Dağılan iktidar, fonlar, yerel yönetim, çözüm süreci, süreç ve Aleviler, süreç ve sol, kemalist devrim, cumhuriyet, Göbeklitepe
Siyasi alanın çöküşü ve harakiri yapan iktidar
Kemal Okuyan
soL'a güvenin, algoritmaya müdahale edin. Tek tıkla soL Haber'i Google'da tercih edilen kaynağınız olarak belirleyin.
Sayamıyoruz artık. Kaç belediye başkanının tutuklandığını, kaçının görevden alındığını, parti değiştiren başkan ve meclis üyelerinin sayısını. Takip etmek imkânsız. AKP psikolojik eşiği çoktan geçti. Seçilmiş makamların iktidar eliyle dizayn edilmesinde hiçbir siyasal ve toplumsal engel kalmadı.
Bir cumhurbaşkanı adayının ekarte edilmesi için başladığı düşünüldü bu sürecin. 19 Mart 2025 tarihli operasyon, Erdoğan’ın en güçlü rakibinin düşürülmesi anlamına geliyordu. Ama orada durmadı, 2024 yerel seçimlerinin sonuçları bir bir ortadan kaldırıldı. Devamı doğrudan ana muhalefet partisine müdahaleyle geldi. İktidarın genel başkan tayin ettiği CHP ikiye bölündü. Yine bitmedi.
Transferler sürüyor, yeni operasyonlardan söz ediliyor. Özgür Özel’in Ekrem İmamoğlu ile iyice mesafelenmesi isteniyor, sonra Mansur Yavaş’ın adaylığı aklının ucuna bile getirmemesi, Özgür Özel’in aday olması ama çok da havaya girmemesi...
Başka, başka?..
Cumhurbaşkanımızın bir kez daha aday olması için erken seçim gerekiyor. Ama ekonomi fena, 2027’de de toparlanmayacak, yani seçimlerin zamanında yapılması gerekiyor. “Bir hafta öne çekelim, erken seçim sayarız” önerisini yaptılar ciddi ciddi, bana kalırsa “böyle saçma yasal düzenlemelerle milleti uğraştırmayalım, aşalım bunları, sayın Erdoğan’ın adaylığını iktidar-muhalefet hep birlikte ilan edelim” demeleri gerekirdi...
Ve dediler de! Bu satırları yazarken okuduk. Adaylığını cümle parti ilan edelim ve hep birlikte başkanımızı seçelim. Yakışır. Milletvekili seçimlerinde dileyen istediği partiye verebilirmiş!
Zaten bakanımız da söyledi, önümüzdeki seçim, Erdoğan’ı bir kez daha seçmek için yapılacak.
Kimilerine göre bütün bu yaşananlar iktidarın siyaset tekeli ilan etmesinden başka bir anlam taşımıyor.
Niyet bu evet. Peki sonuç bu mu?
Dünyada, sistematik bir biçimde seçme ve seçilme hakkına darbe vuruluyor. Her yerde ve değişik yöntemlerle. “Seçimsizleştirme” güzel bir kavram. Ancak, yerine ne konuyor ona bakmalı. Bir toplumu yönetebilmek için devlet zorunun yetmeyeceği ortada. Seçimler insanlığın en önemli kazanımlarından ama aynı zamanda ezen-ezilen ilişkisinde ezilenleri ikna edip oyalamak için maharetle kullanılan bir mekanizma.
Bu mekanizmayı işlevsizleştirmek ya da neredeyse ortadan kaldırabilmek için yerine en az o kadar güçlü bir şey koymak gerekir. 20. yüzyıl boyunca birçok ülkede tanık olduğumuz askeri darbeler, faşist diktatörlükler, işçi sınıfının direncini kırmak, onu örgütsel ve siyasal olarak dağıtmak için devreye sokuldu. Bunların bir bölümü, türlü demagojilerle toplumun küçümsenmeyecek bölümü tarafından desteklendi. Kimi kesimler yüksek enflasyondan, kimileri istikrarsızlıktan, kimileri “anarşi”den kaçarak diktatörlüklere sığındı. Seçme ve seçilme hakkından vazgeçtiler.
Demagojinin etkisi azalınca bu diktatörlüklere karşı hoşnutsuzluk arttı; bazıları halk hareketleriyle, bazılarıysa uzlaşmayı bilen burjuvaların manevrasıyla sonlandı.
Bugün dünyada tanık olduğumuz “seçimsizleşme” eğilimi ise güçlü bir işçi sınıfı hareketinin varlığından değil yokluğundan besleniyor. Dikensiz gül bahçesindeki çok uluslu tekeller daha fazlasını, daha fazlasından fazlasını istiyor. Ve bu tekellerin sırtlarını dayadıkları devletler ya da devlet gruplarının birbirleriyle rekabeti de derinleşiyor. Kapitalizmin yasası bu.
İşte bu rekabette, “iç politika”nın ayaklarına dolanmasını istemiyorlar. Hız ve denetimsizlik açısından rakipten geri kalmama çabasındalar. E zaten ortada ciddiye alınacak bir “halk” yok.
Bütün iktidarlar böyle düşünüyor.
Ama...
Toplumlara kaygı, korku, çaresizlik, geleceksizlik dışında sundukları bir şey yok. Bir de üstüne seçimleri iyice önemsizleştirmeye çalışacaklar!
Buraya kadar yazılanları, geçmişi ve dünyayı unutalım. Türkiye’ye ve bugüne dönelim.
Bugün yaşananlar iktidarın siyaset alanında tekel ilan etmesi değildir. Siyaset alanının çökertilmesidir. Ramak kaldı.
