Bayırbucak Türkmeni Suriyeli göçmen çift yaşadıklarını anlattı

Savaş Suriye halkına yalnızca ölüm ve yerinden yurdundan edilmeyi getirdi. Suriyeli Elif ve Ayhan, her gün bıkmadan usanmadan televizyonlarda, yollarda, sokaklarda haklarında konuştuğumuz “mülteci” olmanın ne demek olduğunu anlattılar bize. Türkmen oldukları için farklı muamele görecekleri beklentilerinin nasıl boşa düştüğünü, 'insan' muamelesi görmek için Suriyeli Türkmen değil Hataylı Arap kimliğine nasıl büründüklerini...
Hatice İkinci
Salı, 15 Ekim 2019 09:39

Türkiye ordusu şu an Suriye topraklarında ve bu durumun bir çatışmaya dönüşüp dönüşmeyeceğini konuşuyoruz. Suriye topraklarında güvenli bölge kurulmasından ve Suriyeli mültecilerin buralara yerleştirilmesinden söz ediliyor. Türkiye’de yaşayan Suriyeliler, kendilerini son derece yakından ilgilendiren bu gelişmeleri büyük tedirginlikle izliyorlar.

Savaş, Suriye halkına yalnızca ölüm ve yerinden yurdundan edilmeyi getirdi. Bilindiği gibi son sekiz yılda çok önemli bir göç yaşandı Türkiye’ye de.

Bu göçlerin ardından yaşadığımız ve hatta çok yakın diyebileceğimiz çevremizde dahi sıkça tanık olabildiğimiz “Suriyeli” karşıtlığının, bu ülkede bu derecede yaşanabileceğini düşünemeyenlerdenim. Ve bu yargıları ve bakış açısını son derece rahatsız edici buluyorum. Her birimizin farklı ölçülerde de olsa bir sorumluğu var tüm bu yaşananlarda.

Elif ve Ayhan Türkiye’de yeni bir hayat kurmaya çalışan Suriyeli genç bir çift. Ayhan sekiz, Elif ise yedi yıldır yaşıyor Türkiye’de. Geçtiğimiz yıl evlenmişler. İkisi de Suriye’nin Lazkiye şehrinde doğup büyümüş. Ayhan, Hacettepe Üniversitesi'ndeki eğitimine verdiği uzun bir aradan sonra yeniden başlamış, Elif ise Gazi Üniversitesi’nde yüksek lisansına devam ediyor.

Söyleşimiz sırasında Türkmen kökenli olduğunu öğrendiğimiz çift, Suriye ile Türkiye arasında yaşanan gerginlik üzerine tedirginlik duyduklarını söyleyerek soyisim ve fotoğraflarını kullanmamamızı rica ettiler. Biz de bu isteklerine uyacağız.

Elif ve Ayhan, savaşı ve her gün bıkmadan usanmadan televizyonlarda, yollarda, sokaklarda ve evlerimizde haklarında konuştuğumuz “mülteci” olmanın ne demek olduğunu anlattılar bize.

Nedir mülteci olmanın en zor yanı?

Elif: Dışlanmak ve ayrımcılığa uğramaktır.

Okumuş yazmışlık arttıkça değişiyor mu yargılar?

Ayhan: Hayır, hiçbir şekilde değişmiyor.

Meslek sahibi olmanız, iyi okullarda okuyor olmanız da mı değiştirmiyor insanların bakış açısını?

Elif: Hayır, kesinlikle değiştirmiyor. Ayhan diş hekimi olunca daha çok dışlanacak, biliyoruz. “Bizim çocuğumuz okuyacaktı o okulda, o hekim olacaktı” diyecekler bu kez de.

Meslekleriniz de bir güvence ve toplumsal statü sağlamıyor yani size?

Ayhan: Sağlasa bile çok küçük düzeyde kalıyor.

'SAVAŞ BAŞLADIKTAN SONRA GÖRÜŞ FARKLILIKLARI DA BAŞLADI'

Ayhan sen savaş başlamadan önce okumak için gelmiştin, Elif senin mültecilik hikayen nasıl başladı?

Elif: Yan köyler boşaltılmıştı ve bombalar bizim köyden atılıyordu. Üç kız, bir erkek kardeşim var. Ben mimarlık okuyordum, ablam sınıf öğretmenliği okuyordu. Önce Yayladağı’na geldik daha sonra Antakya’da ev kiraladık. Annem gelmek istemedi önce, sonra o da bize katılmak mecburiyetinde kaldı. Ardından okullar açıldığında hepimizin içi sızlamaya başladı tabii. Çünkü ailem eğitime çok önem veriyordu. O kadar emek vermiştik okullarımıza. Bizde mühendis olmak çok önemli bir şeydir, öyle herkes okuyamaz. Keza sınıf öğretmenliği okumanız için de sözel bölümde en yüksek puanı almanız gerekir. Sonuçta okullarımız sebebiyle geri döndük. Oturduğumuz mahallede tek Türkmen aile bizdik, komşularımızın hepsi Aleviydi. Aramızdaki komşuluk bağı çok güçlüydü savaştan önce. Fakat savaş başladıktan sonra görüş farklılıkları da başladı.

