Ana içeriğe atla
0%

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Ortaklaşa
tkp_eylem

AK değil Kara | Süreç, İsrail, ABD, İş Cinayetleri, Bahis, Karşıdevrim, Özelleştirme

İsrail sopasıyla Kürt sorununu çözmek!

Kemal Okuyan

Yayın Tarihi: 11.12.2025 , 23:35 "0 dakikalık okuma süresi"
ABD yönetimi iktidarın küçük ortağının “seçeneksiz değiliz, yüzümüzü Çin’e ve Rusya’ya döneriz” demesinden hiç etkilenmişe benzemiyor. Neden etkilensin ki! Mal ortada. Ama Kandil’den gelen “seçeneksiz değiliz” açıklamaları AKP-MHP ortaklığını fena halde etkiliyor. Süreç bu tehditle birlikte belirsiz bir geleceğe doğru gidiyor. ABD ve İsrail’in istediği doğrultuda…

Kökleri çok daha öncesine gitse de, “siyasal İslam”, bütün çeşitleriyle, Soğuk Savaş ürünüdür. Kimi ya ABD, Almanya, İngiltere gibi emperyalist ülkelerin himayesinde gelişmiş, kimileriyse bu ülkelere karşı mücadele sırasında adım adım devşirilmişti. Sovyetler Birliği’nin kuşatılması, Ortadoğu’da sosyalizmin ve seküler milliyetçi hareketlerin zayıflatılması ve din, mezhep ve etnik temelli çatışmaların istendiği an devreye sokulabilmesi hedefi açısından siyasal İslam yeri doldurulamayacak bir enstrümandı emperyalizm için. Soğuk Savaş boyunca bu strateji bir tek İran’da “hata” verdi. Mollalar, komünizm tehdidine odaklanan ABD’ye Şah Rıza Pehlevi’yi postalayıp İran’ı alıverdiler. Onun dışında ABD için “siyasal İslam” her zaman ve her koşulda iyi bir partner oldu.

Ne zaman ki emperyalist dünyada ABD hegemonyası zayıflamaya başladı, işte o zaman dinci hareketler kendilerine daha fazla hareket alanı buldular, farklı seçeneklere yöneldiler ve pazarlıklarda el yükselttiler.

Ancak her durumda, gerici Arap iktidarlarından İhvan’a, İran’ın başını çektiği “direniş ekseni”nin kimi unsurlarından AKP’ye, ABD’ye “İsrail’i alma, beni al” diye seslenmekten hiç vazgeçmediler. Hizbullah’ın birçok yöneticisinin “Bizim ABD ile sorunumuz yok, İsrail’i desteklemekten vazgeçsinler” şeklinde konuşması elbette “ABD ile baş edemeyiz” gerçekçiliğinden kaynaklanmıyordu. Bu hem politik hem ekonomik açıdan Türkiye ve Arap ülkelerini içine alan kalıcı bir beklentiydi: ABD’nin İsrail’i kollamayı bırakması.

Ama bu aynı zamanda ABD’nin neden İsrail’i tavizsiz bir biçimde koruduğu sorusunun yanıtlarından biriydi: ABD geniş bir coğrafyayı İsrail ile terbiye ediyordu!

Peki neden bütün bu İslamcı güçler İsrailci ABD’den radikal bir biçimde kopmuyordu?

Her zaman olduğu gibi sınıfsal nedenlerle. Çünkü Türkiye burjuvazisi, Arap sermayesi, zengin aşiret reisleri, petrol zengini şeyhler, akla gelen herkes çok uluslu tekellerin oluşturduğu çıkar şebekesine bağlanmış durumda ve bugün dünya sisteminde ortaya çıkan yeni odakların sunduğu imkânlar radikal bir kopuş için yeterli değil. ABD ama havuçla ama tehditle on yıllara dayalı çıkar ilişkilerini canlı tutmayı beceriyor.

Filistin’in içinde bile!

Onca katliama rağmen, bugün Filistin’de ABD’nin ayaklarına kapanmaya hazır olanların sayısı hiç de az değil. Onlar da “İsrail’i alma, beni al” demekteler. Bunlar Filistin Direnişi’ni içeriden sabote edenlerdir. Ve aslında başka ülkelerdeki benzerleri gibi kumalığa razıdırlar: “Onu aldın, bari beni de al!”

