Dağılan iktidar, fonlar, yerel yönetim, çözüm süreci, süreç ve Aleviler, süreç ve sol, kemalist devrim, cumhuriyet, Göbeklitepe
Cumhuriyet yeniden
Erhan Nalçacı
soL'a güvenin, algoritmaya müdahale edin. Tek tıkla soL Haber'i Google'da tercih edilen kaynağınız olarak belirleyin.
Cumhuriyet’in fiili olarak bir karşıdevrim sürecinde ortadan kaldırıldığı günümüzde bize çok önemli bir mücadele zemini sunan ve deneyim devreden kuruluş ilke ve değerlerine dönüp bakıyoruz. Cumhuriyet’i tekrar ayağa dikerken vereceğimiz mücadeleye bu ilke ve değerler rehberlik edecek.
Başlamadan önce yönteme ilişkin iki not düşelim:
Öncelikle 1923 Devrimi’ni esastan anlayabilmek için Osmanlı Hanedanı’nın çağına tutunma çabasıyla gerçekleştirdiği reformları ve yine burjuva karakterde olan 1908 Devrimi’ni bir süreç olarak ele almak gerekiyor. Bu kısa yazıda buna yer vermek imkânsız gözüküyor.
İkincisi, 1923 Devrimi ve Cumhuriyet sürecinin içindekileri homojen bir devrimci yapı olarak görmek büyük bir yanılgı olur. Aksine, radikal burjuvazi, emperyalizmin uzantısı olan ticaret burjuvazisi, toprak ağalığından kapitalizme ayak basan kesim, kapitalizm öncesi üretim ilişkilerinin kalıntısı olan toprak ağaları ve aşiret reisleri, yoksul köylüler, işçi sınıfı ve onun siyasi temsilcileri arasında sınıf mücadeleleri ile geçen bir süreç olarak okumak çok daha doğru olacaktır. Sarkaç ilericilik ile muhafazakârlık arasında gidip gelmiştir. Üstelik Cumhuriyet boyunca sınıfların güçleri ve nitelikleri dinamik bir şekilde değişecektir. Bu bizim için bir devrimle kurulan Cumhuriyet’in içinde karşıdevrimci bir nüveyi nasıl barındırabildiğini açık hale getirir.
Özlüce bu yazıda temel ilke ve değerlerden kısaca nasıl deneyim devralacağımıza bakacağız.
Devrimcilik
1923 devrimciliğinin gerçek olup olmadığına bakmak için Mustafa Kemal’in liderlik ettiği öbeğin siyasi programına bakmamız gerekir. Bir programın devrimci olabilmesi için üretim tarzında iktisadı, siyaseti ve kültürü ile radikal bir dönüşümü öngörmesi gerekir.
Devrimcilerin dönüştürmeye çalıştıkları üretim tarzı emperyalizm çağında yarı sömürge haline düşürülmüş, iktisadi ve siyasi olarak bağımlı hale gelmiş bir imparatorluğun feodal düzeniydi. Fransız Devrimi’nin programından esinlenen Jakoben nitelikli devrimciler ayaklarını bastıkları zemini iktisadi ve siyasi olarak bağımsız, kapitalizm yolunda gelişen laik bir cumhuriyete dönüştürmeye kararlıydılar. Yaşamları bu programın bir sürükleniş değil, kararlı ve bilinçli bir tutum olduğunu bize gösteriyor. Mustafa Kemal’in çevresinde bir çekirdek örgütün geliştiğini ve süreçlere programları dahilinde müdahale ettiklerini anlıyoruz.
Buradan ilk çıkaracağımız ders, günümüzde devrimci cumhuriyetçiliğin bir üretim tarzı değişikliğini programına yazması ve devrimci bir örgütünün olmasıdır.

Feodalizme karşı sınıf mücadelesi
Cumhuriyet’in ilanından önce saltanatın kaldırılması başlıca bir devrimci adımdır ve her devrimci adım kurtuluş sürecine katılanlar arasında dirençle karşılanmıştır. Mustafa Kemal 1922’de Meclis’te yaptığı konuşmada kısaca iktidarların zorla alındığını, Osmanoğullarının da iktidara 600 sene önce el koyduğunu, şimdiyse Türk milletinin bir isyan ile iktidara geldiğini, iktidar değişikliğinin bir emrivaki olduğunu söylemiştir. Herkesin meseleyi bu şekilde doğal görmesi gerektiğini, aksi takdirde bazı kafaların kesileceğini de ilave etmiştir.
