Uğursuz misyonun karşıdevrimci kadrosu
Orhan Gökdemir
İslamcı hareketin tarihi devletin kucağında, yarı resmi Komünizmle Mücadele Dernekleri’nin yamacında başlar. Moskof düşmanlığı devlet ile tarikatları yeniden bir araya getirmiştir. İslamcılık tarikatların da dahil olduğu 19. yüzyılın sonundaki Osmanlı-Rus harbinden bu yana asıl düşmanı “Moskof” olarak belirlemiştir. Çar’ın alaşağı edildiğine, yeni bir dünya kurulduğuna aldırmaz, kafa yormaz. Moskof Moskof’tur.
Önceki on yıllarda devletin bazı kurumlarında başlayan gerici kadrolaşmayla süreklilik içinde devletin İslamcılara bırakılmasının tarihi ise daha yeni. 1990’lı yıllarda Ortadoğu’nun en laik ülkesinde bir “İslamcı iktidar” döneminin kapısının aralandığını herkes görüyordu. O sırada Sovyetler Birliği çözülmekte, arka bahçesinde yeni devletçikler türemekteydi. Çoğu Türk ve Müslüman kökenliydi. Türkiye’nin bunlara bir model olacağı iddia ediliyordu. Ancak bunun için laikliği biraz törpüleyip biraz İslam ilave etmek gerekliydi. MİT’in kıyısında TİKA kuruldu ve Türki Cumhuriyetlerin üzerine salındı. Irak’la başlayan sürece bakılırsa Ortadoğu haritası da değişecekti. Türkiye için biçilen rolü Özal dillendirmişti; Türkiye bu süreçte ABD’nin yanında durmalı, alması gerekeni almalıydı.
Arada kısa Demirel molası ve Tansu Çiller-Mesut Yılmaz yol kazası yaşandı. Bu kadroların planı ileri taşıyamayacağı belliydi. Tek yol hızla yükselen RP üzerinden yürümekti.
AKP’ye yakın gazeteci Nasuhi Güngör’ün artık bulunamayan çok önemli bir kitabı var, Yenilikçi Hareket adını taşıyor. Konusu Milli Görüş’ün parçalanması ve parçalardan birinin AKP’ye dönüşmesidir. Esası ise yeni partinin doğumuna yol açan ABD ve İsrail müdahaleleri. Güngör’e göre ABD daha 1990’lı yılların başında Necmettin Erbakan’ın partisine “daha genç” bir lider arayışına girişmişti. Erbakan’ı fazla zeki ya da bir başka deyişle az kullanışlı buluyorlardı. Yenilenme Tayyip Erdoğan ve Abdullah Gül’le olacaktı. Erbakan’ı her yönden sıkıştırdılar, kuşattılar. 28 Şubat fırtınası tam o anda patladı. O müdahale Tayyip Erdoğan’ın yolunu açtı. AKP’nin 28 Şubat ürünü olduğu, AKP’ye yakın gazeteci Nasuhi Güngör’ün tezidir.
ABD Türkiye’ye yeni bir rol biçmişti, Ortadoğu “Büyük Ortadoğu” olacaktı. Bunun için orada sıkı bir “İsrail-Türkiye işbirliği” gerekliydi. Daha uyumlu yeni aktör arayışının arkasında böyle bir ihtiyaç vardı. Ortamı hazırlama görevi 28 Şubat’ın etkili generali Çevik Bir’deydi. İsrail ile ilişkiler sıkılaştırıldı.
Sağın eskileri kırpılıp yenilikçi yapılıyor
ABD’nin RP üzerinde operasyon yaptığı o yıllarda Cemil Çiçek, Ali Coşkun, Abdülkadir Aksu, Aydın Menderes, Melih Gökçek, Nazlı Ilıcak gibi çoğu ANAP’tan gelen unsurlar RP’ye katıldı. Nasuhi Güngör’ün deyişiyle sağın eskileri bir kez daha kırpılıp yenilikçi yapılmıştı. AKP’nin esas kadro kaynağıdır.
Bu katılımların sırrı AKP’ye açık ABD onayıdır. O dönem, “Türkiye’nin geleceği için çok önemlisiniz” diyen eski ABD Ankara Büyükelçisi Morton Abromowitz ile Erdoğan buluşmasına aracılık edenlerden biri gazeteci Ruşen Çakır’dı. Bir de Turgut Özal’ın avukatı Münci İnci ve Mehmet Metiner’in adı geçiyor ki pek manidar bir fotoğraftır. Sonra, Münci İnci’nin evinde, ABD yetkilileri ile Tayyip Erdoğan’ı buluşturan bir “brunch” düzenlediler. Katılan isimlerden bazılarını sayalım: Yalım Erez, Bülent Akarcalı, Nazlı Ilıcak, Tuğrul Türkeş, Tezcan Yaramancı, Erol Mütercimler. Arkasından TÜSİAD’ın kapısı çalındı. Cüneyd Zapsu ile o toplantılarda tanışıldı, harekete davet edildi.
