Ana içeriğe atla
0%

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Ortaklaşa
tkp_eylem

AK değil Kara | Süreç, İsrail, ABD, İş Cinayetleri, Bahis, Karşıdevrim, Özelleştirme

Bir başka Tevfik Fikret hikâyesi

Çizim: Fide Lale Durak

Volkan Algan

Yayın Tarihi: 11.12.2025 , 23:39 "0 dakikalık okuma süresi"
Cumhuriyet, kitap sayfalarına hapsolmuş bir siyaset kavramı; devrim fi tarihinde yaşanmış yıldızlar kadar uzak bir olay mıdır? Yoksa yaşadığımız, bildiğimiz her şeyde var olmaya devam eden hayatın ta kendisi mi?

İki yaz önceydi; dedemin sağlığı hızla kötüye gidiyordu. Köy evine ziyaret için İzmir’den kardeşimle yola çıktık. Beyşehir’e tahminimizden erken varmıştık. Güneş, Torosların ardında kaybolmaya hazırlanıyordu.

Ne zamandır aklımdaydı göl kıyısındaki Kubadabad Sarayı’nı görmek. Kahverengi tabeladan içeri saptık. Görenlerin saray demeye bin şahit isteyeceği harabenin girişinde Saray’ın, Anadolu Selçuklu Devleti’nin hükümdarı I. Alâeddin Keykubad’ın emriyle, 13. yüzyılın başlarında yaptırıldığı yazıyordu. 

Kökleri tek tanrılı dinlerin de öncesine uzanan hayat ağacı, elinde içki kadehiyle bir hükümdar… Sarayın meşhur çinilerini incelerken bunların geometrik şekiller ve stilize çiçeklerden ibaret olan insansız Osmanlı çinilerinden ne kadar farklı olduğunu düşünüyordum. Derken onunla göz göze geldim: Kuş gövdesi taşıyan çekik gözlü bir kadın. Ürperdim. Hava serinlemişti.

Konya’daki Kubadabad Sarayı’nda bulunan çiniler insansız Osmanlı çinilerinden hayli farklı: Saray’ın koruyucusu kadınlar.

Asyalı Türk tipine uygun çekik gözlü bir kadını, neredeyse bin yıl önce var olmuş bir Türk/İslam devletinin sarayında görmek bile kendi başına yeterince ezber bozucuyken kadının bir kuş vücudu taşımasına nasıl hayret etmezdim? Başımı biraz yana çevirdiğimde, bu sefer de aslan vücutlu bir kadın sfenksinin beni izlediğini gördüm. Eşref-i mahlukat görünümünden çok uzak bu kadınlar Saray’ın koruyucularıymış! Derin bir nefes aldım ve gölün ikindi pürüzsüzlüğünü, o zamana kadar hiç bakmadığım bir gözle izlemeye başladım.

Osmanlı’nın kurulmasından bir, buradaki Türkmenleri hâkimiyeti altına almasından birkaç asır önce, Anadolu’nun orta yerinde bir başka gelenek bana göz kırpıyor ve kulağıma, bu topraklarla ilgili bilmediğim daha pek çok şey olduğunu fısıldıyordu sanki. Tekrar yola çıktığımızda aklımda dizginlerini tutamadığım düşünceler at koşturuyordu.

Köyün girişine yaklaştığımızda, kardeşime fark ettirmeden arabadan inmiştim. Ağaçların gölgeleri uzayıp kararmış, güneş gözden kaybolmuştu. Yıllar sonra yeniden geldiğim mezarlığın kapısında ne yapacağımı bilemez halde kalmıştım. Dedemin beni çağıran sesini duyduğumda artık ufacık bir çocuktum. Heyecanla içeri girdim. Başımı hasretle göğsüne gömdüğümde gökyüzü aydınlandı. Kardeşim, dedemi evde bulamayacaktı.

