Ana içeriğe atla
0%

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Ortaklaşa
sayi_12_kapak

Dağılan iktidar, fonlar, yerel yönetim, çözüm süreci, süreç ve Aleviler, süreç ve sol, kemalist devrim, cumhuriyet, Göbeklitepe

Şerafettin Halis'le söyleşi: 'Güneş aydınlığına ışık gerekmez, ışık karanlığa tutulur'

Özkan Öztaş

Yayın Tarihi: 09.10.2026 , 13:29 "0 dakikalık okuma süresi"
“Kürt halkıyla Aleviler arasındaki tarihsel sorun, kendiliğinden başlayıp gelişen bir seyir izlemiyor. Halkları birbirine düşmanlaştıran, çıkar odaklarının politikalarıdır. Bugün de o gün düşmanlaştırıp kırdırtan bir uygulamayı referans göstermenin niyetten bağımsız tehlikeli sonuçlarını öngörmek gerekir.”

Çözüm süreci hız kazanırken, sürecin Yeni-Osmanlıcı çağrışımlarına, Yavuz Selim-İdrisi Bitlisi ittifakına, Malazgirt ruhuna yapılan atıflara dair tartışmalar da sürüyor.

Bu başlıklarda Alevi aydınların imzaladığı deklarasyon yeni tartışmaların kapısını araladı. Deklarasyonu kaleme alanlardan eski DTP Dersim Milletvekili Şerafettin Halis, Ortaklaşa’nın sorularını yanıtladı.

Şerafettin Halis

Özkan Öztaş: Hamidiye Alayları’nın kurulduğu dönemdeki Abdülhamit-Kürt aşiretleri ittifakı ile bugün çok konuşulan “Yavuz Selim-İdrisi Bitlisi” ittifakı arasındaki tarihsel süreklilik nedir? Kürt aşiretlerinin Osmanlı’ya silahlı güç olarak eklemlenme deneyimi, bugünkü Yeni-Osmanlıcı ittifak tahayyülüne nasıl bir model sunuyor?

Şerafettin Halis: Yavuz Selim-İdrisi Bitlisi ittifakı ilk değil. 1071 Malazgirt Savaşı’nda Kürtlerin Selçuklu’yla yaptıkları ortaklık, Osmanlı döneminde yapılacak olan ittifaklar zincirinin ilk halkasıdır. Dolayısıyla, Hamidiye Alayları’nın uygulamaları Yavuz-Bitlisi ittifakının bir ardılı olarak değerlendirilebilir.

Çoktandır dikkatleri üzerine çekip tartışmalara yol açan Yavuz-Bitlisi ittifakının yeterince tartışıldığına inanıyorum. Bir de Hamidiye Alayları’nın tarihsel misyonuna bakalım. 

1890’da kurulan Hamidiye Alayları, Kürtlerden, Araplardan, Çerkeslerden, Arnavutlardan oluşturulur ve alayların içinde Alevilere ve Müslüman olmayanlara rastlanmaz. 

Bu alaylar kendilerini ilk olarak 1895 Ermeni kırımıyla gösterir. 1915 kırımında görevlerini çok daha iyi yaparak, büyük bir trajedinin yaşanmasında rol alırlar. Bölge Alevilerine, özellikle Dersim’e de yönelen bu alaylar oralarda da şiddet, çapul ve kıyım uyguladılar. Abdülhamit’e alayları kurma önerisi yapan Mehmet Zeki Paşa’nın soykırıma uğrayıp, kalanların sürgün edilmiş bir toplumun üyesi olması tarihin bir ironisi olsa gerek.

Hamidiye Alayları

Bu yaşananların Alevi toplumunun hafızasında hâlâ canlı olduğunu söyleyebilir miyiz?

Evet. Tarihteki zamana yayılan Alevi katliamlarının bırakmış olduğu travma, Kürt siyasi hareketinin Yavuz-Bitlisi ittifakının dillendirilmesiyle yeniden kanayarak, kaygıya hatta kuşkulara yol açmıştır. 

Sizin deyiminizle, “bugünkü Yeni-Osmanlıcı ittifak” 21. yüzyılın ihtiyaçlarına göre şekillendirilirken, Alevi toplumunda, tarihin arka planından beslenmek istenen bir ittifak olarak algılanıyor.

Geçmiş üzerinden yapılan cellat ve kurban hatırlatmaları travmaları kanatır. Birbirlerinin ötekisi olan toplumları düşmanlaştırır. Yolun birlikte yürünmesini zorlaştırır. Bu hatırlatmalar Alevilere karşı tarihteki yargılayıcı bakışın bir izdüşümüdür aslında. Her olumsuz yargı kaçınılmaz olarak karşıt kaygıları doğurur. Alevilerle yol yürümek isteyen siyasal Kürt hareketi dilini ve söylemini güven ekseni üzerine kurmak zorundadır.

