İtirazı fazla "folklorik" ve "hikâye"si kaybolmuş bir tiyatro... İşte bütün mesele bu...

İtirazı fazla "folklorik" ve "hikâye"si kaybolmuş bir tiyatro... İşte bütün mesele bu...

Semih Çelenk
12/11/2014 Çarşamba

Zor günler geçiriyoruz.

Hem toplumsal muhalefet hem de toplumsal muhalefetin sesi olarak sanat ve sanatçılar zor günler geçiriyor.

Ödenekli sanat kurumları "Tüsak" yazılan ama sanatçılar tarafından "Tuzak" olarak okunan bir saldırı ile karşı karşıya. Cezalandırmalar, yasaklamalar, dolaylı cezalandırmalar (salonsuzluk, yetersiz destek, vergiler), itibarsızlaştırmalar vb. önlemlerle muhalif sanatın yolları kesilmeye çalışılıyor. Ya suya sabuna dokunmadan sanat yapacaksın ya da her türlü cezalandırmayı göze alacaksın. Kuşkusuz bu geriye gidişte, yere çakılmada bizim de önemli katkılarımız var.

Bu ülkede toplumsal muhalefetin işkencelerle, sürgünlerle, cinayetlerle yazılmış bir tarihi var. Sanatın ve sanatçıların varoluş, ayakta kalma mücadelesi ise sansürle, işkenceyle, hapisle, tiyatro yakmayla, yasakla, sanatçı kurşunlamayla, cezalandırmalarla, engellemelerle koşut neredeyse. Hiçbir şey yapılmasa da, tetikçi medya kurşunlarıyla, politik demeçlerle bir itibarsızlaştırma ve cadı kazanı bekliyor muhalif sanatçıyı.

Tiyatro ve tiyatrocular tarih boyunca "bağlanma/angajman" konusunda iki gerçeği aynı anda yaşadılar. Bunlardan ilkinde sanatçılar özgürlüklerini korumak ve hayallerini gerçekleştirmek adına hep parasızlıkla, hayat şartlarıyla boğuşmakla malûl oldular. Pazar yerlerinden sokak aralarına, köy ve kasaba meydanlarına kadar sanat icra eden eğlendiren/eleştiren bir keşiş tiyatro damarı yüzyıllar içinde hep varoldu.  Bizde bu damar 60'ların sonundan başlayarak 70'li yıllarda doruğuna ulaştı. Bugün azalarak da olsa devam ediyor. İkinci damar tiyatrocu kuşağı ise derebeyi, kral-kraliçe ya da devlet tarafından himaye edildiler, desteklendiler ve el üstünde tutuldular. Bu iki kutup arasında gelip giderken sanatlarına da zincir vurdurmamaya çalıştılar. Goya'nın, Shakespeare'in, Moliere'in yazdıkları, bugüne kalan başyapıtları sanatın her koşul ve durumda yaşamını sürdüreceğini ve köleleştirilemeyeceğini gösteriyor bize. Egemenlerin sanatı himayelerinde tutma çabasının, modern çağdaki karşılığı da modern kurumlar, belediyeler, bakanlıklar, fonlar, yarışmalar, şirketler, holdingler vb. aracılığıyla oluyor. Kimi zaman bu destek kendini hissettirmeyecek ve bir oto-sansüre razı olacak kadar zarif olabiliyorken kimi zaman senden oynayacağın oyunun metnini isteyecek kadar, neyin oynayacağına karar verecek kadar zorba olabiliyor.