Mezarlık ziyaretimizin ilk durağı, her zaman olduğu gibi, köyümüzün evliyası Kurra Efendi’nin kabri olacaktı. Birkaç şekilsiz taşın üzerinden atlayarak geçerken dedem, onların aslında mezar taşı olduğunu söyleyince ödüm koptu; kim bilir kaç ölünün üzerine basmıştım! Nihayet Kurra Efendi’nin kabrine ulaştığımızda şaştım kaldım: Kubadabad Sarayı’ndaki kuş/kadın, mezar taşının tepesine konmuş, beni izliyordu. Dedemse hiç oralı değildi; ellerini göğe kaldırmış, fısır fısır bir şeyler mırıldanıyordu. Çalıların çizik içinde bıraktığı sıska çocuk bacaklarım sızlayadursun, ben de minik ellerimi açıp saygıyla onun duasını bitirmesini bekledim.

Çocukluğumdan beri tanıyordum Kurra Efendi’yi. “Büyük hoca” demişti dedem, “Bizim köyümüz beş obasının birleşmesiyle olmuş. İşte onların koruyucu, kollayıcısı. Öyle keramet sahibi ki, bir anda gözünün gördüğü yerde bitebiliyormuş. Bak şu Torosların tepesine, isterse şak diye oraya gidebiliyormuş.”

Ben fal taşı gibi açılmış gözlerimle onu dinlerken, dedem benim şaşkınlığımdan memnun, gülümsüyordu. O yaşta nereden bilecektim bunun bir göçebe masalı olduğunu, eski Türklerdeki büyücü inancının, Anadolu’da evliyaya dönüştüğünü? Öyle ya, peygambere bile böyle mucizeler pek nasip olmazdı İslam’da.

Mezarın tepesinde tebessümle beni izleyen kuş/kadın birden kanatlarını çırpıp havalandı, gözden kayboldu. Biz de aile kabristanına doğru yürümeye başladık.

“Bak bu benim dedem, Hüseyin Efendi. Osmanlı’da medrese eğitimi görmüş. Köylü, çocuklarını okutsun diye ona toprak vermiş, ev yaptırmış. Manavgat tarafından babasıyla gelmişler, anasına n’olmuş kimse bilmiyor.”

“Bu da babam, Mehmet Efendi. Ahırda babanemin karnını at tepince sakat doğmuş. Aksaktı. Kurtuluş Savaşı’na katılamamış bu yüzden. Ama köyümüze ilk CHP bürosunu da o açmış.”

Sonra bir mezar taşının başında durduk:

“Bu da Tevfik Fikret Bey amcam. Kurtuluş Savaşı’nda Aydın’da subaymış. Sonra Beyşehir’de ilkokul öğretmenliği yapmış. Bir de tiyatro oyunu yazmış milli mücadeleyle ilgili.”

Aslında dedem bu hikâyeyi daha önce de anlatmıştı; fakat çocuk aklımda yer etmemiş olacak ki, sanki ilk kez duyuyormuş gibi şaşırdım. Mezar taşına doğru eğilip doğum ve ölüm tarihini okumaya çalıştım. Tam bir şey sormak üzereydim ki, başımı kaldırdığımda dedem gitmişti. Çaresiz, indiğim gibi sessizce arabaya, kardeşimin yanına döndüm. Hava artık iyiden iyiye kararmıştı.

Köy evlerinin kapısı kilitlenmez, en azından bizimkinde öyleydi. Yılların yorgunu tahta merdivenleri gıcırdatarak yukarı çıktık. Odaya girince Mehmet Efendi’nin bir çerçevenin içindeki siyah beyaz ve ciddi bakışlarıyla karşılaştım. Dedemin yerinden kalkmasına müsaade etmeden elini öptüm.