Öcalan’ın açıklamalarında kurulması öngörülen ittifakın Anadolu ve Kürt coğrafyasının dışına doğru bir yayılmacılık veya şiddet hedefi taşıdığına dair imalar nasıl okunmalı? Bu, bölgesel bir güç projeksiyonu mu?

Evet, buna bölgede yayılmacı güç projeksiyonu denebilir. Zaten Öcalan’ın sonradan yalanlanan söyleminde, Yavuz-Bitlisi ittifakına atfen, “Dün olduğu gibi, bugün de oluşturulacak ortaklıkla Ortadoğu’dan daha doğuya hükmedecek bir güç oluşturulur” mealinde açıklamalarda bulunmuştu. Bunun dışındaki birkaç söyleminde de Türk-Kürt ittifakıyla “bölgesel güç” olma ifadeleri görülür.

Türkiye’nin dört bir yanında ateş çemberi ve savaşlar var. Böylesi bir zamanda bu güç anlam ifade etmez mi?

Dünyada ve bölgede silahlanma yarışına Türkiye’nin de büyük bir iştahla girmesi, sadece savunma için bir gereklilik olarak algılanmamalıdır. Dünyayı yeniden paylaşıma götüren gelişmelere tanık oluyoruz. Türkiye’nin savunma amaçlı silahlanması haklı görünse de, AKP ve Öcalan’ın Suriye politikaları ve bölgesel güç olma hedefi açıkken, güç yarışına dönüşen silahlanma sadece savunmanın değil, saldırı ve yayılmanın da bir göstergesi olarak karşımıza çıkıyor.

Dün olduğu gibi bugün de her emperyal yayılma, önündeki engelleri zor aygıtlarıyla gidermeyi esas alır. Dolayısıyla Kürt-İslam sentezli bir ittifak odağının önündeki engeller kimler ve neler olabilir diye düşünmek gerekir.

Sizce Yeni-Osmanlıcılık hayali kuranlar Alevilerin defalarca kıyıma uğradığı tarihe bir tekerrür yaşatır mı? 

Bu yakın bir olasılık olmasa da hiç yaşanmayacak bir durum da değil. Her ne kadar 21. yüzyılda geçmiş yüzyılların trajedileri bir daha yaşanmaz diyenler olsa da Gazze’de çocuk yaşlı demeden on binlerce sivilin katledilişini dünya sessizce izledi. Suriye’den sonra ABD-İsrail ve diğer emperyal odakların İran’a yönelik imha saldırılarına da sessiz kalındı. Daha on yıl öncesine kadar Avrupa uygarlığının(!) çanağındaki Balkanlar’daki boğazlaşmaların kanı kurumadı bile. Balkanlar, Avrupa’nın Ortadoğusu haline getirildi. 

Tarihin tekerrür etmemesinin tek yolu geçmişten dersler çıkararak, toplumların kendi öz iradeleriyle oluşturdukları gücü diğer halkların gücüyle birleştirmektir.

Osmanlı tarihi boyunca Alevilik hem bir başkaldırı geleneği hem de saltanata ve Osmanlı düzenine biat etmeme, “sofrasına oturmama” duruşu olarak okunabilir mi?

Elbette. Kerbela trajedisinde baş gösteren Hüseyni direnişten sonra Aleviler üzerinde eksilmeyen baskı ve kıyım uygulamaları, başkaldırıyı var kalma mücadelesine dönüştürdü. Buna bir “gelenek” denilebilirse; Arap yönelimlerinden sonra Selçuklu ve Osmanlı’nın Kızılbaşları imha etme politika ve uygulamalarıyla Alevilerin genlerine işleyen başkaldırı ruhu kök salarak günümüze kadar yaşatıldı.

Doğrudur. Süreçlere yayılan “var kalma” mücadelesinden beslenen Aleviler, Osmanlı sarayının yağlı sofralarına oturmadılar. İmparatorluğun egemenliği altındaki, Araplardan Ermenilere, Kürtlerden Arnavutlara ve diğer toplulukların devşirilip yetiştirilen çocuklarına kadar Osmanlı sarayında paşalar vezirler varken, Alevi vezirlere rastlanmaz. Hızır Paşa bir yana...

Osmanlı’nın çıkarları için şeyhülislamlara, müftülere yazdırılan fetvalar Kürt toplumuna adeta tanrısal bir buyrukmuş gibi algılatılmaya çalışıldı. Bu fetvalarla Kızılbaşlar düşmanlaştırılırken, başta İdrisi Bitlisi olmak üzere, Kürt beyleri Osmanlı’dan ödüllendirilip saltanatlarını sürdürüyorlardı.

