Dağılan iktidar, fonlar, yerel yönetim, çözüm süreci, süreç ve Aleviler, süreç ve sol, kemalist devrim, cumhuriyet, Göbeklitepe
Kurtuluştan kuruluşa edebiyatımızda Cumhuriyet’in izleri
Ülgen Aras
soL'a güvenin, algoritmaya müdahale edin. Tek tıkla soL Haber'i Google'da tercih edilen kaynağınız olarak belirleyin.
Ekim 2026 itibarıyla Türkiye Cumhuriyeti’nin 103. kuruluş yıldönümünü kutluyoruz. Tabii, “Kutlanacak ne kaldı?” sorusu, içinden geçtiğimiz süreçte son derece meşrudur. Peki, fiilen yıkılmış Cumhuriyetimiz yıkılmak zorunda mıydı? Ayakta kalmasının koşulları neydi? Çözülüşün dinamiklerini anlamak için kuruluşun köklerine bakmamız gerekiyor.
Yazının girizgâhına aldanıp “saf” siyaset ve tarih okuması bekleyen okurlarımızı hoş bir yanılgı bekliyor. Bu yazıda, Cumhuriyet’e giden süreci ve Cumhuriyet’in Soğuk Savaş’a kadar olan hikâyesini, edebi metinler üzerinden ele alacağız. Yoğun ve boğucu iklimin etkisinden biraz kurtulmak, biraz o kurtuluşun olanaklarını edebiyat olanağıyla tartışmak, etik ve estetik düzeyi yüksek, pirüpak Türkçenin tadını almak ve Cumhuriyetimizin çözülüşünün ana damarlarını, gündelik insan hikâyeleri üzerinden, bizim insanımız üzerinden okumak esas derdimiz olacak. Şüphesiz, her listenin kendi içinde eksiklikler barındırdığını bilerek...
Uzun savaşın yıktığı coğrafya
Osmanlı’nın son döneminden Cumhuriyet’e kadar giden süreç, Anadolu insanı için bitmez tükenmez savaşlar demekti. Balkan Savaşları, Birinci Dünya Savaşı, Kurtuluş Savaşı... Hasan İzzettin Dinamo’nun kendi yaşamından izler taşıyan Savaş ve Açlar, cephe gerisinde kalan köylünün durumunu natüralist bir biçimde, tüm çıplaklığıyla veren bir roman.
Yedi yıl boyunca savaşmış, savaşın kavuran sıcağından kurtulunca ailesini geçindirmek için önce İstanbul’da hayvancılığa, bu işi tutturamayınca memleketi Samsun’da toprağa sarılmış Temel Çavuş’un, Birinci Dünya Savaşı ile yeniden askere çağrılması ve cephede ölümü, yine 15 yaşındaki büyük oğlu Ali’nin cephede ölümü, altı çocuklu yoksul, topraksız köylü ailesini dağılmaya götürür. Topraksız köylü ailesi üzerinden, özünde Osmanlı’nın dağılışını, pay edilişini görürüz. Bir tarafta karaborsa zenginleri, toprak rantiyeleri, yetişkin çocuklarını askerden kaçırmak için rüşvet yediren yerel eşraf; öte tarafta topraksız, çocuk yaşta ya cephede savaşarak ya da cephe gerisinde açlıktan ölüme giden yoksul köylüler: Yaşananların sertliğine rağmen, Dinamo’nun yazgısı insanı umutsuzluğa götürmez. Arka planda derinlikli bir insan kalma çabası göze çarpar. Romanı bitirdiğinizde içinizde büyüyen öfkenin, umuda yol açan bir arayışa çıktığını duyumsarsınız.
‘Ehtiyar kün öldü...’
Edebiyatımız Milli Mücadele’nin yansıması bakımından geniş bir yelpazeye sahip. Bu çeşitlilik içinde mücadelenin sınıfsal “gerilimini”, mücadele içindeki temsilleri ise daha seyrek görüyoruz. Geçtiğimiz yıl yayımlanan Kırmızı Buğday, gittikçe zayıflayan bu damarı anımsatan, sağanağın bastırışını önden duyuran bir gök gürültüsü gibi gündemimize girdi.

Ahmet Büke romanında zeytin ağaçlarını, tütünü, ovaları ve nehirleriyle adeta bütün Ege’yi mücadele içinde kişileştiren bir anlatıma sahiptir. Birinci Dünya Savaşı ve Kurtuluş Savaşı’nı, Ege’nin belki de en yoksul kesimi üzerinden, Arap Ali’nin gözünden aktif bir biçimde takip ederiz. Büke, bu sürece gelene kadar Ege’nin toprak mülkiyetini, sınıfsal ilişkilerini oluşum süreci içinde çözümler. Bunu, edebiyatın kendi kuvvetinden çalacak akademik/tarihi bir zeminde yapmaz. İnsanlar, mekânlar tarihsel koşulların onlara açtığı zemin üzerinde gelişir.
