Ana içeriğe atla
0%

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Ortaklaşa
tkp_eylem

AK değil Kara | Süreç, İsrail, ABD, İş Cinayetleri, Bahis, Karşıdevrim, Özelleştirme

AKP’nin emperyalizmle dansı

Gamze Erbil

Yayın Tarihi: 11.12.2025 , 23:37 "0 dakikalık okuma süresi"
AKP, Türkiye sermayesinin ihtiyaçlarına uyum sağlamayı başardığı gibi, emperyalizmin ihtiyaçlarını da gözetme yeteneğini geliştirdi. Bu sayede Ortadoğu’da belli bir rol üstlendi.

Türkiye kapitalizminin SSCB sonrasındaki Yeni Dünya Düzeni’ne kendi ölçeğine uygun şekilde adapte olması, 2000’lere girerken sermayenin temel sorunuydu. AKP, bunun için gerekli ayarları yapmaya muktedir bir güç olarak kendini kurdu. Cüretinin kaynağı dönüşüm zorunluluğunu yakıcı biçimde hisseden sermaye sınıfı ve emperyalist odaklardı.

Benzeri bir süreç, İkinci Savaş sonrasında gözlenebiliyor. O dönemde de Türkiye kapitalizmi kendi ölçeği/olanakları ölçüsünde bir uyum arıyordu ve siyasal-ideolojik referanslarını Cumhuriyet öncesi dönemin toplumsal-siyasal dinamiklerine dayandırma yoluna gitti.

Soğuk Savaş Türkiyesi ve Yeni Osmanlı Türkiyesi’nin emperyalist sistem içinde bir aktör olarak kalma/tutunma iradesi hep Cumhuriyet kopuşunun öncesine yönelmek zorundaydı. Birinci Savaş sonrası sistemden kopuşla kurulan Cumhuriyet, İkinci Savaş ve Soğuk Savaş sonrası sisteme kendini kabul ettirmenin bir engeli haline geliyor; sosyalizmsiz dünyadaysa artık bertaraf edilmesi isteniyordu.

‘Eski dünya düzeni’ parantezi

İkinci Savaş sonrası dönem için de, çok partili düzene (dünyadaki “demokratikleşme” dalgasına paralel) geçişle birlikte liberal ve İslamcı yönelimin belirginleşmeye/hortlamaya başlamasından bahsedebiliyoruz. Bununla iç içe geçmiş ve daha önemli olan bir olgu, Cumhuriyet’in “Batılılaşma” fikrinin siyasi/diplomatik/askeri düzlemlerde NATO’culuğa indirgenmesidir. Tesadüf değil; Sovyetler Birliği’yle mesafe açmak zorunlu olduğu için, bu bir tercih değildi.

Net olan, Türkiye kapitalizminin cumhuriyet formunda, Sovyetler Birliği ve komünizm tehdidi karşısında sürekli bir set oluşturma ihtiyacı ve bunun için daima NATO ve İslamcılıkla barışık olma zorunluluğudur.

AKP’nin Ortadoğu’da üstlendiği misyonun altyapısının izlerini de buralarda aramak mümkün. Sovyet tehdidi ortadan kalktığında, bu ağların sistem içi misyon üstlenmede bir olanak sunduğunu görüyoruz.

Beklenen kurtarıcı bulunamıyor

Türkiye kapitalizmi, sosyalizmin bir sistem olarak ortadan kalktığı 90’lı yılları çalkantılar ve restorasyon girişimiyle geçirdi. NATO’nun güven verici ortağı olarak Balkan coğrafyasında üzerine düşen rolü yerine getirirken, ABD’nin Irak’a saldırısıyla birlikte Ortadoğu’da aynı uyumla hareket edemeyeceğini daha net olarak hissetti. Dönemin “ufuk açan” siyasi figürü olarak kayıtlara geçen Turgut Özal, Türkiye kapitalizminin “genişlemezsen küçülürsün” şeklinde ifade edilebilecek kaderini, temsilcisi olduğu sınıf adına savunma cesaretini gösterdiği için bu payeyi kazanmıştı. Fakat bunun için Türkiye kapitalizminin cüretli bir dönüşüme ihtiyacı vardı.

Sistem içinde kalmanın anahtar kavramı Batıcılığın NATO’culuktan ibaret olmayabileceği, 12 Eylül’ün üzerinden geçtiği soldan devşirilen liberal aydın birikiminin sahne almasıyla idrak edildi. 2000’lere gelindiğinde Türkiye artık Batıcılığı “AB hedefi ve demokratikleşme” şeklinde paketleyebiliyordu. Ve NATO, yine dokunulmazlığını koruyabiliyordu. Ancak kurtarıcı özne, Soğuk Savaş’ın köhne siyasi kurumlaşmalarıyla hesabını bitiremeyen Türkiye siyasetinden bir türlü çıkmıyordu. AB paketine Gümrük Birliği Anlaşması ile yeni bir aşamaya evrilen uluslararası sermayeye daha güçlü entegrasyon, sermaye sınıfının sömürü olanaklarını genişletmek için yeni bir sıçrama tahtası yaratması dahildi.