Siyasal Kürt dünyasının içinde bulunan bazı aktörler, Ortadoğu’da sahip oldukları nüfusa rağmen “neden devletimiz yok?” diye yakınıyorlarsa bunun tek müsebbibinin İdrisi Bitlisi olduğunu bilmeleri gerekir.

Özcesi, Kürt halkıyla Aleviler arasındaki tarihsel sorun kendiliğinden başlayıp gelişen bir seyir izlemiyor. Halkları birbirine düşmanlaştıran çıkar odaklarının politikalarıdır. Bugün de o gün düşmanlaştırıp kırdırtan bir uygulamayı referans göstermenin niyetten bağımsız tehlikeli sonuçlarını öngörmek gerekir.

Osmanlı’nın yıkılmasının ardından Cumhuriyet ile Alevilik arasında nasıl bir ilişki kuruldu? Bu ilişki, Öcalan’ın tarif ettiği gibi yalnızca baskıcı ve tekçi bir Cumhuriyet’in farklılıkları bastırmasından mı ibaretti?

Osmanlı saltanatının yıkılması ve hilafetin kaldırılmasında en çok sevinenlerin Aleviler olduğunu söylemeye gerek yok sanırım. Osmanlı’nın yıkılmasında Alevi Bektaşi aydınlarının rolü görmezden gelinemez. Alevilere karanlık süreçler yaşatan Osmanlı’nın yıkılması, özellikle de saltanat ve hilafetin kaldırılarak yerine laik bir Cumhuriyet kurulması, onlar için karanlığa tutulmuş bir ışık olarak kabul görür.

Kurulmuş bir devletin, inşa sürecinin sancılarından ve inşa edememe kaygılarından doğan disiplin uygulamaları anlaşılabilir, kısmen kabullenilebilir. Ancak Cumhuriyet yönetiminin inşa için kullandığı tedbirlerin disiplin sınırını aştığını da söylemek gerekir. Örneğin 1930’lu yıllardaki Ağrı-Zilan ve Dersim’deki devlet politikaları ve askeri uygulamalar bu sınırın çok ötesinde vücut bulan katliamlar olarak tarihe yazıldı. 

Demem şu ki; Cumhuriyet döneminde on binlerin canına mal olan Dersim Katliamı’na rağmen, Aleviler ve Dersimliler hâlâ laik Cumhuriyet ideallerinden vazgeçmeyip umutlarını yitirmiyorlarsa, bunun nedeni Alevilere karanlık süreçler yaşatan Osmanlı hilafetinde aranmalıdır.

Bugünkü çözüm süreci, Kürt ve Türk kimliklerinin İslam üst kimliği altında ümmetleşmesi olarak kurgulanıyor. Buna karşı Alevilik kimliği ya da bu kimliğin diğer kimliklerle ittifakı bir karşı-duruş için yeterli olabilir mi? Yoksa ihtiyaç duyulan şey kimlik temelli değil sınıfsal bir duruş mu?

Ümmetçilik, din birliği dışındaki toplumların ve toplumsal kümelerinin düşman görüldüğü bir ideoloji olarak tanımlanabilir. Osmanlı’nın ümmetçi yönetiminin, en çok da Aleviler olmak üzere hangi toplumsal trajedileri yaşattığını bir daha söylemeye gerek yok. Osmanlı’nın, Alevilerin kolektif belleğinde oluşturduğu travma, Alevileri güven arayışına iterken, bazılarının yanlış yerde konumlanmalarına neden olabilecek kadar derindir.

Buna rağmen, ümmetçi çağrışımlar yapan politik gelişmelere karşı Alevilerden yeterli bir duruşun sergilendiği söylenemez... Bu durum Alevi aydınların niteliği üzerinden incelenmesi gereken bir paradokstur aslında. Gösterilen kısmi tepkilere “okur-yazar” Alevilerden karşı duruş gösterildi. Yani, karşı duruşa içerden karşı duruş...

Elbette tüm demokratik ve sömürüye dayalı sorunların çözümü sınıf mücadelesinin kazanımlarından ayrı tutulamaz. Ancak hiçbir toplumsal sorun da sınıfsal çıkarların gölgesinde görünmez kılınmamalıdır. 

Türkiye’de sınıfsal mücadelenin cılızlığından dolayı, toplumsal mücadeleler kendi başlarına kalmış denilebilir. Kürtlerin ve Alevilerin hak arayışlarının “kimlik mücadelesi” olarak adlandırılmasının bir nedeni de budur diye düşünüyorum.