1 Kasım 1922’de Meclis’in aldığı kararla Saltanat ve Hilafet birbirinden ayrılmış ve Saltanat ortadan kaldırılmıştır. 17 Kasım’da Padişah bir İngiliz zırhlısı ile sesiz sedasız ülkeden kaçıp gitti. Bu kaçış anı Kurtuluş Savaşı’nın emperyalizmin işbirlikçisi haline gelmiş hanedana karşı verilen bir sınıf mücadelesi olduğunu çok iyi kanıtlamıştır.
Ancak mücadele burada kalmamıştır. Saltanatın ve şeriatın devamı için karşıdevrimciliğe zemin sağlayan Halifelik 3 Mart 1924’te kaldırıldı, bütün hanedan ailesinin sınırdışı edilmesi kararı alındı. Son Halife Abdülmecit, Sirkeci İstasyonu’ndan değil, şehir dışında küçük bir istasyondan Avrupa’ya giden trene bindirildi.
Böylece hanedana ve meşruiyet kaynağı olan şeriata son verildi, laik bir devletin oluşumunda büyük bir yol alınmış oldu. Buna, aynı dönemde tarikatların kapatılması ve dini kurumlara değil Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlı laik okulların önünü açan Devrim Yasaları eşlik etti.
Ne yazık ki hanedana karşı bu keskin sınıfsal karşıtlık burjuvazinin gericileşmesi ile sulanacak, yerini bir Osmanlı seviciliğine bırakacaktır. Osmanlı tarihine sınıfsal olarak ve maddi üretim ilişkileri çerçevesinden bakılmadığından hepimiz için anlaşılmaz bir dönem olarak kalacak ve en nihayet Türkiye sermaye sınıfının emperyalistleşme hevesi kendini Yeni-Osmanlıcılıkta bulacaktır.
Buradan devralacağımız deneyim, Cumhuriyet’in kuruluşunda bazı taktikleri içerse de karşıdevrimci sınıfın tasfiyesinin ilke düzeyinde olduğudur. Umarız binecek bir ABD gemisi veya isimsiz bir tren istasyonu bile bulamazlar kaçmaya çalışırlarken.

İktisadi ve siyasi olarak bağımsız bir ülke kurmak
Devrimci program, ulusal egemenliğin sanayileşmeye dayalı kalkınma ile sağlanacağını öngörüyordu. İktisadi bağımsızlık için büyük bir çaba sarf edildi. Emperyalist devletlere ülkeyi sömürgeleştirmelerine izin veren kapitülasyonlar Lozan’da kaldırıldı, yarı sömürge rejimin araçları olan borç idaresi ilga edildi, demiryolları devletleştirildi ve demiryolu gelişimi sadece iktisadi gelişmenin aracı değil, bir savunma stratejisi olarak da görüldü. Bir gümrük duvarıyla Cumhuriyet sanayisini korumak ise Lozan’da değil ancak 1929’da sağlanabilecekti.
Devlet eliyle dürüst, girişimci, dinamik bir burjuvazi yaratmak İttihat ve Terakki’den beri programın başlıca unsuruydu. Bunu teşvik etmek için İş Bankası kuruldu.
Ancak 1920’lerde görece liberal olan program istenen sonucu vermek yerine daha çok bir ticaret burjuvazisi yarattı ve emperyalist bağımlılığın göstergelerinden olan cari açığa neden oldu. Türkiye’nin bu koşullarda tekrar bir borç sarmalına yuvarlanması kaçınılmazdı, üstelik 1929’da kapitalist dünya derin bir iktisadi kriz yaşamaya başlamıştı.
Cumhuriyet’in emperyalizme karşı mücadelesinde hep yanında bulduğu Sovyetler Birliği ile ilişkiler bu koşullarda derinleşti. Türkiye 1934’te Sovyetler’den sonra dünyanın ikinci planlamaya dayanan devletçi ekonomisi haline geldi. Bu ilk beş yıllık plan halen büyük bir deneyim ve onurumuzdur. Fabrikalar burjuvazinin keyfine ve kâr hırsına göre değil, ülkede toplumsal eşitliği sağlayacak şekilde yurt sathına yayıldı. Bilimsel yöntemlerle tarım ve sanayi arasındaki ilişki kuruldu. Ülke hammadde satıp sanayi ürünü almaktan kurtuldu böylece, cari denge beş yıllık planın sonunda artı vermeye başladı. İkinci beş yıllık plan çok daha cesur hamleleri içeriyordu, ne yazık ki emperyalist devletlerin İkinci Dünya Savaşı’na neden olmasından dolayı gerçekleştirilemeyecekti.