Büke, bir tarafta nabız yoklayan, her devrin kazananı olmaya ant içmiş Adnan Beyleri (toprak burjuvazisini), bir yandan aydınlanma ülküsüne umut bağlamış ama bunun sınıfsal ve tarihsel koşullarını göremeyen, o sınıfsal ilişkileri çözmek konusunda isteksiz, yine de samimi Teğmen Cemilleri (erken cumhuriyetçileri, burjuva devrimcilerini), öte yandan topraksız köylülüğün belki de en yoksul kesimini, Yörükleri, Arap Alileri (kır emekçilerini) aynı kurgunun içinde; destansı ve capcanlı bir Türkçeyle anlatır. Büke’nin anlatısı, geçmişte kalmış bir öyküden çok, bugünün ve bugünün içindeki geleceğin tohumlarını besleyici bir damardır.
Sönmüş hayaller
Kurtuluş, sadece bitip tükenmez savaşların değil, kuruluşun da habercisiydi. Kurtlar sofrasından pay kapayım derken, pay edilmekten Milli Mücadele’yle kurtulan Anadolu, köhnemiş Osmanlı’nın yerine Cumhuriyet’in filizlendiği bir patikaya varıyordu. Peki, kurtuluşun ve kuruluşun mimarları gerçekte kimdi? Genç Cumhuriyet, geçmişin ölü elini üzerinden atabilecek miydi?
Edebiyatımızın toz tutmasına göz yumulmuş cevherlerinden Fahri Erdinç, otobiyografik romanı Acı Lokma’da bu ve benzeri soruların değdiği bir anlatımla karşımıza çıkıyor. Osmanlı yıkılmıştır; yönünü arayan Cumhuriyet, düzenini oturtmaya çalışırken kendi iç çelişkilerini bütün sertliğiyle hissetmektedir. Kurtuluşun aydın kanadı, yola nasıl devam edeceğini ararken, köylünün durumu eski rejimden farksızdır. Savaşta karaborsacılık yapmış, savaşta düşmanla işbirliği yapıp kurtuluş günü en öne koşmuş, tefecilik yapmış, Kuvvacı görünüp cephe gerisinden kendi insanını vurmuş kim varsa subaşlarını tutmaya çalışmaktadır.

Genç Cumhuriyet’in kadrosu, aydınlanma neferi öğretmenler yine de çabalıyor; Cumhuriyet ülküsünü zayıf bir zeminde yeşertmeye çalışıyor, ama yereldeki bu eşrafın gücünü kıramıyor, dahası Ankara’yla ilişki kurma çabaları hep bu katı sınıfsallık duvarına çarpıyor. Sınıf gerçeğini sezgisel olarak algılamaya başlayan aydının gördüğü, şikâyet mektubunun üzerinden gülümseyen “Gazi”dir. Gazi, aydın için, artık emekçi sınıflara uzandığı ölçüde anlam ifade edecektir. Erdinç, duru bir Türkçeyle Cumhuriyet’in yükselmek zorunda kaldığı zeminin çelişkilerini ve aydının girmesi gereken yolu hissettirir.
Burada insanın aklına Yakup Kadri’nin Ankara’sı gelir. Benzer bir altyapıya sahip, kurtuluş zamanı heyecanlanan, kuruluş uğrağında kurtuluşcuların –Yakup Kadri örneğinde halk kitleleri değil, yarı-aydın askerler– yeni dönemin vurguncularına dönmesi eleştirilir. Yakup Kadri’de, Erdinç’in aksine, Cumhuriyet ülküsünün salt hayal kırıklığına odaklanan, sınıf çelişkilerini görme konusunda isteksiz, ülküsünü ütopyaya sıkıştıran bir anlatım vardır. Erdinç, genç aydına kurtuluş için bir reçetenin ipuçlarını, kör kör parmağım gözüne demeden, incelikle, romanın kendi iç bütünlüğü içinde verir. Yakup Kadri, Sovyetler Birliği ve Faşist İtalya’dan esintiler taşıyan, “sınıfsız-kaynaşmış kütle” ezberine sığınan bir ütopyayla romanı bitirir.

Bu faslı, yine değeri pek bilinmeyen bir uzun öyküyle kapatalım: Füruzan, Gül Mevsimi'dir... Kurtuluş Savaşı öncesi bir rençbere âşık olan Mesaadet Hanım’ın, öykü boyunca, yıllar sonra sırf zengin diye evlendirildiği bir adamla olan evliliğini ve hayatını sorgulamasını görürüz. Bu sorgulamayı ilk aşkı rençber Rüştü Şahin üzerinden yapan Mesaadet Hanım, Kurtuluş Savaşı’nda hangi sınıfın mücadele ettiğini, buna rağmen hangi sınıfın zaferin parsalarını topladığını incelikle hissettiriyor. “Bizim gibiler katılıp da dövüşmezse neyi hak edebilirler? Yepyeni, yoksulların arka kapılardan savulmayacağı bir yurt kuracağız.” Rüştü Şahinler hep aramızdalar.
