Ana içeriğe atla
0%

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Ortaklaşa
tkp_eylem

AK değil Kara | Süreç, İsrail, ABD, İş Cinayetleri, Bahis, Karşıdevrim, Özelleştirme

Türkiye kapitalizminin tahkimatı: AKP ‘sermaye cenneti’ yarattı

Gülay Dinçel

Yayın Tarihi: 11.12.2025 , 23:37 "0 dakikalık okuma süresi"
23 yıllık AKP iktidarının tartışmasız en başarılı olduğu alan iktisadi düzlem. Sermaye sınıfı için sömürü olanakları eşsiz biçimde genişletildi, AKP tam bir “sermaye cenneti” yarattı. Türkiye kapitalizminin yapısal sorunlarının azaldığını söylemek mümkün değil, bilakis genişleme ve derinleşmeyle birlikte sorunlar da daha karmaşık bir hal aldı.

AKP’nin iktidara gelişinden “Anadolu sermayesinin yükselişi” diye heyecan duyan sol liberaller, düzenin her köklü hamlesinde “sermaye sermayeye karşı” çözümlemeleri yapmaya devam etti. Sermaye fraksiyonlarıyla düzen partilerini eşleştirme, düzen partilerinin her birinin sermayenin farklı bir kesimini temsil ettiği değerlendirmesi Türkiye solunun “şablon” Marksizm kavrayışının ürünü. Düzen içi muhalefet, AKP ile büyük sermaye ya da geleneksel sermaye arasındaki çatlaklara büyüteç tutmayı, sermayenin önemli kesimlerinin AKP’ye yönelik güçlü bir rezerve sahip olduğunu öne sürmeyi neredeyse hiç bırakmadı. İşaret ettiğimiz şablon kavrayışın da yardımıyla, bu yaklaşım sol muhalefeti de kolayca kapsadı ve AKP iktidarı boyunca neredeyse hiç su almadan yinelenip durdu.

“Yandaş sermaye”, “beşli çete” gibi betimlemelerle AKP’nin misyonu daraltıldı, hatta karikatürize edildi. Oysa ki Ortaklaşa’nın Kasım sayısında Kemal Okuyan çok yerinde bir değerlendirme yapıyor: “AKP bir ihtiyaçtı. Tıpkı Menderes’in Demokrat Partisi gibi. İhtiyaç icat yaratır. Sermaye sınıfının Türkiye’yi ‘gereksiz’ gördüğü yüklerden arındırıp ‘büyük paralar getiren’ bir konsorsiyuma çevirme isteğidir ihtiyaç. 12 Eylül ve onu takip eden Özal dönemi aynı ihtiyacın ürünüdür.

AKP iktidarı bir anomali değil, Türkiye kapitalizmini egemen sınıflara rağmen rotasından çıkarmadı. Tam tersine 23 yıllık dönemde bir “sermaye cenneti” yaratılması anlamında çok büyük bir iktisadi dönüşüm gerçekleşti, Türkiye kapitalizmi tarihinin en güçlü tahkimatlarından birini yaşadı.

AKP sermayeyi yukarıdan aşağı ihya etti

Türkiye sermaye sınıfının, özellikle de büyük sermayenin AKP’ye yönelik desteğinin sayısız kanıtı var. AKP’nin kuruluşuna yönelik toplantılara katılan, ev sahipliği yapan sermayedarlar, 2002 Kasım seçim sonuçlarına yönelik sermaye hiyerarşisinin en tepesinden yapılan tezahüratlar, kritik dönemeçlerde yapılan açıklamalar... Elbette 23 yıl çok uzun bir süre. Bu dönem hangi düzen partisi olsa bir dizi iç gerilim ve müdahalenin gerekli olacağı çok büyük siyasi manevralara sahne oldu. “Devletin çözülmesi” işleminin AKP’nin ideolojik koordinatları olmadan tamamlanması nasıl imkansızdıysa, bu işlemin AKP gibi bir aktör eliyle yapılmasının bir dizi düzen içi itiş kakış yaratmaması da ihtimal dışıydı. AKP-sermaye gerilimlerini izlenen ekonomi politikalarının sermayenin değişik kesimlerini memnun edip etmediği ya da sermayeler arası rekabete etkilerine daraltarak değerlendirmek ne yazık ki sığ analizlere yol açıyor. Haliyle sınıf perspektifini kaçırmaya ya da tamamen kaybetmeye hizmet ediyor.