ÇİĞNENMEKTEN SASILAŞMIŞ BİR TİYATRO

Küçük bir parantez: Türkiye'de tiyatro sanatı yıllar içinde itibarsızlaştırıldı. Bu itibarsızlaştırma için gerekli altyapıyı tiyatro sanatının içinde yer alan ama karşı taraf hesabına çalışıyormuş gibi davranan tiyatro insanları oluşturdu. Sıradan, birbirini yineleyen üretimler yaptılar. Seyirciye tepeden baktılar. Hiç durmadan tiyatronun mektep-mabed işlevinden bahsettiler. Ama kendileri ne öğretmen ne de rahip gibi davranabildiler. Sonuçta, Anton Çehov'un deyişiyle nurtopu gibi "çiğnenmekten sasılaşmış bir tiyatro"muz oldu. Büyük bir parçalanma, atomizasyon yaşadık. Onlarca küçük tiyatromuz ve onlarca küçük salonumuz oldu. Biz sanki bunu büyük bir gelişme, genç ve yeni tiyatroyu ortaya çıkartan bir değişim gibi algıladık. Oysa bu bir parçalanmaydı. Eminiz ki bu parçalanmadan yepyeni, dinamik bir tiyatro düşüncesi çıkacaktır. Ama bizatihi bu dağınıklığın kendisine çok devrimci bir muamele yapılmaması gerektiğini düşünüyorum. Parantezi kapatalım. Konumuza dönelim.

KÂR GETİRİYORSAN VARSIN, YOKSA...

Bugün sistem genel anlamıyla sanatın, felsefenin, üniversitenin boğazına çökmüş durumda. Sana diyor ki, gerekliysen, kâr getiriyorsan varsın. Yoksa, sana ihtiyacımız yok. Oysa ki insanlığın gelişimini sağlayan bilim, felsefe ve sanat kısa vadede gereksiz, kâr getirmeyen ve rasyonel olmayan bir faaliyet alanı olabilir. Ama bu onların uzun vadede, yeryüzündeki hayatın, değişimin ve geleceğin temel dinamiği olduğu gerçeğini değiştirmez. İşte, insanların neden felsefeye, sanata ve üniversiteye sahip çıkması gerektiğinin kanıtı da budur. Bu alanlardaki emek ve emeğin dünya görüşü hakim olduğu sürece değişime dair umudumuz hep varolacaktır. Ama bilinçle ve sorumlulukla bu alanları, bu kaleleri sahiplenmek gerekiyor. Bu alanların kamu ödeneğinden yoksun bırakılması temel bir mücadele alanıdır. Nasıl tüm yeşil alanlar, dereler, ovalar, dağlar inşaat sopasıyla, termik santrallerle tehdit altındayken, üniversite de bilim de sanat da felsefe de farklı biçimlerde tehdit altında bulunuyor. İşte bu yüzden bu alanlarda, folklorik olmayan, geniş kitleleri kapsayan ciddi itirazlar örgütlemek gerekiyor. Haklılığı ve geleceği en geniş cephede savunmak. Halktan ve haklılıktan yana bir sanatı, bilimi, felsefeyi istemek, örgütlemek ve bunun için çalışmak.

'CUMHURİYETİN KAZANIMLARI' PARANTEZİ YETMİYOR

Evet, sadece Türkiye'de değil, neo-liberal sistemin hakim olduğu tüm ülkelerde, ki buna tiyatroyu el üstünde tutan, destekleyen, sanat cenneti ülkeler de dahil, sanat, edebiyat "kamu ödeneği" bakımından zor günler geçiriyor. Bu topyekun bir savaş. Tüm dünyayı kapsayan topyekun bir mücadele. Bizim ülkemizde bu süreç son 12 yılda, muhafazakar ve inşaatçı bir iktidarın geri uygulamalarıyla üst üste geldiği için hangisinin küresel sistemin dayatması olduğu, hangi uygulamanın ülkeye özel olduğunu anlamak pek mümkün olmuyor. Yine de, ülke içindeki hakim politik kutuplaşmanın bir sonucu olarak sanat, bilim ve felsefe alanındaki mücadele de "Cumhuriyet'in kazanımları" parantezinin içinde kalıyor. Oysa ki, Cumhuriyetçi bir neo-liberal iktidarda da sanata, eğitime, felsefeye, bilime bakış farklı olmayacak.

Nereden mi biliyorum?