Kurtuluştan sonra manzaralar
Roman biçemi, kurguya esas olan konunun çözümlenmesini, belirli bir olay etrafında, karakterlerin derinliği üzerinden okumamızı sağlıyor. Pek hoş. Ya onlarca farklı öykü üzerinden, yaşamın çeşitli veçhelerine dağılmış insanların öyküleri?
40 kuşağının genç şairlerinden Şükran Kurdakul, yine üzeri toz tutmuş, zamana evrenselliğiyle direnen öyküleriyle meydan okuyor. İki öykü kitabının bir araya getirilmesinden oluşan, sahaflarda zorlanmadan bulunabilen Kurtuluştan Sonra – Onların Çocukları, savaş yıllarına dayanan, özünde Cumhuriyet’in ilk yirmi yılının toplumsal dönüşümünü emekçilerin sureti üzerinden veren öykülerden oluşuyor. Savaşta kendi için beklentisi olmayan emekçilerden, Cumhuriyet’in aydınlanmasına tutkuyla sarılmış genç aydınlara, kurtuluşun nihayete ereceği yeri kendi kuvvetinde bulan işçilere, yasal güvencelere kavuşsa bile toplumsal ağırlığını henüz hissettirememiş kadınlara... Kurdakul’un öyküleri, kişilerin gelişimiyle olay örgüsünün beraber devindiği, insan sevgisinin, sınıfsal öfkenin sosyalist bir hümanizmayla nakşedildiği yalın bir estetikten oluşuyor. İnsanın yaratıcı gücüne ve sesine inanç tazeliyor: “Ses isyandır çocuklar. İnsanın aydınlığa çıkışı, içinin tutuşması, parıldamasıdır.”
Önerilerimizin sonuna yaklaşırken, bahsettiğimiz sosyalist hümanizmanın doruk noktasına ulaşmamız gerekiyor. Yazı boyuncu saydığımız, adını anamayarak eksik bıraktığımız kimi yazar ve eserlerin esin kaynağı, Türkçenin öz gücünden aldığı kuvveti komünizmin evrensel zenginliğiyle birlikte dokuyan Nâzım Hikmet; Memleketimden İnsan Manzaraları...

Nâzım, esere bir sinema sahnesinin açılışı gibi başlar: Haydarpaşa Garı, Galip Usta. Bugün gar özelliğini çoktan yitirmiş olan tarihsel mekân, Anadolu’dan çeşitli umutlarla gelen emekçilerin, umutlarının ilk çıkış noktasıdır. Galip Usta, sürüp giden düzenle, bu umudun nasıl söndürüldüğünü, kendini düşünürken yansıtır.
Nâzım, ileri ve geri sarışlarla, kurguya yedirdiği öykü içindeki öykülerle zaman ve mekân döngüsünü parçalar. Zemin değişir, ana izlek açıktır. İki farklı trenden, iki farklı sınıfın izdüşümleri görünür: Bir tarafta kurtuluşun ve kuruluşun bütün yükünü çekmiş, “ne çiftlik sahibi ne de apartıman” sahibi olan, yaşamın yükünü sırtlamaya devam eden emekçiler. Diğer tarafta zenginleşmiş, sermayenin gelişimini ve devletle ilişkisini yansıtan burjuvalar. Nâzım, devrimci iyimserliği ve gelişkin estetiğiyle buradan umutsuzluk türetmez. Bilâkis, tarihin sınıf mücadelelerinin yasalarına dayanan mantığını işletir: Burjuvazinin treni geriye doğru gitmektedir; işçilerin, köylülerin, kendini emekçi bir cumhuriyet fikrine adamış aydınların treni ilerlemektedir.
Gayet açık: Cumhuriyet, çözücü dinamiklerini içinde taşımıştır. Cumhuriyet, onu ileri taşıyacak emekçi karakterini değil, sermayedarların zeminini beslemiştir. Öyleyse açıklığın ikinci noktasındayız: “Sıradan insan”ın değiştiği, dönüştüğü ve büyüdüğü; insana umut öğesini hatırlatan, emekçi karakteri yüksek bir geçiş için toprak hazırdır. Nâzım’ın Haydarpaşa Garı’nda emekçilerle birlikte bindiği o tren, daha inatçı bir biçimde yol almaktadır.
Ortaklaşa dergisinin 12'nci sayısı, "Çözüm değil sürüklenme" başlığıyla okurlarla buluştu. Pazarlık masasındaki kimliklerden dağılan iktidar ve şişen fonlara, yerel yönetime özgürlüğün ne anlama geldiğinden çözüm sürecinin ayrıntılarına kadar birçok konu, bu sayıda derinlemesine ele alınıyor.