Buna bir de tarikat desteği eklendi. Nasuhi Güngör’ün aktardığına göre Tayyip Erdoğan’la Fethullah Gülen arasındaki ilk görüşme 2000 yılında ABD’de gerçekleşti. O görüşmeden sonra Yenilikçi Hareket, Gülen hareketinin gözdesi oldu.

AKP’nin kurucu kadrosu içinde Yenilikçi Hareket içinde oluşturulan bu kadro havuzunun dışında bir de ülkücü gelenekten gelen Meral Akşener, Kürşat Tüzmen gibi isimler, yine ülkücü olup ANAP’ta milletvekilliği yapmış Murat Başesgioğlu ve ANAP’tan son ana kadar ayrılmamış Erkan Mumcu da vardı. Bu aşı da unutulmamıştı.
Ancak hızlı yükseldiler ve indirilmeleri de bir senaryo olarak konuşulmaya başladı. 2006 yılında Cüneyd Zapsu koştu gitti, Washington’da American Enterprise Institute toplantısında Amerikalılara yalvardı, “Çöpe atmayın, kullanın” dedi. Zapsu’nun gerekçeleri şuydu: Müslüman dünyada çok itibarı vardı. Aynı zamanda Batı tipi demokrasiye, seçimlere inanıyordu.
Tüm bu çabalarla AKP, karşıdevrimci rolünü oynamaya devam edebildi. Zaten liberallikleri ve demokratlıkları iktidara yürümek için birer takiyeydi. İktidara gelir gelmez ABD militarizmine eklemlendiler. Basın ve medyaya yönelik operasyonlar o ilk yıllarda başladı. Fethullahçı çete ile el ele Ergenekon-Balyoz kumpaslarına giriştiğinde daha dördüncü yılıydı. AKP’nin ilk döneminde yürütülen piyasacı uygulamalar, kamu ekonomisinin tasfiyesi, özelleştirmeler bugünkü AKP diktatoryasının asıl temelini atan süreçti. “Ben Türkiye’yi pazarlamakla mükellefim” sözü hareketlerinin amacını özetliyordu. Tayyip Erdoğan ülkeyi bir şirket gibi yönetmek istiyordu. 1990’ların İkinci Cumhuriyetçileri ve liberallerinin de istediği tam olarak buydu. Hantal kamucu ekonomi gidecek, dinamik piyasa ekonomisi gelip sorunları çözecekti. Hukuk, Anayasa, kanun, yönetmelik, tüzük bunların önünde birer engelse kaldırılıp atılacaktı. “Tayyiban rejimi” Cumhuriyet’in birikimleri düzlenerek kuruluyordu.
Karşıdevrime liberal destek
Burada bir de “liberal destek” parantezine ihtiyaç var. AKP’de somutlanan bu karşıdevrimci saldırıya ideolojik cephane solun içinden çıkan yeni sağcılık tarafından sağlandı. Birikim dergisi çevresinden Murat Belge, Ahmet İnsel ve Ömer Laçiner’in başını çektiği sol liberaller Hasan Cemal’den eski TSİP’li Oya Baydar’a, eski Aydınlıkçı Oral Çalışlar’dan Altan kardeşlere, Toktamış Ateş’ten Ufuk Uras’a kadar çeşitlilik gösteriyordu. Yeni sağcı güruh yaşanan bütün olumsuzlukların baş sorumlusu olarak Cumhuriyet’in kuruluş paradigmasını gösteriyordu. Cumhuriyet; Müslümanları, solcuları ve Kürtleri dışlamıştı. Hiçbir zaman demokrat olmamıştı, faşistti, hatta monarşik bir cumhuriyetti. “Baş teorisyen” Murat Belge, ABD emperyalizminin Fethullahçılara kurdurduğu operasyon gazetesi Taraf’taki köşe yazısında, “Bir kere daha ülkenin tarihine damgasını vuran dönüşümler sağdan geliyor” diyerek selamlıyordu AKP iktidarını. İdris Küçükömer hortlamıştı! Turgut Özal’la başlayan liberalizasyon ve İslamizasyon dönüşümünün düşünsel düzlemdeki temsilcisi sol liberalizm bütün gövdesiyle AKP’nin arkasındaydı.
Bu hazırlık 1990’lı yıllarda başlamıştı. Laiklik ve sosyalizm gibi apaçık kavramlar sol liberalizm tarafından bozulmuş, “özgürlükçü laiklik” ve “özgürlükçü sosyalizm”e dönüştürülmüştü. Özgürlükçü laiklik İslamcılıkla barışmanın, özgürlükçü sosyalizm ise Marksist-Leninist geleneği reddetmenin pratik politik karşılığı olmuştu. ÖDP içinde birçok unsur, partiyi bu dönüşümün taşıyıcısı olarak görüyordu. Ufuk Uras “Biz de Fethullahçılık yapacağız” diyerek özetlemişti bu siyasal temsiliyeti. Bu özgürlükçülük ÖDP’den AKP’ye, AKP’den de HDP ve CHP’ye bulaştırılacaktı.