Geçtiğimiz günlerde Roma Operası'nın 200 çalışanının işine son verildi. Yine Amerika'da geçtiğimiz yıllarda New York Metropolitan Opera'nın, Covent Garden'ın, New York City Opera'nın ve San Fransisco Opera'nın başına gelenler, kısıtlamalar, yapım harcamalarının ve oyun sayılarının düşmesi bunun küresel bir plan olduğunu açığa çıkarıyor.  İngiltere'de National Opera'nın Amerika'ya yaptığı turne sonrasında 650 bin sterlin zarar etmesi İngiltere Başbakanı'nın "Bu ülke iki operayı kaldıramaz" demecine maruz kalmıştı. Avrupa'ya ilişkin II.Dünya Savaşı sonrasında anlatılanlar da masal oluyor. Operanın hemen arkasından sırada tiyatrolar bekliyor. Bundan emin olabilirsiniz.

Yineleyelim, sistem sanat ve kültür kurumlarını, üniversiteyi kâr ve işe yararlık ilkelerini göre, verimlilik ilkelerine göre ele almaya, yarattığı ve gelecekte geliştireceği yeni köle düzeninin altyapısını böylelikle meşrulaştırmaya çalışıyor. İdeolojik olarak asla ele geçiremeyeceği bilim ve sanatın önünü keserek ve güdümlü hale getirerek, hem politik ve toplumsal olarak muzır (zararlı) hem de müsrif (masraflı) bu işlerden kurtulmak istiyor.

Peki ne yapmalı?

Bugün tiyatromuzun iki temel sorunu var. Salon ve seyirci diyeceğimi sanmayın. Folklorik itiraz ve hikâye kaybı. Biri politik. Diğeri de içsel bir sorun. Ama her ikisi de birbirine bağlı. Önce hayatın içinde yer almayı ve hayatın hikâyesini anlatmayı yeniden hatırlamalı tiyatro. Hayatın kan dolaşımını damarlarında hissetmeyi. Kendi içinde bir "akraba evliliği" olmaktan vazgeçmeli. Yinelenen bir ritüel, bir folklor olmaktan vazgeçmeli. Sonra hikâyesini anlattığı hayatın içinde doğru yerde durmayı bilmeli. Bu uğraşın içindeki herkesi böyle bir duruş böyle bir kendine gelme bekliyor. Yoksa giderek sayısı azalan ve niteliği sorgulanan bir "folklorik itiraz"a dönüşüveriyor karşı çıkışlarımız. Tiyatro yapmak istiyoruz. Çok istiyoruz. Ama nasıl bir tiyatro yapmak istediğimizi bilmiyoruz. Aslında biliyoruz. Çok suya sabuna dokunmasın, kimsenin tavuğuna kışt demesin istiyoruz. Ama istiyoruz. Çehov olsun, Moliere olsun, ille de Shakespeare olsun. Bunun için toplumun, devletin bizi alnında ışığı ilk hissedenler olarak himaye etmesini, bize sanatımızı yapacak imkanları vermesini, bizim gibi insanüstü bireyleri el üstünde tutmasını istiyoruz. Ama yaptığımız işle hayatın içinde olmaya, hayatı kucaklamaya, sanatın demokratikleşmesini sağlamaya gelince sıra, fildişi kulemizden aşağıya inemiyoruz. Beş sene oynamadan para almayı bir "ahlâk" sorunu saymayıp, bundan haklılık çıkartabiliyor ama o yıllar içinde şehrin çeperinde, merkeze, sanata, tiyatroya uzak gençlere bir el uzatmayı, böylelikle ruhunu ve zihnini kurtarmayı, sanatçı kalabilmeyi düşünmüyoruz.

Hikâyeye ve devrimci itiraza sahip çıkmalıyız.

Zor günler geçiriyoruz. Zor günler, zorlu ve doğru bir mücadeleyle ve hayatı da, insanı da müttefik alan bir mücadeleyle aşılabilir ancak. Tiyatro'nun ve hayatın sağını ve SoL'unu bilerek, kaydederek, altını çizen bir mücadeleyle...

Burası tiyatro'ya soL'dan bakan, sahnede sahicilikten ve değişimden yana yazıların, değerlendirmelerin yer alacağı ortak bir platform olacak. Hayattaki ortakçılığımızı burada da sürdüreceğiz.

Merhaba...