Bütün bunların, başlama vuruşunu 2024’te Bahçeli’nin yaptığı son çözüm süreci ile ne ilgisi var?

Olmaz mı hiç!

İsrail’in Filistin’de soykırıma dönüşen saldırganlığının dünyada giderek artan toplumsal tepkilere rağmen dizginlenememesi, ABD yönetiminin katliamcı politikalara açık destek vermesi, Rusya ve Çin’in zayıf birkaç girişim dışında olup bitenlere seyirci kalması Türkiye’de elbette not edildi. ABD’nin İsrail merkezli yeni bir bölge tasarımını planlama aşamasından icra aşamasına soktuğunu fark etmeleri zor olmadı.

2023’ten itibaren AKP Batı ittifakı ile biriken sorunları çözmek için adımlar atıyordu ama İsrail aynı zaman dilimine çok daha fazlasını sıkıştırmayı becermişti.

Tam bu sırada İngilizler İstanbul’a gelip “Esad’ın işini bitirecekleri”ni bizimkilerin kulağına fısıldadılar. “Siz olsanız da olmasanız da” dedikleri anda AKP iktidarı için aceleyle saha operasyonunu üstlenmekten başka çare kalmamıştı. ABD ve İngiltere Ankara’yı korkutarak İsrail için yaşamsal bir hamleye ikna etmişlerdi. Türkiye Şam’da iktidar değişikliği için uğraşan koalisyonun yıllardır parçasıydı ama İsrail’in bu kadar etkili olacağını hesap etmemişlerdi.

Sömürge valisi tonunda açıklamalarıyla adından sıkça söz ettiren ABD’nin Ankara Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack ve Ahmed El Şara’nın ilk buluşması 24 Mayıs 2025’te İstanbul’da gerçekleşti.

Bahçeli’nin “Türk-Kürt kardeşliğini bir an önce sağlayalım, yoksa İsrail geliyor” uyarısı 22 Ekim 2024 tarihli Grup Toplantısı konuşmasının ana fikridir. Kimileri bunu sürecin “yerli ve milli” olmasının kanıtı olarak gösterdiler.

Gerçekten öyle mi?

Daha 1920’lerin başında Komünist Enternasyonal, İngiliz emperyalizmine ve gerici ayaklanmalara karşı koşulsuz desteklediği Ankara hükümetine ve sonrasında genç Cumhuriyet’e “Kürt halkını kazanın” uyarısını yapıyordu. Bunun da temelde iki yolu vardı.

Toprak ağalığı ile aşiret sistemini tasfiye edin ve Kürt dili üzerindeki yasakları kaldırın. Bu yapılmadı.

Yapılmadıkça Kürt sorunu birikti, devlet konuyu kendisine itaat edip Kürt yoksulunu iliklerine kadar sömürenlerin insafına bıraktı. İtaat etmeyenler ise ezildi. Zaman içinde Türkiye’de sol güçlendi, emekçi sınıflar hareketlendi, Kürt yoksulları aşiret liderlerinin sözünden çıkmaya, başka arayışlara yönelmeye başladı.

Bu arayışlara dönük 1970’ler ve 80’lerdeki zalimlik bir yandan solu yok etmeye dönük bir stratejiden, bir yandan da halkı etnik temellerde bölmenin yönetmeyi kolaylaştıracağına ilişkin ezberden kaynaklanıyordu. Kritik uğrak 12 Eylül 1980 faşist darbesiyse, burada ABD aklının merkezi rol oynadığı muhakkaktı.

Bu akıl, bir yandan SSCB ile etkileşim halindeki Kürt örgütlenmelerini yok etmek ya da bu etkileşimden vazgeçirmeyi dert etmişken, diğer yandan hem kurda hem kuzuya sesleniyordu. Diyarbakır Cezaevi’nde zirveye çıkan 12 Eylül karanlığında CIA teşvik, yönlendirme ve eğitiminin parmağının olmadığını düşünmek bu anlamda bayağı saflık olur.

12 Eylül faşizmi bir yandan Türkiye solunu ve işçi hareketini budarken diğer yandan da Kürt sorununun Türkiyeli bir çözümünü ortadan kaldırıcı hamleler yapıyordu. Aynı dönemde SSCB hızla alan boşaltmaktaydı. 1991’de ise tamamen havlu atıldı ve SSCB yıkıldı.