Tarikatlar koalisyonu
AKP bunların ötesinde yola, daha önce de merkez sağ partilere destek vermiş olan tarikatların koalisyonu olarak koyuldu. Tarikatlar bu şekilde işini sermaye gibi sağlam kazığa bağlıyordu.Abdullah Gül ve Tayyip Erdoğan Büyük Doğucu-Nakşibendi geleneğinden geliyordu. Nakşibendiliğin özellikle İskenderpaşa kolu adeta Enderun Ocağı gibiydi. Abdülkadir Aksu, Mehmet Ali Şahin, Beşir Atalay, Ali Babacan, Ali Coşkun, Kemal Unakıtan, Binali Yıldırım İskenderpaşa kolundandı. Hasan Hüseyin Ceylan ve Nevzat Yalçıntaş bu kolun uzantısıydı. Murat Başesgioğlu Nur talebesiydi. Hüseyin Çelik, Bülent Arınç Nurcuydu. Necmettin Erbakan’ın bir Nakşi-Nurcu koalisyonu olan Milli Selamet Partisi içinde çoğalıp ülke sathına yayıldılar. Ülkeyi yeniden bir şeyhler, dervişler ülkesi haline dönüştürdüler.
AKP tarikatlar koalisyonunun, sağ ve sol liberallerin, mafya şebekelerinin, sermaye sınıfının ve ABD emperyalizminin desteğiyle hükümet oldu. O artık 12 Eylül’le başlayan liberalizasyonun ve İslamizasyonun son temsilcisiydi.
Zaman zaman isim listesi değişmekle birlikte bu destek hep sürdü. Fethullah Gülen’in Abant Platformu toplantıları AKP’nin kadro kaynağının gayriresmi bir listesiydi. O toplantılar Kemal Burkay ile Süleyman Soylu’yu, Nazlı Ilıcak ile İbrahim Kalın’ı, Ufuk Uras ile Cemil Çiçek’i, Etyen Mahçupyan ile Hayrettin Karaman’ı, Murat Belge ile Altan Tan’ı, Binnaz Toprak ile Reha Çamuroğlu’nu, Ali Babacan ile Yusuf Kaplan’ı ve TÜSİAD ile MÜSİAD temsilcilerini bir araya getirmişti.
Trene binenler ve inenler
2002’de kurulan bu AKP “ortaklığını” 2013’teki Haziran Ayaklanması dağıttı. Gerici iktidar bloku, halkın aydınlanma ve çağdaşlaşma talepleriyle ayağa kalkmasıyla yarıldı. Sol liberaller Fethullah’ın tarafına düştü. Erdoğan buna karşılık Ergenekon-Balyoz tertipleriyle hapse attığı ulusalcı “hasımlarını” cezaevinden çıkarmak zorunda kaldı. Ancak bu adımlar Erdoğan AKP’si için zorunlu bir oyuncu değişikliğinden başka bir anlam taşımıyordu. Fethullah Gülen’in yerine Metin Feyzioğlu, Murat Belge’nin yerine Doğu Perinçek geldi. Ahmet Türk çıktı Bahçeli girdi. Fethullahçı polis şefleri gitti, Tansu Çiller-Mehmet Ağar yetiştirmesi Susurluk çetesi geldi. Bütün bu oyuncu değişimlerine rağmen AKP İslamcı-liberal özünü korudu.
AKP liberalizmin ve sağcılığın aldığı son biçimdir; Türkiye sermaye sınıfının politik ihtiyaçlarına göre biçimlenen ideolojik-örgütsel sentezdir, modernize edilmiş Komünizmle Mücadele Derneği’dir. Onu yaratan Tayyip Erdoğan’ın dehası değil, liberalizmin ihtiyaçlarıdır. İnenler ve binenler her zaman olur. Zamanı geldiğinde o da kabuk değiştirir. Çünkü partiden daha önemli olan gittiği yoldur. Haliyle önemli olan AKP’yi eleştirmek değil onu var eden düzeni değiştirmektir!
Ortaklaşa'nın Aralık 2025 tarihli üçüncü sayısının dosya konusu, 23 yıl sonra AKP iktidarı. AKP'yi irdeleyen yazıların yanı sıra bu sayıda Kürt sorunundan Ortadoğu'daki gelişmelere, Doğu Akdeniz'deki enerji kavgasından İrlanda'nın sözde zenginliğine, spor ve bahisten yemek kültürüne, çok sayıda konuya dair ürettik.