Çok kısa sürede içinde mi başladı bu görüş farklıkları, yoksa savaştan önce de bir temeli var mıydı?

Savaştan önce böyle değildi aslında. Döndükten sonra komşularımızın hiçbiri selam bile vermemeye başladı bize. Onları bırakıp gittiğimizi söylüyorlardı. Birkaç ay sonra okullarımıza tekrar başladık. Baktık olmuyor, yeniden Türkiye’ye gitmeye karar verdik. Geldiğimizde Yayladağı’nın küçük bir köye yerleştik. Çadırkentler kurulmuştu orada ama babam buralarda kalmak istemedi. Herkes iç içe yaşıyordu çünkü. Köyde akrabalarımızın yıkık dökük bir evi vardı, gidip temizleyip orada oturduk. Çok ağır şartlarda bir yıl yaşadık orada.

Savaştan önce “özlem”i öylesine bir laf sanırdım, işte o zaman anladım gerçek manasını. Mahalleni, komşularını hatırlıyorsun, mahallenin çöplüğünü bile hatırlıyorsun, için o kadar acıyor ki. İlk geldiğimizde her hafta sinir krizi geçiriyordum, sonra yavaş yavaş azaldı.

Olaylar başladığında hem Suriye halkında olsun hem de Türklerde şu düşünce vardı; birkaç ayda geri dönülecek.

Lazkiye sahili

'BİRKAÇ AY SONRA DÖNERİZ DİYE DÜŞÜNÜYORDUK'

Bu kadar uzun kalacağınızı düşünmemiş miydiniz?

Elif: İlk geldiğimizde birkaç ay sonra döneriz diye düşünüyorduk. Bu kadar uzun olacağını ve burada hayat kurmak zorunda kalacağımızı hiç düşünmemiştik.

Nelerle karşılaşmıştınız ilk geldiğinizde?

Ayhan: İnsanlar geldiklerinde daha çok kamplarda, çadırkentlerde, sınırın yakınındaki şehirlerde yaşamaya başladılar. Dil farklı, kültürler farklı, ister istemez dışlanıyorlardı.

Kültürel olarak herhangi bir küçümsemeyle karşılaştınız mı?

Elif: Karşılaşmaz olur muyuz? “Evleriniz nasıldı, elektriğiniz var mıydı, ne yiyip içiyordunuz, yemek yapıyor muydunuz” gibi saçma sapan sorularla karşılaştık tabii. Gelen Suriyeliler çadırkentlerde yaşadıkları için zannediliyordu ki Suriye’de de herkes öyle yaşıyor. Türkiye’ye göre refah seviyemiz daha düşük olabilir ama insanlar orada maddi olarak daha rahat yaşıyorlar. Mesela kirada oturan insan çok azdır, herkes kendi evinde yaşar.

Çok rahatsız edici şeylerle karşılaşabiliyoruz. Mesela belediye otobüsüne her bindiğimizde hep aynı sohbetlere tanık oluyoruz. İşte “geldiler, ne konuşmayı biliyorlar, ne yemeği biliyorlar, ne adap var, ne kültür var” gibi. Bunlara her gün tanık olmak çok üzücü oluyor. Bizim de bir yaşam tarzımız, bir kültürümüz var oysa.

Ayhan: Arapça konuştuğumuz zaman sürekli uyarıyorlar, “neden Türkçe konuşmuyorsunuz” diye.

'ÜLKELERİNİ BIRAKIP KAÇMIŞ BUNLAR DEFOLUP GİDİN'

“Ülkelerini bırakıp kaçtılar” söylemi var bir de, siz de çok karşılaşıyor musunuz bu ithamla?

Elif: Tabii ki, sürekli hem de. Olur olmaz yerde “ülkelerini bırakıp kaçmış bunlar, defolup gidin” diyorlar mesela.

Kiralık ev arıyorduk, bulduğumuz ev bir yokuşun tepesindeydi. Yoldan geçen birine sordum “yokuşu inip çıkmak zor oluyor mu” diye. Aldığım cevap “yokuşa alışırsınız da valla artık Suriyeliler doldurdu buraları” oldu. Yokuşu değil de Suriyelileri dert etmemizi tavsiye ediyordu.