Büyük sermayenin AKP’yi nasıl desteklediğine ilişkin bazı örneklere bu yazının da parçası olduğu dosyanın kalanında yer veriyoruz. Ancak AKP-sermaye ilişkileri mutlak bir gizlilik içinde yürütülseydi, söz konusu desteğin içeriye ve dışarıya mesaj vermek için kullanılması gerekmeseydi, yani bazı toplantılar, bir araya gelişler, açık değerlendirmeler olmasaydı da AKP’nin 23 yıllık müktesebatı hiçbir kuşkuya yer bırakmıyor: Sermayenin uluslararası ve ulusal tekellerden aşağıya doğru, hiyerarşisiyle uyumlu bir şekilde ihyası.

Bu uzun dönemde Türkiye kapitalizmi başka bir dalga boyuna geçti. Dalga boyu değişikliğinden sadece sömürü olanaklarının önemli ölçüde genişlemesini, nicel bir değişimi anlamak yetersiz kalır. Uluslararası sermayeye entegrasyon, piyasalaşma ve Cumhuriyet’in yüklerinden arınma olarak sıralanabilecek üç başlıkta kapitalizm koşullarında geri döndürülmesi imkansız mesafeler kat edildi.

Dalga boyu büyüdü

GSYH gelişimi, Türkiye kapitalizminin dalga boyu değişimini göstermek için tek başına yeterli bir gösterge değil. Ancak Türkiye’nin sanayi üretim yapısı başta olmak üzere gelişkin altyapısı dikkate alınarak emperyalist ülkeler başta olmak üzere belli bir gelişkinliğe ve ölçeğe sahip ülkelerle karşılaştırmak dalga boyu değişimini anlamayı biraz daha kolaylaştırıyor. Yandaki iki grafik Türkiye’nin Çin’den sonra -fark elbette çok büyük- imalat sanayi katma değerinin GSYH içindeki dünya ortalamasının önemli ölçüde üzerinde olup aynı zamanda GSYH gelişim hızı da en yüksek ülkelerden biri olduğunu gösteriyor. Hiç kuşkusuz bu “gelişim” sömürü olanaklarının hoyratça genişletilmesine, üretici güçlerin acımasızca tahrip edilmesine dayanıyor.

Emperyalizmle bağlar sıkılaştı

Sovyetler Birliği’nin çözülüşü, “küreselleşme” adı altında emperyalist hegemonyanın güçlenmesine, 1990’lardan itibaren üretim süreçlerinin parçalanmasına, “değer zincirleri”nin uzamasına yol açtı. Türkiye kapitalizminin emperyalizme daha ileri entegrasyonu bu eğilimle paralel ilerledi. 1995 yılında imzalanan Gümrük Birliği Anlaşması sermaye sınıfının yönünü ortaya koymakla birlikte AKP iktidarı döneminde ufuk çizgisi tahayyül edilenden çok ileri taşındı.

Türkiye’nin uluslararası finans sermayesine daha göbekten bağlanması, imalat sanayi altyapısının uluslararası tekellerin emrine sunulması, iç pazarın koşulsuz sonuna kadar açılması, yabancı sermayenin çok stratejik sektör ve alanlar dahil istediği gibi at koşturmasının sağlanması… Ancak tüm bunların alt alta toplanmasıyla ulaşılabilecek olandan daha fazla değer aktarımının sağlandığı, uluslararası sermaye için Türkiye’nin sunduğu sömürü olanaklarının muazzam ölçüde genişlediği söylenebilir. Sermaye sınıfının artan yetkinliklerinin yarattığı bir dizi yeni olanak, bağımlılığı derinleştirdi.