Yeşil Kuşak’tan ılımlı islamcılığa

Milli Görüş hareketi yayınlarında, AKP’nin “yenilikçi kanat” olarak ortaya çıkışı bir siyonist komplo olarak betimlense de, Yeni Dünya Düzeni’nde yerini arayan Türkiye kapitalizminin ve onu kapsamaya heves etmiş emperyalist odakların AKP’nin inşasında nasıl rol aldığı konusunda anlamlı aktarımlar bulunuyor. Çalkantılı yıllarda İstanbul Belediye Başkanlığı yapan Erdoğan’ın dönemin ABD Büyükelçisi Morton Abramowitz ile ilişkisi, bunun üzerinden gerçekleştirdiği ABD ziyaretleri gibi konularda bolca yayın yapılıyor.

Diğer yandan, AKP’nin diğer önemli ismi Abdullah Gül’ün Exeter Üniversitesi üzerinden kurduğu bağlar, hem Britanya finans çevreleri hem de derin devlet kurumlarını işaret ediyor. ABD eğitimli Egemen Bağış, Ali Babacan, yine Exeter’de yüksek lisans yapmış olan Mehmet Şimşek gibi renkli figürleri de aynı kulvara eklemek gerekiyor. Ahmet Davutoğlu’nun ABD akademik çevreleriyle bağlantıları, Binali Yıldırım’ın Britanyalı savunma firmalarıyla denizcilik projeleri üzerinden kurduğu bağlar da unutulmamalı.

Abdullah Gül’ün Exeter Üniversitesi’nde okuduğu dönemde çekilen fotoğrafta Fehmi Koru, Gül ve Şükrü Karatepe görünüyor.

Bir de Cüneyt Zapsu var; kökleri içeride ama kendisi uluslararası finans çevrelerinin göbeğinde. 1986’dan beri TÜSİAD ve çok sayıda başka STK üyesi, 1992’den beri Davos Forumu katılımcısı olarak döneminin çağırdığı öznelerden önemli biri. Richard Perle’ün “arkadaşı” ve neo-conların düşünce kuruluşu American Enterprise Institute (AEI) çalışmalarında aktif. AEI o dönemde, AKP’nin ABD temaslarında önemli yer tuttu.

Zirveye koşarken düşmek

AKP iktidarının ilk on yılı Türkiye’yi yeni düzende “hak ettiği konuma” yerleştirme konusunda önemli adımlar attığı bir dönem oldu. Piyasacı hamlelerle AB’ye katılım ve demokratikleşme söylemiyle sermaye çevrelerine güven veren ılımlı İslamcılar, emperyalizmin ihtiyaç duyduğu (Genişletilmiş) Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) için hem asker hem misyoner sağlama konusunda rakipsiz kaldı. 2004 NATO Zirvesi’nde misyon tarif edildi, AKP sadece ülke içinde değil bölgesel ölçekte de politik açılımlar yapmaya başladı ve nihayet 2011’de Arap Baharı’yla büyük sınav zamanı geldi.

Libya’ya müdahalede geri planda rol alan Türkiye, Suriye konusunda daha “girişimci” hamleler yaptı ve “rejim devirme” planının paralı askerlerinin yönetimine soyundu. Ne de olsa Erdoğan BOP’un eş başkanlığını kapmıştı ve Ortadoğu’nun İslamcı coğrafyasında manevra yapacak ağlara erişim imkânına sahipti. Yeşil Kuşak projesinde misyon üstlenen Müslüman Kardeşler ve onun yerli temsilcileri de bu ağların içindeydi.

Dünya savaşlarının ortaya çıkardığı yeni dengelerin ürünü olan Ortadoğu düzenini, yeni dönemin ihtiyaçlarına göre yeniden şekillendirmek isteyen Batı emperyalizmi öncelikle halkların direnişine; ek olarak yeni düzende Rusya, Çin gibi aktörlerin de sahne aldığı iç rekabet engeline takıldı. Bölgede hesaplaşma bitmediği için ve bugün yeni bir “açılım” denendiği için adı konamıyor; ama Irak ve Suriye’de önemli yenilgiler yaşandı.

Arap Baharı’nın önemli bir dönüm noktasını, sevk ve idaresi Türkiye’ye teslim edilen Özgür Suriye Ordusu’nun Esad yönetimi karşısında aldığı yenilgi oluşturdu. Sahadaki başarısızlığı kabullenmek istemeyen AKP yönetimi, sonraki süreçte ABD’yi Suriye’ye doğrudan saldırmaya zorlayacak adımları atma cüretini de gösterdi.

ABD yeni duruma hızla uyum sağladı ve bölgesel müttefik olarak YPG’yi seçti, Türkiye’ye de bu yönde telkinlerde bulundu. Ancak, Türkiye’nin “açılım süreci” ABD’nin yeni müttefik açılımını kabul edebileceği olgunluğa erişmediğinden planlar çakışmadı ve ittifak ilişkisi “düşmanın dostu” ilişkisiyle yer değiştirdi.