Son olarak Alevi aydınlarının deklarasyonundan sonra DEM Parti ve PKK çevresinden kimi açıklayıcı ek girdiler yapıldı. Sizce tutarlı mı bu açıklamalar? 

Alevi Aydınlar bildirgesinin şokuyla DEM Parti ve PKK’nin üst düzey yetkililerinin yaptıkları açıklamalar yetmemiş olacak ki, Öcalan da bildirge değerlendirmesine dahil olmak zorunda bırakılmış. Ancak, kendisinden önceki “kaygıları önemsemeyen” yönetici kadroların değerlendirmelerini boşa çıkararak yaptığı açıklama inandırıcılıktan ve güven vermekten uzak kaldı.

Tefsirciler inkâr etseler de Yavuz-Bitlisi ittifakına dair Abdullah Öcalan’ın söyledikleri ilk değil. 25 Nisan 2025 tarihli mektupta, “Yavuz Sultan Selim ile İdrisi Bitlisi ittifakı çok önemlidir. Osmanlı’nın Ortadoğu imparatorluğu haline gelmesinde rol oynayan Ridaniye, Mercidabık, Çaldıran Savaşları Kürt-Osmanlı ittifakının ürünüdür. Kürtler imparatorluğun asıl kurucu unsurlarından biridir” diye yazmıştı.

Bunların bilinmesine rağmen, “Öcalan’ın bu bağlamda söylenmiş bir sözü yoktur” diye açıklamalarda bulunan DEM Parti, bir şaşkınlık girdabına düştü. Oysaki aynı bağlamdaki bir değerlendirmeyi daha önce kendisi yapmıştı. TBMM Milli Dayanışma Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu’na sundukları rapordan okuyayım:

“1071 Savaşı (Malazgirt Savaşı) işbirliğinin ve ortak zeminlerde var olma sürecinin miladıdır. Bu başlangıç uzun çalkantılı yıllardan sonra Sünni İslam ortak paydasında 16. yüzyılın başlarında tazelenmiş...” diyerek devam eder. 

Fotoğraf: Nazım Serhat Fırat

Öcalan daha sonra ek bir açıklama daha yaptı. Kaygılara da işaret etti. Bu açıklama yeterli oldu mu?

Öcalan, “Alevileri tarihsel hafızasını ve bu nedenle oluşan kaygıları elbette ciddiye almak gerekir” diyerek kaygı giderici bir açıklama yapmış gibi görünse de inandırıcılıktan uzak bir noktada kaldı. Yavuz-Bitlisi ittifakını neden dillendirdiğine dair ikna edici bir cevap veremedi ya da vermek istemedi.

Hele hele, “Alevi rönesansı ortak demokratik geleceğin en önemli sütunlarından biridir” değerlendirmesiyle Alevileri küçümseyen bir yaklaşım gösterdi. Alevileri geri değerlerin sahibi olarak görüp, Yavuz-Bitlisi ittifakı referansından geri adım atmayacağının işaretini verdi.

Başka bir dergiye yazdıklarımı burada da tekrarlayayım. Öcalan, “rönesans” yani yeniden doğuş, aydınlanma, uyanış önerisini Alevilere değil, İdrisi Bitlisi geleneğinden kopmak istemeyenler için yapmalıydı. Güneş aydınlığına ışık gerekmez. Işık karanlığa tutulur.

Bir de Bakırhan’ın beyanatları var konuya dair. Özellikle “Sokaktan alıp getirip milletvekili yaptığımız isimler” sözü çok gündem oldu. Nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bakırhan’ın açıklamasına söylenecek söze gerek yok aslında. Yeterince cevap verildi. 

Son olarak, “Kendi milletvekillerini küçümseyen hatta aşağılayan bir anlayış, bu ülkenin ve Kürtlerin işçisine, köylüsüne, emekçisine nasıl bakar?” diye retorik bir soru sorarak bırakayım. Anlaşılan o ki; siyasal Kürt hareketi, Kürt halkının kan ve gözyaşıyla yaratılan değerler üzerinden kendi ekonomik ve siyasi elitini oluşturmuş.

Daha ne diyebilirim ki... 

sayi_12_kapak
Ortaklaşa

Ortaklaşa dergisinin 12'nci sayısı, "Çözüm değil sürüklenme" başlığıyla okurlarla buluştu. Pazarlık masasındaki kimliklerden dağılan iktidar ve şişen fonlara, yerel yönetime özgürlüğün ne anlama geldiğinden çözüm sürecinin ayrıntılarına kadar birçok konu, bu sayıda derinlemesine ele alınıyor.