Kamu-özel işbirliği projeleriyle uluslararası teknoloji tekelleri (Siemens, General Electric vb.) ve uluslararası finans tekelleri açısından Türkiye ölçeğindeki pek çok ülke için tasavvur edilemeyecek büyüklükte kazançların yaratılmasını sağladı. Enerji, ulaştırma altyapısı, şehir hastaneleri başta olmak üzere bu kapsamdaki büyük yatırımlar, dahil olan her türden sermaye için parasal kazancın ötesinde, bir tür “kas geliştirme” anlamına geliyor. Ki işin proje ve finansman tasarımı boyutlarına kamu yönetimi de dahil edildiğinde bu projelerin “uluslararası başarı hikayesi” olarak çeşitli konferanslarda sunulmasında şaşırtıcı bir yan bulunmuyor.

Piyasalaşma: Genişleme ve derinleşme

Özelleştirmeler ve serbestleştirmelerde AKP iktidarı 1990’ların patinajına son verdi. Değişik yöntemlerle kamu varlıkları özel sektöre devredildi. Devletten sermayeye doğrudan ve dolaylı çok büyük bir değer aktarıldı. Ancak özelleştirmeler, sadece devletten sermayeye değer transferi anlamına gelmedi, piyasacılıkta gaza basmayı meşrulaştırdı ve kolaylaştırdı. Piyasanın genişlemesi ve derinleşmesi çok hızlandı. Mal ve hizmetlerin üretimiyle toplumsal ihtiyaçlar arasındaki bağ aşındı. Sağlık, eğitim, ulaştırma gibi alanlar büyük bir hızla kâr odaklı bir yapıya dönüştü. İmalat sanayi üretim kapasitesi, özellikle ağır sanayi üretim kapasitesi, kendi kendine yeterli bir ekonomi olma noktasından iyice uzaklaşılmasına, girdi ve teknoloji bağımlılığında artışa yol açacak şekilde dönüştürüldü. Keza tarımsal üretim, halkın doyması değil, sermayenin kâr güdüsünün doyurulmasına göre şekillendirildi.

Cumhuriyet’in yüklerinden kurtulma

Devlet eliyle görece erken zamanlarda yapılmış demir-çelik, petrokimya, rafinaj, tekstil yatırımları, Türkiye’yi benzer gelişmişlik düzeyindeki kapitalist ülkelerden daha bütünlüklü bir imalat sanayi altyapısına sahip olmak anlamında daha ileride konumlandırıyor. Bu temel girdileri üretme kabiliyetinin bağlantılı sektörlerin gelişmesi için bir zemin sunması önemli. Ama daha önemlisi bir öncelik hiyerarşisi gözetilerek uzun dönemli bir üretim kapasitesi planlamasının, toplumsal kaynaklar ve ihtiyaçlar göz önünde bulundurularak yapılmış olması. Bir bölümü hayata geçiril(e)meyen bir bölümü en baştan sermayenin insafına terk edilen eksik bir planlamadan söz ediyoruz elbette, ama hayata geçirilenlerin yarattığı kazanımlar hâlâ harca harca bitmiyor.

Gelişmiş kapitalist ülkelerdeki refah devleti uygulamalarından daha güçlü bir devletçiliğin Türkiye kapitalizminin bir anomalisi olarak yerleşmesi “devletin ayakkabı ya da bisküvi kutusu üretmesinden” öte anlamlar taşıyor. Avrupa örneklerinde güçlü işçi sınıfını kontrol altında tutmak için verilmek zorunda kalınan haklardan farklı olarak Türkiye’de işçileşme sürecinin bir bölümünün muhatabının devlet olması, emperyalizme karşı bağımsızlık savaşının kalıcı ve kararlı olmasa da bir ekonomik bağımsızlık perspektifine yol açması… İkinci Dünya Savaşı’nın ardından Türkiye’nin emperyalizmle bağlarını sıkılaştıran, bağımlılığı artıran bir sıçrama yaşansa da uluslararası sermayeye tam boy entegrasyonun sağlanması, özelleştirmeler  ve piyasalaşmayla devletçilik ve bağımsızlık reflekslerinin tamamen kazınması tartışmasız AKP iktidarının başarısı.

‘Cumhuriyet fabrikası’: Kütük mü jet motoru mu?

