya çıkmaya başladı. Çoğu serbest fon statüsünde olan, hisse senetlerine yatırım yapan bu fonlar, adı üzerinde serbest, yani birçok fon portföy kısıtı bu fonlarda uygulanmıyor. Portföy yöneticisi fonun içeriğini serbestçe belirleyebiliyor. Riski daha yüksek alabiliyor. Kaldıraç kullanabiliyor, yani 100 liralık anaparaya karşılık çeşitli finansal enstrümanları kullanarak 500 liralık pozisyon alabiliyor. Kazanç da kayıp da 5 kat oluyor bu durumda. İşte bu fonlar önce dar bir yatırımcı kitlesi ile işe başlıyor. Fonu borçlandırarak, kaldıraçlı olarak şişirilen hisseler ile anormal getiriler sunuluyor. Bu olağanüstü getiriler diğer yatırımcıların gözlerini kamaştırıyor.

Daha sonra da bu fonlar Takasbank’ın ortak fon platformu olan TEFAS üzerinden tüm yatırımcılara sunuluyor. İçerideki yatırımcılar böylece fonun elindeki hisseleri piyasayı satmasına gerek kalmadan, diğer yatırımcılardan gelen para ile kârlarını realize edip çıkabiliyorlar. TEFAS’a açılma süreci de buradaki ponzi oluşumunda en kritik nokta. Çünkü böylece X bank, Y bank müşterileri, Z aracı kurumunun müşterileri burada bahsi geçen Tera, Pusula ve benzeri bu işlere bulaşan portföy yönetim şirketlerinin fonlarına kolayca ulaşım sağlıyor. Bu oyuna dahil edilen yurttaşlar da sadece getirileri takip etmiyor, sosyal medyada da bu fonların reklamını yapan sözde piyasa uzmanları, tanınmış ekonomistler vs. fonların geniş kitlelere ulaşmasına yardımcı oluyor. 

‘Küçük Yatırımcı'ya olta

Burada şu iki konuyu özellikle belirtmek isterim. Birincisi serbest fonlar sadece nitelikli yatırımcı denilen yatırımcı kitlesine satılabiliyor. Nitelikli yatırımcı olma limiti ise daha çok yatırımcının serbest fonları alabilmesi için 2013 yılından 2025 yılına kadar değişmeden 1.000.000 TL’de tutuldu. Dolayısıyla bu tehlikeli oyunun içerisine “küçük yatırımcı” bilinçli çekildi diye düşünüyorum. Diğer konu ise serbest fonların da diğer fonlar gibi TEFAS’ta işlem görmesi. Risk düzeyi çok yüksek olabilen, yatırımcıya birebir bu risklerin ve fon yapısının anlatılarak pazarlanması gereken serbest fonlar TEFAS kanalı ile nitelikli kabul edilen küçük yatırımcıya ulaştı. Tabii bir de bu fonların içerisinde bulunan değeri aşırı şişirilmiş hisse senetlerini para piyasası fonlarına teminat vererek yapılan pay repo işlemleri var. Bu yolla hisse senedi fonu kendine kaynak yaratarak daha fazla hisse senedi alabildi. Kaldıraç dediğimiz bu işte. Risksiz kabul edilen ve insanların maaşını aldıktan sonra kirasını kart borcunu ödeyene kadar değerlendirmek için yatırım yaptıkları para piyasası fonları da ellerinde şişik hisseler ile kalakalmış oldular. Buralarda oluşan temerrüt neticesinde onlar da tasfiye edilecek fonlara dahil oldu. SPK açıklamasına göre tasfiye edilecek 131 fonda 450 bin kişi mağdur.

AKP iktidarı neden şimdiye kadar hareket etmedi ama şimdi önlem aldı?