Oldum olası o anlatmayı, ben de dinlemeyi severdim. Bazen hikâyelerin tadı artsın diye olan biteni süslediğini anlıyordum ya, ne önemi var! Yaşlı insanların geçmişlerini abartmalarını, yaklaşan sona karşı teselli olduğunu bilecek kadar büyümüştüm artık. Giderayak edinilen tuhaf huylar hep bu korkudan değil mi? Odanın duvarlarının şiirlerinin yazılı olduğu kağıtlarla kaplı olduğunu gördüğümde, onun da her fani gibi ölümsüzlük peşinde olduğunu anladım. Ama her şiirin sonuna, hiç üşenmeden, Portekiz kralları ya da Márquez karakterleri gibi uzun uzun ünvanlarını yazarak attığı imzayı okurken kardeşimle bakışıp gülümsedik: “Emekli muhasebeci, ilkokul öğretmeni, eski belediye başkanı, şair…” Aslında birkaç sıfat da biz ekleyebilirdik; “Güzel börek yapar, inatçılığında keçi gibidir, bir de çok konuşur.” Hem hayatı boyunca “Karaoğlan” diyerek Ecevit’e oy verdikten sonra, son yıllarda mührü ampule basmasından daha kötü bir tercih de sayılmazdı şiire heveslenmesi.

Ama ben onu hep, babamın emekliliğinde oturmak için aldığı harabe köy evinin çatısında bulduğum bir tomar “Varlık” dergisini gösterdiğimde nemlenen gözleriyle hatırlayacağım: “O evin sahibi benim çocukluk arkadaşımdı. Üç küçük velet el ele köyden çıkıp İvriz Köy Enstitüsü’nün kapısına gitmiştik. Hepinizi alamayız, dediler. Kura çekildi, onu seçtiler.” Sonra duraksamış, saklayamadığı sinirini dizginleyip devam etmişti: “Bize dediler ki ‘Köyünüzden bir kız arkadaşınızı okula getirirseniz, sizi de alırız.’ Yahu ben nasıl getireyim çocuk halimle köyden kız. Biz gerisin geri köye döndük. O arkadaşımız öğretmen oldu. Çok okurdu. Namazına, niyazına zayıftı ama dürüst adamdı.” Sonra müstehzi bir ifadeyle bana dönüp, “Tanısan severdin, iyi solcuydu rahmetli” demişti.

Severdim muhakkak, ama dedemi de severdim. Konuşurken omzuna konmuş minik kuş/kadınla nasıl da sevimli görünüyordu.

Lafı dönüp dolaştırıp Tevfik Fikret Bey’e getirdim. Ancak ne fotoğrafı vardı elde ne de kitabının bir kopyası. O kış dedemi kaybettik. Geriye sadece hikâyeler kaldı.

Bu sefer peşini bırakmadım Tevfik Fikret Bey amcamızın. Ancak ne kadar uğraşsam da 1925 tarihli, Osmanlıca yazılmış bir piyesin basılı halini bulmak mümkün olmadı. Yıllar önce bir örneğinin müzayedede satıldığını görünce, daha önce araştırmadığım için kendime kızdım. Savaşı bizzat yaşayan biri tarafından yazılan ve bir elin parmağını geçmeyen birkaç oyundan bir tanesiymiş. Neyse ki bazı yüksek lisans tezlerindeki alıntılarda karşılaştım da, oyunla ilgili bir fikir edinebildim. Bulabildiğim bir pasaj, bugün de güncelliğini koruyan bir meseleye dairdi.

Oyunun kahramanı Teğmen Nuri Bey, kadınların savaşta cephe gerisinde durması gerektiğini söylediğinde, nişanlısı Zuhal Hanım şöyle yanıt veriyordu:

“Nuriciğim siz kadınsınız dediniz bu kadınlar da tabiatın bütün varlığından sizin kadar istifade etmekte ve sizin gibi yaşamaktadırlar. Kadınlar ne için ve neden sizden ayrılıyorlar? Harbin dehşetine tahammül edemezsiniz dediniz? Dehşet denilen şey, acaba ölüme eşid midir? Ölüm acaba zillet ve esarete tahammül kadar feci midir? Ölürsen de ikimiz, yaşasak da… Fakat şanlı ve daha şerefli değil mi? Çocuk yetiştirmeye gelince onu takdir ederim fakat o ihtiyac istikbalindir. Henüz istiklâlimizi temin ve hele şu vaziyette pek çok çalışmak lâzım değil mi?”