Kardemir’in (Karabük Demir-Çelik Fabrikaları) müstafi Yönetim Kurulu Başkanı İsmail Demir, “Kardemir’i siz yılda 1 milyon kütük üreterek hiçbir yere götüremezsiniz. Bu sadece Kardemir için değil sektörün tamamıyla ilgili konuşulması gereken şeyler. Kesinlikle katma değerli ürünlere geçmeniz lazım” demiş. Demir, Kardemir’den önce Cumhurbaşkanlığı Savunma Sanayi Başkanlığı görevindeydi. Kütük üretmek yerine jet motoru üretebilmek gerektiğini, bu doğrultuda Ar-Ge, mühendislik kabiliyetini geliştirmeye ihtiyaç olduğunu da vurgulamış. Sanayi üretimdeki kritik girdilerde ithalata bağımlı olunmasından yakınmış.

Yüksek teknolojili, yüksek katma değerli üretime geçmek Türkiye ekonomisi için bir “kurtuluş reçetesi” olarak sunuluyor. İktidarından muhalefetine düzen siyasetinin bütün unsurları, irili ufaklı sermayedarlar herkesin “yapısal dönüşüm”den anladığı üç aşağı beş yukarı bu. Peki neden yol alınamıyor?

Kardemir, Cumhuriyet’in simge kuruluşlarından, ülkenin ilk ağır sanayi tesisi, 1936 yılında faaliyete geçiyor. Sovyetler Birliği’nin desteğiyle hazırlanan ilk Sanayi Planı’nda yer alan yatırımlardan. Genç Cumhuriyet, teknoloji, kaynak, insan gücü, bir dolu alandaki yokluğu aşıp demir-çelik ürünlerini imal etmeye başlıyor. Kardemir’le kalmıyor, 1960’ta Ereğli Demir-Çelik, 1970’te İskenderun Demir-Çelik ekleniyor. İnşaat demiri ve profillerinin ötesine geçiliyor, otomotiv, beyaz eşya, makine başta olmak üzere bir dizi sektörün kritik girdisi yassı çelik üretimi de başlıyor.

Türkiye’de jet motoru üretmeye yönelik girişimler ya da bir iddia varsa kuşkusuz bunun temeli yukarıda bahsedilen tesislerin yarattığı birikim sayesinde. Bir tür “metal” kasının gelişiminde, sermayenin tüm sabotajlarına karşın demir-çelik tesislerinin doğrudan ve dolaylı katkısı çok yüksek.

Teknolojik “sıçrama”nın önündeki en temel engel de bu tesislerin toplumsal ihtiyaçlarla uyumlu bir şekilde yenilenmesine, gelişmesine izin verilmemiş olması. Demir’in ve benzerlerinin pek değinmedikleri bahis burası. 1936’da Anadolu’nun bir sapa noktasında demir-çelik tesisi kurmayı başaran bir ülke, 2025 yılında ne paslanmaz çelik üretebiliyor ne de vasıflı çelik. Yassı çelik üretimi de tüketiminin çok gerisinde.

İlk demir-çelik tesisinin kurulduğu yıl paslanmaz çelik üretiminde kritik bir maden olan kromu işlemek için Eti Krom’u kurulmasına, gecikmeli de olsa 1970’lerin ortalarında ferrokrom tesisleri de eklenmesine rağmen Türkiye paslanmaz çelik üretemiyor.

Jet motoru ya da muadili “yüksek teknolojili” ürünler, Ar-Ge, mühendislik diyerek mistifiye ediliyor. Oysa donanım ve yazılım komponentleriyle bilişim bir önemli unsursa, diğer önemli unsur hâlâ malzeme üretimi ve malzeme işleme kabiliyeti. Çelik başta olmak üzere vasıflı ya da özellikli metalleri, her tür kompozit malzemeyi üretme kabiliyeti aynı zamanda bu ürünlerin kullanım alanlarıyla etkileşim içinde bir gelişimin de kapısını aralamak anlamına geliyor.

tkp_eylem
Ortaklaşa

Ortaklaşa'nın Aralık 2025 tarihli üçüncü sayısının dosya konusu, 23 yıl sonra AKP iktidarı. AKP'yi irdeleyen yazıların yanı sıra bu sayıda Kürt sorunundan Ortadoğu'daki gelişmelere, Doğu Akdeniz'deki enerji kavgasından İrlanda'nın sözde zenginliğine, spor ve bahisten yemek kültürüne, çok sayıda konuya dair ürettik.