Türkiye Cumhuriyeti yurttaşı Kürtleri yıllar içinde “Burası benim ülkem değil” noktasına getiren sağcı-Amerikancı zihniyetin en önemli temsilcilerinden biri MHP’ydi ve onun yıllarca elinde yağlı urganla dolaşan lideri Devlet Bahçeli aniden “Kürtleri İsrail’e bırakmayalım” deyivermişti!

Bir bakıma haklıydı ama…

Sen yıllarca Kürtleri dışla, NATO’nun sadık üyesi ol, ülkenin bütün kurumlarını batı istihbaratına aç, İsrail’i Türkiye’de bir iç güç haline getir, anti-emperyalist direncin tek güvencesi solu ez, ülkenin her karışını çok uluslu tekellerin sömürü ve yağmasına terk et, sonra aniden “İsrail geliyor” diye panik yap.

Üstelik tam da ABD ve İngiltere Türkiye’de bir “İsrail paniği” yaratmak isterken! “Onu alma, beni al” stratejisinin bu tuzağa düşmesi zaten kaçınılmazdı.

Bahçeli’nin gerçekten (ve samimi bir biçimde) panikleyip paniklemediği ya da onun da bu paniğin yaratılmasına katkı koymaya çalışıp çalışmadığı bir noktadan sonra önemsiz. TKP sürecin başında “Sonucu her durumda ABD ve İsrail’e yarayacak bir süreç bu” derken beylik bir anti-emperyalist söylem geliştirmiyordu. Bu süreç İsrail sopasıyla başlamıştı. Ve ilginçtir o sopada bütün muhatapların parmak izine rastlanıyordu.

TKP’nin 2024’te dediğini bu yılın Haziran ayında hem MHP’yi hem AKP’yi yakından bilen Mümtaz’er Türköne yazdı:

Çözüm Süreci, baskın gelen Anglo-Amerikan merkezin tetiklediği bir plan. Türklerle Kürtleri savaştırarak İsrail’in güvenliğini sağlamak yerine, Kürtlerle Türkleri barıştırarak aynı sonucu istikrar ve düzen içinde elde etmek şeklinde özetlenecek bu ikilem, bıçak sırtında ilerliyor.”

Emperyalizmin savaşı da barışı da kirlidir ve onların barışı yeni çatışma ve savaşların habercisidir. Bu notu düşüp Haziran ayında hemen herkesin İsrail konuşmaya başladığını hatırlatalım. Bahçeli bu tarihte “Irak, Suriye ve İran’dan sonra hangi ülkenin gündemde olacağını öngörmek için kahin olmaya gerek yoktur” derken Suriye’de kimin asıl kazanan olduğunu da itiraf etmiş oluyordu. Bu değerlendirmeye PKK yöneticilerinden Duran Kalkan’dan “Doğru söylemiş” yanıtı geldi. Kalkan’a göre sırada Türkiye vardı. ABD ve müttefiklerinin Sovyetler Birliği sayesinde varolan bütün politik yapıları hedef aldığını belirten Kalkan, “Ya İsrail’e boyun eğeceksiniz ya da onunla savaşacaksınız. İkisini de istemiyorsanız bizimle anlaşacaksınız” demekteydi. Benzer ifadeleri örgütün bir diğer önemli ismi Cemil Bayık da birden fazla kez kullanıyordu.

Bahçeli’nin Öcalan’ın otoritesini kullanarak Türkiye Kürtlerini sistemin içine çekmek, Suriye’deki Kürt özerkliğini ise tasfiye etme planı ile AKP’nin yıllardır kafasında olan, Türkiye’de pek bir şey vermeden Suriye’deki Kürt bölgesinin tıpkı Irak’taki gibi baş ortaklarından biri haline gelme stratejisi arasındaki açı bugün sürecin titrekliğinin ve tutarsızlıklarının nedenlerinden biridir. Örnek olsun, bir önceki çözüm sürecinin kahramanlarından Hakan Fidan, Suriye’de Bahçeli’nin Türkiye’de Erdoğan’ın istediğine yakın durmakta, kendi denetimindeki medyada da bu çizgiyi savunmaktadır.

ABD ve İsrail’in bölgedeki projesi netleşince küskünlükler unutuldu. TBMM 28. Dönem 4. Yasama Yılı açılış resepsiyonundan.