1930’lardaki ve 1960’lardaki planlama deneyimi, yalnızca bir iktisadi büyüme ve bağımsızlık anlamına gelmedi; aynı zamanda Sovyet modelinde kurulan fabrikaların sosyal tesisleriyle emekçiler için ne kadar insani bir yaşam kurulabileceğini de gösterdi. Ne yazık ki bu insani gelişkinlik bütün topluma yayılamadı, emekçi sınıflar içinde katmanlar oluşturdu.
Bütün bu iktisadi ve toplumsal gelişmelerin en zayıf yanı, devrimin programında olmasına rağmen toprak reformunun Meclislerdeki toprak ağaları ve aşiret reisleri nedeniyle yapılamaması oldu, köy devrimi besleyecek yerde karşıdevrimin dayanağı haline geldi. Köy Enstitüleri altyapıda çözülemeyen bu sorunu üstyapıda çözmeyi denedi. Bu deneme bu haliyle bile çok değerliydi, ancak yükselen gericilik tarafından boğuldu.
Tüm bu deneyimler devrimci bir cumhuriyet mücadelesine rehberlik edecek zengin unsurlar barındırıyor. Emperyalizme karşı egemenlik ve bunun iktisadi olarak beslenmesinin ne kadar kritik olduğunu anlıyoruz. Planlamaya dayanan devletçiliğin egemenlik ve toplumsal eşitlik için taşıdığı önemi fark ediyoruz. Devrimin gelişmesi için kırsal kesimin geride kalmasına izin vermeyeceğiz, kır ve kentin eşitliğini bayrağımıza yazacağız, üstyapıya müdahale ediyorsak altyapıya da müdahale edeceğiz.

Cumhuriyet kadınının ve yeni bir insanın yaratılması
Devrimin programında kadının toplumsal eşitliği de bulunuyordu. 1924 Anayasası’ndaki bir madde 30 yaşını dolduran her yurttaşın seçimlere katılabileceğini söylüyordu.
Devrimci kadrolar bu maddeyi kadınları da kapsayacak şekilde genişletmek istediler ancak Meclis’teki muhafazakârlar tarafından engellendiler. Kadrolar bu hedeften yılmadılar, Türk Kadınları Birliği kuruldu ve seçme seçilme hakkı için mücadele etti. Kadınlar 1930’de yerel seçimlerde oy verme, 1934’te Ulusal Meclisi oluşturan seçimlerde seçme ve seçilme hakkını kazandılar. Kadınlara modern işgücü olarak üretimde yer açıldı, kültürel gelişmeyle birlikte devrime sahip çıkan bir Cumhuriyet Kadını modeli büyük bir değer olarak belirdi. Ne yazık ki kırsal kesime yeterli müdahale yapılamadı ve kapitalizmin doğası gereği tam bir toplumsal eşitlik sağlanamadı.
Bugün Cumhuriyet’in ortadan kaldırılmasının başlıca sonuçlarından birinin fiili olarak seçme seçilme hakkının, dolayısıyla hem kadınlar hem erkekler için yurttaşlığın sonlanması olduğunu anlıyoruz. Cumhuriyet, ellerimizde tüm yurttaşların yönetime katılıp çeşitli seviyelerde sorumluluk aldığı bir düzene kavuşacak. Kadınların toplumsal eşitliği için yapılan hamleyi ise tamamlayacağız.

Emekçi karakterli Cumhuriyet
1923 Cumhuriyeti, ele aldığımız ve alamadığımız birçok yanıyla günümüzün cumhuriyetçilerine büyük bir deneyim sunuyor. Cumhuriyet’in giderek palazlanan burjuva sınıfının elinde, 103 yıl içinde nasıl bir yıkıma uğradığını görüyoruz. Bu nedenle elimizde yeşerecek Cumhuriyet emekçi karakterde olacaktır, bugün cumhuriyetçilerin birliği aynı nedenle emekçilerin birliğidir.
Bir helezonun nasıl sarmal yaptığını biliriz. Kuracağımız Cumhuriyet 1923’ün bir üst düzeyde izdüşümüne denk gelecek, içeriği ve niteliği farklı olan bir tekrar olacaktır. Cumhuriyet bağımsız, egemen, laik, planlamacı ve devletçidir, ancak Cumhuriyet’i kuranlar bu ülkede insanın insanı sömürmesine izin vermeyeceklerdir. Bu, Cumhuriyet’ten elde ettiğimiz en büyük deneyimdir.
Ortaklaşa dergisinin 12'nci sayısı, "Çözüm değil sürüklenme" başlığıyla okurlarla buluştu. Pazarlık masasındaki kimliklerden dağılan iktidar ve şişen fonlara, yerel yönetime özgürlüğün ne anlama geldiğinden çözüm sürecinin ayrıntılarına kadar birçok konu, bu sayıda derinlemesine ele alınıyor.