Bu işlerde bir anormallik olduğunu görmek için piyasa uzmanı olmaya gerek yoktu. Ancak bir şekilde müdahale edilmedi, göz yumuldu. Halkın bir kısmının hisse senetleri ve fonlar yolu ile tüm ağırlaşan yaşam koşullarına, yoksullaşmaya rağmen kendisini kapitalist düzenin bir parçası olarak hissetmesi de bir etken oldu. Belki iktidara yakın çevrelerden birileri de bazı kazançlara ortak oldu. Bilemeyiz... 

Eski Bakan, AKP Genel Başkan Yardımcısı ve MYK üyesi Fatma Betül Sayan Kaya, 8 Nisan ile 16 Eylül arası Özata Denizcilik hisseleri alım-satımından milyarlarca TL kazanç sağladığı iddiaları üzerine partideki görevlerinden istifa etti. İstifa açıklamasında kendisiyle ilgili iddiaları yalanlamadı. Fon vurgununa bulaşan AKP’li siyasetçilerin ve bürokratların sayısının fazla olduğu belirtilirken gündem AKP içi çekişmenin bir tezahürü olarak devam edeceğe benziyor.

İlk uyarı yabancı sermayeden

Zamanlama açısından iki temel nokta var gibi görünüyor. Birincisi, olayın ulaştığı boyut itibarıyla “yabancı sermayenin” güvenlik radarlarına takılması. Önce Bloomberg International konuyu bir haberle gündemine taşıdı. Ardından dünyada büyük, orta ve küçük ölçekli şirketlerin performansını ölçen MSCI’ın (Morgan Stanley Capital International) hamlesi geldi. Bu fonlarda yüksek ağırlığa sahip Destek Faktoring hissesinin BIST-30’da yer alması ve bunların, sahip olduğu ağırlık ve agresif yükselişleri nedeniyle BIST-30’un uluslararası sermaye açısından referans (benchmark) olma vasfını yitirmesi, Türkiye’ye girebilecek yabancı sermaye açısından bir güvenlik açığı anlamına geliyordu. MSCI’ın Türkiye’nin ligini düşürmesi ise potansiyel bir ödemeler dengesi sorununu beraberinde getirebilirdi, zira halihazırda zayıf seyreden dış sermaye girişlerinin, Türkiye’nin “gelişmekte olan ülkeler” endeksinden kovulmasıyla yerini yüklü sermaye çıkışlarına bırakması kaçınılmazdı. Az önce de belirttiğim gibi MSCI’ın talepleri doğrultusunda ağustos sonunda SPK tarafından açıklanan düzenleme ise bu fonlardaki mekanizmanın ömrünü önemli ölçüde kısıtladı. İkinci temel nokta ise Türkiye sermaye sınıfı açısından yine meselenin ulaştığı boyutun yarattığı sıkıntılardı. Zira halka arz furyası ve bu malum fonlar sisteme giren bütün likiditeyi emer hale gelmişti. Tüm bunların zaten sıkı para politikasının hisse senedi piyasasını baskıladığı bir dönemde yaşanması durumu ciddi bir problem haline getirdi.

İktidar içindeki farklı eğilimler

Ayrıca Mehmet Şimşek’in Kasım 2025’te konuyu gündeme taşıması, müdahalenin ise aylar sonra ve MSCI tetiklemesiyle gelmesi de iktidar içerisinde konuya ilişkin farklı eğilimler olduğu kanısını güçlendiriyor. AKP içinden Mehmet Şimşek’i, SPK’yı geç kalmakla göz yummakla eleştirenler oldu. Hatta bizzat AKP Ekonomi İşleri Başkanlığı sosyal medya hesabından SPK’nın görev ve yetkilerini hatırlatan bir paylaşım yapıldı. Yandaş kesimlerden birilerinin bedel ödemesi gerektiğini söyleyenler oldu. Yani bir iç çekişme bu kriz başlığında da devam ediyor. 