Teğmen Nuri bir çatışmada ölür. Ve üç yıl sonra… Savaş kazanılmış, memleket kurtarılmıştır. Zuhal Hanım, Mustafa Kemal Paşa’yı görünce ona doğru eğilip, yere kapanır. Mustafa Kemal askerlerden hemen kadını yerden kaldırmaları ister ve oyun, Cumhuriyet’i temsil eden genç bir kızın sahnede belirmesiyle son bulur.

Görünen o ki, genç muallim Tevfik Fikret Bey, Teğmen Nuri ve Zuhal Hanım’ı bir asır önce bile isteye tartıştırmış ve tavrını Zuhal Hanım’dan yana koymuştu. Cumhuriyet’in kuruluşunda kadın ve erkeği eşit görmüştü. Böyle bakınca oyununu, Cumhuriyet’i genç bir kızda temsil ederek bitirmesi de tesadüf olmasa gerek.

Yıllar sonra bu satırları yazarken Tevfik Fikret Bey’in piyesini yazarkenki hali gözümün önüne geliyor. Cumhuriyet’in ilk yıllarında, yokluk içindeki bir köy evinde, gaz lambasının aydınlattığı tahta masasının başında genç bir ilkokul öğretmeni. Batı Cephesi’nde yaşadıkları aklında, belki savaştan miras yaralarının sızısını duyuyor hâlâ. O artık her sabah Beyşehir’in küçük evlatlarına anlatıyor o günleri; istiyor ki bilsinler yaşananları, bir daha böyle günler görmesinler diye çalışkan olsunlar, okusunlar.

İstanbul’da bir ilkokul ve gösteri yapan öğrenciler (İBB, Kültür A.Ş. arşivi)

1925’te, Kubadabad Sarayı kadar yıkık, dökük ve kimsesiz bir Anadolu kasabasında, kadın ve erkeği eş hayal edebilen Anadolu’daki bir köy öğretmeninden ve onun geleceğe duyduğu inançtan başka neydi ki Cumhuriyet? Aklıma getirmeden edemiyorum; acaba o da Saray’ın yıkıntılarına uğrayıp benim gördüğümü görmüş, o kadınlarla tanışmış mıydı ve Tevfik Fikret ismini taşıması bir tesadüften mi ibaretti?

Bundan tam bir asır sonra, 2025 yılında, ismini Kurtuluş Savaşı gazisi genç muallim Tevfik Fikret’ten alan Korgeneral Tevfik Algan’ın, “Ben gencecik insanların yıldızlarını söküp kendi omzuma takamam” diyerek teğmenlerin ordudan ihracına onay vermediği için emekli olmak zorunda bırakıldığını hatırlatarak bitirsem, damaklarda buruk bir tat mı kalır bu yazıdan?

Olsun varsın, ne yapalım… Buradayız. Hem bilmem kaç kuşak sonra bu sayfalarda hâlâ öyküsü yazılıyorsa devrimlerin; neden karamsar olacakmışız?

tkp_eylem
Ortaklaşa

Ortaklaşa'nın Aralık 2025 tarihli üçüncü sayısının dosya konusu, 23 yıl sonra AKP iktidarı. AKP'yi irdeleyen yazıların yanı sıra bu sayıda Kürt sorunundan Ortadoğu'daki gelişmelere, Doğu Akdeniz'deki enerji kavgasından İrlanda'nın sözde zenginliğine, spor ve bahisten yemek kültürüne, çok sayıda konuya dair ürettik.