Bu şekilde ülkeyi yönetebilmeleri için ellerinde sağlam başka bir öykü olması gerekir. Öykü çok... Emeklilerin hali, işçinin hali, borsanın hali, eğitimin hali, hastanelerin hali... Öykü çok da görüldüğü gibi seçimlerin ve siyaset alanının yerine konacak bir başarı öyküsü yok, korku filmi gibi...
Siyaset tekeliymiş...
AKP, mevcut iktidardan bıkan, yılgın ve yorulmuş bir topluma alternatif sunan genç ve yükselen bir muhalif parti olsaydı, arkasına alacağı rüzgârla seçimsizleştirme ve siyasetsizleştirmeyi geçici süre başarabilirdi.
Arkasında 25 yıllık bir hükümet pratiği olan bir partinin “ben seçme ve seçilme hakkını artık önemsemiyorum” diyerek bunu topluma kabul ettirebilmesi ancak yurttaşlarımızın bolluk ve refah içinde yüzüyor olmasıyla mümkün olabilirdi.
Tekrar ediyorum, şu anda yaşanan, siyaset alanında tekelleşme değil, siyasetin çöküşüdür.
AKP cenahından bu çöküşe işaret eden ve bunun rahatsızlığını (belki de paniğini) belirten bir düzine isim saymak mümkün. İktidar, aynı sistemin içindeki siyasi aktörlere bir sınıfsal karşıtlık keskinliğinde müdahalelerde bulundukça siyasi alanı domine etmiyor, siyaset alanını tasfiye ediyor. Çünkü AKP tabanı dahil olmak üzere toplum bu keskinliğe ikna olmuyor.
Erdoğan’ın kolay kazanacağının belli olduğu bir seçim, “siyasal bir zafer” asla olmaz. Hatta daha şimdiden, seçimler inandırıcılığından çok şey kaybetmiş durumda.
Mesele, iktidarın siyaset alanının yerine bir şey koyup koyamayacağıdır.
Ne demiştik CHP’ye dönük müdahaleler başladığında? İktidar muhalefete vurdukça kendi de zayıflıyor. Şimdi gelinen noktada, AKP’yi içine sarmalayan, belki daha tercih edilir kılan siyaset alanı buharlaştığı için, çözüm sürecinden düşürülemeyen enflasyona, fon krizinden diğer yolsuzluklara her musibet doğrudan iktidarın surlarına çarpıyor.
Eğer kendi eliyle siyaset alanını bu kadar daraltmasaydı, AKP safra atarak “kendi bahçemizi temizliyoruz” sloganıyla sıyrılabilirdi. Ancak bunun için çok geç.

Artık sorulması gereken, iktidarı her açıdan yıpranmış, muhalefeti güçsüz ve bağımsız hareket etme yeteneğini yitirmiş bir sistemin yoluna nasıl devam edeceğidir. Yeni-Osmanlıcılık, bir dizi nedenle sermaye sınıfı için makul bir stratejidir ve geçenlerde Ömer Koç tarafından bir kez daha kutsanmıştır. Lakin bu stratejinin hayata geçmesinin önündeki nesnel engellere çok ciddi bir öznel engel de eklenmiş durumda: Stratejiyi olgunlaştıran AKP, onu hayata geçirmek için gerekli ustalığı ve kontrolü büyük ölçüde yitirdi.
Seçeneklerden biri, bu stratejiyi, buharlaşan siyaset alanının görece dışından bir aktörün şefliğinde uygulatmak için hamle yapılmasıdır.
Seçeneklerden diğeri, yukarıda sorduğumuz “iktidarın siyaset alanının yerine bir şey koyup koyamayacağı” sorusunun yanıtıdır: Savaş.
AKP’nin bütün inandırıcılık ve heyecan kaybına karşın iktidarda tutunması da elbette mümkündür. Ancak süre uzadıkça bunun sisteme, yani sermaye egemenliğine maliyeti yükselecektir. Bu nedenle sistem AKP’ye kendisini başkalaştırması ya da kendi içinden yeni bir yapılanma çıkarması için baskı yapacaktır. Az önce vurguladığım gibi “safra atmak”tan çok daha fazlasını gerektirir böylesi bir yenilenme.
Bu yenilenmenin bir de sert versiyonu vardır ki, tıkanmakta olan çözüm süreci ve fon rezaleti iktidarı radikal bir biçimde silkeleme eğiliminde olan sistem içi odakların varlığına ilişkin ipuçlarını güçlendiriyor.
Bu tür bir yenilenme modelinin yedeğinin, Ekrem İmamoğlu olabileceği de bir kenara not edilmeli elbette.
Bir diğer seçenek ise siyaset alanının daralmasını iyi değerlendiren bir devrimci aktörün bugüne kadar tanık olunandan daha büyük bir enerjiyi bu çürüyen ve çürüten toplumsal sistemin üzerine boca etmesidir.
Her ne olursa olsun, artık Türkiye geçiştirilip yatıştırılamayacak bir yönetim krizi ile karşı karşıyadır ve sermaye sınıfı bu krize çare bulunamadığında bunun kendi krizine dönüşeceğinin farkına varmaya başlamıştır.
Özetin özeti, mesele “Mansur mu Ekrem mi aday olsun”un çok ötesindedir. Bugün bütün devrimcilerin öncelikli görevi toplumu memlekete ana muhalefetin prizmasından bakma alışkanlığından çıkarmaktır. Siyaset alanının daralması, gerçek siyasetin önünü açan bir fırsat olarak değerlendirilmelidir.
Ortaklaşa dergisinin 12'nci sayısı, "Çözüm değil sürüklenme" başlığıyla okurlarla buluştu. Pazarlık masasındaki kimliklerden dağılan iktidar ve şişen fonlara, yerel yönetime özgürlüğün ne anlama geldiğinden çözüm sürecinin ayrıntılarına kadar birçok konu, bu sayıda derinlemesine ele alınıyor.