Fon soruşturmasında tutuklanan Tera Holding Yönetim Kurulu Başkanı Emre Tezmen ve diğer isimlerin bir bölümü 1990’ların “fırsatlarını” değerlendiren “iyi” finans profesyonelleri kuşağından. 2000’li yıllarda ise AKP ile “yerli ve milli” sermaye piyasaları kayığına bindiler. Tezmen’in babası Oğuz Tezmen uzun yıllar Çimento Müstahsilleri Genel Sekreteri, NATO’da maliye müşaviri, bürokrat, DYP milletvekili ve kısa dönem de Bakan olmuştu. Alkin kardeşler de Tezmen gibi babasının oğulları. Geçmişte babaları da yolsuzluk soruşturmalarına uğramıştı.

Asıl zarar görenler kimler? Mesele nereye bağlanır?

Bu işten zarar gören her zaman olduğu gibi bu fonlara yönelen yurttaşlar oldu. Kazanç vaadiyle kandırılan hatta küçük bir kısmı bir süre kazanan yurttaşların geneli, zaten bu şişik hisselerle dolu fonların son sahibi olmak, vurgunu vuran büyüklere çıkış imkânı yaratmak için yukarıda da anlattığım gibi planlı bir şekilde oyuna dahil edildi. Ancak zarar görenler sadece fonda parası olanlar değil. Tüm emekçilere yansıyacak bu. Dünyada ve Türkiye’deki önceki finansal krizlerden biliyoruz bunu. Kâr ederken devlet ekonomiye karışmasın, küçülsün, müdahale olmasın diyenler kriz patlar patlamaz kamu kaynaklarının buralara aktarılması gerektiğini, devletin müdahalesini savunurlar. Gerekçe de bellidir. Krizin bulaşma riski. Doğrudur da. Çünkü kapitalist finansal sistem hep tek yönlü çalışır. Geniş kesimlerden en tepeye kaynak aktarmaktır fonksiyonu. Kriz patlar patlamaz, Tera Grubu tarafından satın alındığı söylenen Katılımevim tasarruf finansman şirketinin bir kamu kuruluşu olan Emlak Katılım’a devredileceği duyuruldu. Şimdi 450.000 yatırımcı paralarını geri almak üzere bekliyor ancak fonlardaki varlıklar gerçek piyasa değerlerinden likide edildiğinde umduklarının çok altında bir tutarı geri alabilecekler. SPK önce 3 aylık bir tasfiye süreci açıkladı. Yani fondaki her şeyin satılması ve oluşan havuzdan pay sahiplerine payları kadar ödeme yapılması süreci. Ancak öyle hisse senetleri var ki bunları 3 ayda değil 1 yılda bile likide edemezsiniz. Zaten SPK da kısa bir süre sonra yeni bir duyuru ile süreyi 6 aya çıkarttı. Ziraat Bankası ve İş Bankası’na fon varlıkları devredilerek tasfiye sürecini yürütmeleri öngörüldü. Ancak bu 6 ayda belki daha da uzun sürede gerçekleşecek tasfiyede çoğu yatırımcı anaparasının altında bir miktar alacak. Burada olması gereken bu fonlardan anormal kazanç sağlayanlar, bu fonları kurup yönetenler ile denetleme sorumluluğunu yerine getirmeyenlerin üzerine gidilmesi, mal varlıklarına el konulmasıdır. Yine geçmiş deneyimlerimizden bunun da tam anlamıyla böyle yürümeyeceğini ve siyasi çekişmede dengeler değiştiğinde tablonun farklılaşabileceğini biliyoruz.

sayi_12_kapak
Ortaklaşa

Ortaklaşa dergisinin 12'nci sayısı, "Çözüm değil sürüklenme" başlığıyla okurlarla buluştu. Pazarlık masasındaki kimliklerden dağılan iktidar ve şişen fonlara, yerel yönetime özgürlüğün ne anlama geldiğinden çözüm sürecinin ayrıntılarına kadar birçok konu, bu sayıda derinlemesine ele alınıyor.