Bu, AB reformlarıyla başlayan, MİT operasyonlarıyla desteklenen süreçte adım adım taşları döşenen ve Suriye’ye müdahaleyle birlikte Türkiye kapitalizminin genişleyerek sorunlarına çare bulacağı düşünülen açılım-çözüm süreci kurgusunun yerle bir olması ve zirveye koşan AKP’nin düşüşü anlamına geldi.

Kaos ve pragmatizm dönemi

AKP’nin ikinci on yılı Cemaat ile ittifakının çöktüğü, Müslüman Kardeşler ağlarını emperyalizmden bağımsız olarak kullanma girişimlerinin ağır sonuçlar verdiği, Kürt açılımının birkaç yıl içinde yeni bir savaş açılımına dönüştüğü, emperyalist merkezlerden uzak kalmanın sistem içinde tutunma konusunda ciddi zorluklar yarattığı bir dönem olarak geçti.

İçeride ve dışarıda komplo ve güç savaşlarının yoğunlaştığı, Batı emperyalizmiyle kopması mümkün olmayan bağların ülke içinde patlamalar ve sarsıntılarla kendini gösterdiği bir kaos devri başladı. Uluslararası dengeler, AKP’nin Suriye’de karşı karşıya gelmiş olmasına rağmen Rusya’yla Batı emperyalizmini “kıskandırma” amaçlı bir yakınlaşmayı denemesine izin veriyordu. Ama bu pragmatik hamleler ters tepecek, güvensizlik daha da pekişecekti.

Bu dönem Batı emperyalizminin AKP’ye alternatif oluşumları zorladığı, Erdoğan yönetiminden kurtulmak için denemeler yaptığı bir dönem oldu. Ancak, Türkiye sermaye sınıfının ihtiyaçlarına uygun yöntem ve araçları devralacak bir alternatifin şekillenmesi mümkün olmadı.

Buna karşın AKP’nin de “dış düşman” söylemiyle tabanını tuttuğu, demokratikleşme yerine daha fazla dinselleşmeye yaslandığı, içeride otoriterleşmeyi yoğunlaştırdığı bir süreç yaşandı. Emperyalist sistemle uyumlu bir yayılma sürecini kotaramayan “ılımlı İslamcılar”, ara ara evi terk edeceği tehdidini savuran hırçın ve öfkeli bir aile ferdi olarak sistem içinde varlığını ve iktidarını sürdürdü.

Türkiyesiz olmuyor, ya AKP’siz?

Ukrayna-Rusya savaşı, NATO’nun genişleme ihtiyacı, ve Ortadoğu’da ortaya çıkan yeni ihtiyaçlar gibi gelişmeler AKP’nin alternatifsizliğiyle birleşince, emperyalist odaklar “normalleşme” arayışına girdi. AKP yönetimi de buna uygun bir pragmatizmle fırsatı değerlendirdi. Buna Trump yönetiminin yeni bölge planlarında Türkiye kapitalizminin kapasitesine ihtiyaç duyması, sermaye sınıfının yayılma iştahı da eklenmeli. Sonuç; yeni(den) bir açılım süreci, yeni(den) bir bölgesel misyon...

Ilımlı İslamcıların üçüncü on yılda girdikleri rotayı nasıl yöneteceği belli değil. Ancak bir kez daha bu role soyundukları ve vize aldıkları açık.

Avrupa Birliği’ne katılım hedefi, Avrupa ordusuna kaynak aktarmak şeklinde revize edilirken küçülmemek için yayılma zorunluluğu, bölgenin diğer iki önemli aktörü İsrail ve İran’la her an savaşmaya hazır bir gerilimle yaşamaya mahkûmiyet olarak netleşiyor.

İlim Yayma Cemiyeti yine iş başında

1950’lerde emperyalizmle hizalanma çabaları, İlim Yayma Cemiyeti (İYC) gibi antikomünist yapılanmaları, dinsel örgütlenmeleri, tarikat ve cemaatleri zemin alarak gelişti. İYC’nin önemli isimlerinden Sabahattin Zaim de Britanya istihbaratının etkili kurumu niteliğindeki Exeter Üniversitesi tedrisatından geçmişti. Abdullah Gül, Zaim’in öğrencisi olarak biliniyor. İYC kurucuları 17 Ekim 1951'de Türkiye'nin ilk imam hatip okulunun açılışına öncülük etmişti. Bugün İYC ile bağlantılı İlim Yayma Vakfı’nın Mütevelli Heyeti Başkanlığını Bilal Erdoğan yapıyor. 75 yıllık bir süreklilikten söz edebiliyoruz.

tkp_eylem
Ortaklaşa

Ortaklaşa'nın Aralık 2025 tarihli üçüncü sayısının dosya konusu, 23 yıl sonra AKP iktidarı. AKP'yi irdeleyen yazıların yanı sıra bu sayıda Kürt sorunundan Ortadoğu'daki gelişmelere, Doğu Akdeniz'deki enerji kavgasından İrlanda'nın sözde zenginliğine, spor ve bahisten yemek kültürüne, çok sayıda konuya dair ürettik.