Ayhan: Eşime de tembih ettim, çoğu zaman zaten Suriyeli olduğumuzu söylemiyoruz, “Hataylıyız biz” diyoruz. Utancımızdan falan değil elbette. İnsan doğduğu yeri seçebilirmiş gibi.

Kaldı ki savaşı da siz seçmediniz?

Ayhan: Öyle tabii, kim ister savaşın içinde yaşamayı. İnsanlarda Suriyelilere karşı çok negatif bir duygu var, bunun karşılığı olarak biz de Hataylıyız demek zorunda kalıyoruz bazen. Suriyeliyiz dediğimiz an konunun nereye gideceği belli olmuyor çünkü. “O şunu yaptı, bu böyle yaptı, Türkiye oraya girdi, ne düşünüyorsun, yok o doğru değil, bu doğru” gibi. Aynı şeyleri duymak istemiyoruz artık.

Elif: Ben karşımdaki insana göre bazen Suriyeliyim bazen de Hataylıyım diyorum. Bunu çok üzülerek söylüyorum tabii. Suriyeliyim ben, oraya aittim.

Türkiye’ye geldiğinizde Türkmen olarak bir ayrıcalıkla karşılaşmayı umdunuz mu?

Ayhan: Türkiye’ye gelmeden önce Türkmenler Türkiye’yi çok severlerdi. Türkiye dediniz mi akan sular dururdu bu insanlar için. Bakarsınız evlerin damlarına, bahçelerine Türk bayrağı asıldığını görürdünüz. Siz nasıl İnek Şaban, Cüneyt Arkın filmleriyle büyüdüyseniz, biz de öyle büyümüştük.

Türkmen olarak geldiğimiz için Türkiye’de en azından bizim için daha güzel şeyler olur diye düşünüyorduk. Buradaki Türk vatandaşlarıyla eşit muamele görürüz diye umuyorduk. Yani biz Suriye’nin diğer etnik gruplara göre pozitif ayrımcılık bekliyorduk. Ama düşündüğümüz gibi olmadı, hiçbir ayrıcalık görmedik.

Güvende hissediyor musun kendinizi Türkiye’de?

Ayhan: Biz hissediyoruz ama hissetmeyenler de var tabii. Çadırkentlerde 250 bin insan yaşıyor, onlar çok endişeleniyorlar mesela. Burada mülteci olarak Suriye’nin çeşitli şehirlerinden gelen insanlar var. “Halep’in kuzeyinde güvenli bölge oluşturulacak” deniyor ve 1-2 milyon Suriyelinin dönmesiyle ilgili çalışma yapılacağı söyleniyor. Bizim tahminimize göre insanlar böyle dönmezler. Döneceklerse geldiklere şehirlere dönmek isteyeceklerdir.

Buralarda hayatlar kurdunuz. Yaşanan son gelişmelerden sonra “geri gönderiliriz” endişesi yaşanıyor mu Suriyeli mülteciler arasında?

Ayhan: Geri gitmek isteyenler de olacaktır ama genel olarak bir endişe var.

“Bir gün döneriz” diye düşünüyor musunuz?

Elif: Tabii ki dönmeyi düşünüyorum ama şartların değişmesi lazım. Köyünüzden ayrıldığınızda kendinizi boğulacak gibi hissediyorsunuz, biz bunları yaşadık. Çünkü vatan, toprak bunlar çok önemli şeylerdir. Ben bir Türkmen olsam da Suriyeliyim ve oraya bağlılığım hiçbir zaman eksilmeyecek. Keşke orada hayatımı sürdürebilseydim, okulumdan mezun olabilseydim, orada başladığım hayatımın devamını getirebilseydim.

Bir de sadece bizim dönmemiz bir şey ifade etmez ki hep beraber dönüp, bir şey inşa edebileceksek dönmek isteriz. O özlem, o toprak, o aidiyet hissi hiçbir zaman geçmez. Vatan farklı bir şeydir ve bu herkes için geçerlidir. Tabii ki çok isterdik, Suriye’de yaşananlar hiçbir zaman başlamasaydı ve insanlar mutlu ve güvenli bir şekilde hayatlarına devam etselerdi.

Ayhan: Savaştan önce çok güvenli, çok rahat ve çok mutlu yaşıyorduk. Mesela Türkiye’den emekli olup bizim oraya yerleşen çok Türk aile vardı. Özellikle Hatay ve Gaziantep’ten geliyorlardı. İnanın çok nadir güzelliklere sahiptir ülkemiz. İnşallah tüm bu yaşananlar biter ve insanlar da vatanlarına döner. Aidiyet her zaman içimizde bir hasret olarak kalacak çünkü. Bunun bitmesini ve insanların eskisi gibi mutlu ve güvenli bir şekilde hayatlarına dönmesini çok isteriz.