Oysa PKK, içindeki farklı eğilimlere rağmen, bu eğilimlerden birini dışlamanın kendi açısından maliyetlerini bilerek hareket etmekte ve AKP-MHP ikilisinden birinin elini rahatlatacak adımları atmamaktadır. Bahçeli’nin Öcalan ısrarı, Suriye’de SDG’nin devre dışı bırakılması için İmralı’dan açık bir talimat verileceğine dair bir beklentinin ürünüdür. PKK bu ısrarı, önemli eşiklerden biri olan Öcalan’ın muhatap alınmasına yardımcı olduğu için benimsemiş ama SDG ve İsrail seçeneği konularını hiçbir biçimde kapatmamıştır. Dahası, örgüt, iktidarın İsrail korkusunun canlı kalması için bütün fırsatları değerlendirmektedir.

Öyle ki, Öcalan’ın “SDG’nin İsrail etkisinde olduğu” sözlerine Yeni Yaşam gazetesinde “Sayın Öcalan’ı dikkatle takip eden herkes bilir ki bu sözler devlete eğer Kürtlerle ittifak kurmazsan Rojava İsrail ile ittifak kurar, Kandil ile ittifak kurmazsan yanı başındaki İran ile ittifak kurar demektir. Yani alternatifleri, seçenekleri vardır” açıklığı getirilmiş ve bütün Kürt bölgelerini (Türkiye, Suriye, Irak, İran) kapsamayan bir “çözüm”ün işe yaramayacağı hatırlatılmıştır.

Ama bu dört bölgeyi içine alan bir yenilenme zaten ABD ve İsrail damgası taşıyacaktır!

Zaten mesele de budur. İran da düşürülürse, Çin’in ekonomik etkisini ve hatta damarlarını daraltacak, ABD eksenli çok uluslu tekellere de muazzam olanaklar sunacak geniş bir coğrafya oluşacaktır. Türkiye yıllardır buraya hizmet ettikten sonra şimdi İsrail tehlikesine karşı hareket edemez. Bu bölge, Azerbaycan’ın bir sıçrama tahtası olarak kullanılmasıyla Asya’daki diğer eski Sovyet Cumhuriyetlerine genişletilmeye çalışılmaktadır. Azerbaycan’da Türkiye ve İsrail derin ve kalıcı ortaklardır. Türkiye İran’ın kuşatılmasında İsrail ve ABD’nin müttefikidir. Örneğin Suriye’de PYD’yi dilinden düşürmeyen Bahçeli İran’da PJAK ile ilgilenmemektedir (Tam da burada Türkiye’nin kulağına “alın size Turan bonusu, cesur olun” diye üflenmekte, Türk-Kürt-Arap birliğinin Yeni Osmanlıcı stratejiye yakıt olacağı söylenmektedir. İsrail sopasına eklenen “kızıl elma”, sürece kafası yatmayan “güvenlikçi”leri ikna etmede kullanılmaktadır).

Ve daha önemlisi, iktidar, Bahçeli’nin “Rusya ve Çin seçenekleri düşünülmeli” dediği bir sırada doludizgin ABD ile işbirliğini geliştirmekte, soykırımcı İsrail’in önünü açan barış planına onay vermekte ve “onu alma beni al” politikasını “beni de gör”e çevirmektedir.

ABD yönetimi iktidarın küçük ortağının “seçeneksiz değiliz, yüzümüzü Çin’e ve Rusya’ya döneriz” demesinden hiç etkilenmişe benzemiyor. Neden etkilensin ki! Mal ortada.

Ama Kandil’den gelen “seçeneksiz değiliz” açıklamaları AKP-MHP ortaklığını fena halde etkiliyor. Süreç bu tehditle birlikte belirsiz bir geleceğe doğru gidiyor. ABD ve İsrail’in istediği doğrultuda…

Barış ve kardeşlik mi?

İsrail sopasıyla? Hadi canım!

tkp_eylem
Ortaklaşa

Ortaklaşa'nın Aralık 2025 tarihli üçüncü sayısının dosya konusu, 23 yıl sonra AKP iktidarı. AKP'yi irdeleyen yazıların yanı sıra bu sayıda Kürt sorunundan Ortadoğu'daki gelişmelere, Doğu Akdeniz'deki enerji kavgasından İrlanda'nın sözde zenginliğine, spor ve bahisten yemek kültürüne, çok sayıda konuya dair ürettik.