İBB iddianamesinden çıkarılacak dersler
Yiğit Günay
İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun gözaltına alındığı 19 Mart operasyonunun üzerinden dokuz ay geçti. Sekizinci ayda iddianame çıktı ve “şamata başladı”.
Başlayan, gerçekten de bir şamata oldu. Her kafadan bir sesin çıktığı, karşılıklı bağrışmaların televizyon ekranlarını esir aldığı, sosyal medyada dedektiflik oynayanların büyük ilgiyle karşılandığı bir yaygara koptu.
İddianame Türkiye siyaseti açısından çok önemli bir boyut barındırıyordu. İktidar bu iddianame ile genel olarak siyaset alanının daraltılması için ciddi bir müdahale yapmış ve örgütlü siyasete büyük bir tehdit yöneltmiş oldu.
Fakat, kopan şamata içerisinde, iddianameyi ve bir bütün olarak İmamoğlu operasyonunu irdeleyen, bağlamını oturtmaya çabalayan, buradan sonuçlar çıkaran ve gerçek anlamda siyaset tartışan yazıların sayısı, en azından bu yazı kaleme alındığı sırada, bir elin parmaklarını geçmeyecek kadardı.
Şaşırtıcı değil, ama niye?
Genel olarak basının yüzeyselliğiyle ilgili bir boyutu var elbette işin. Bu, gazetecilerin tembelliğinden ziyade, “çok okunacak” işlerin genelde anlık, kısa, tek bir çarpıcı unsurdan mütevellit haberler olmasıyla ilgili. Hemen hiçbir yayın gazetecilere, “Bu iş haftalar alır, tek işiniz iddianame, anlayalım ve anlatalım” demiyor.
Ama bu, genelgeçer cevap. Türkiye’de kendisini yerleşik basının bu seri üretim hattının dışına çıkarmayı başarabilmiş gazeteciler de var. Onlarda da benzer bir durum söz konusu. İddianamedeki şu veya bu açık çelişkiler, kimi ilginç unsurlar gündeme getiriliyor. Ama sürecin bütünü ele alınmıyor.
Sebep, ilk bakışta, sürecin siyasi olması. Ama, misal, Ergenekon davası da siyasiydi… O zaman iddianame, geniş anlamıyla, Türkiye’deki rejim değişikliği sürecinde nereye oturduğu üzerinden tartışılıyordu. Bir ideolojik boyutu vardı. Yargı süreci, iktidar ve yandaşı liberaller eliyle Cumhuriyet ile hesaplaşmaya dönüştürülmüştü. İddianameler de bu gözle ele alınıyordu.
Bu kez, ortada bir ideolojik hesaplaşma yok. Olamaz da. Zira iddianamenin merkezindeki İmamoğlu’na yöneltilen suçlamalara bakıldığında, dikkatli gözler, Erdoğan’ın yükselişiyle çok benzer bir rotada ilerlediğini ve buraya müdahale edildiğini görüyor.
Bu noktaya geleceğiz. Ama iddianamenin yüzeysel ele alınmasının bir üçüncü nedeni daha var: Sahiplenenlerin karşısında “yok sayma” konumlanışının benimseniyor olması. Yandaşlar zaten Akın Gürlek ve ekibinin ellerine tutuşturduğu kırıntıları tekrarlamaktan ötesini yapmıyor. Fakat karşılarındaki muhalefet, Özgür Özel’in “Arkadaşlarımızın hepsi suçsuzdur” pozisyonunun dışına çıkmaya çekiniyor.
Oysa İmamoğlu etrafında süregiden operasyon, bütünlüklü ele alındığında, Cumhuriyetçiler için önemli dersler ve fırsatlarla dolu.
Yolsuzlukla mücadele, piyasayla mücadeledir
Önce, neden bahsettiğimizi ortaya koyalım. Elde yalnızca “İmamoğlu çıkar amaçlı suç örgütü iddianamesi” yok. Ondan önce çıkan Aziz İhsan Aktaş iddianamesi var, ki esas olarak Beşiktaş Belediyesi’ne odaklanıyor. Bir de iddianamesi henüz yazılmamış olan “casusluk” davası var, ki Hüseyin Gün’e odaklanıyor.
Bu üç yargı sürecinin bütünü, temelde üç kategorik iddiaya dayanıyor: Bu şebeke hırsız, yolsuzluk yaptılar. Bu şebekenin siyasi ihtirasları var, CHP’yi kongre katakullileriyle ele geçirdiler, şimdi de Cumhurbaşkanlığı’nı ele geçirmek istiyorlar. Bu şebeke casus, çünkü vatandaşın verilerini Batılı ülkelere yolladılar, onlardan gelen talimatları uyguladılar.
İlkinden, yolsuzluk kısmından başlayalım. CHP’nin tavrı, ortada hiçbir yolsuzluk olmadığı şeklinde. Aziz İhsan Aktaş iddianamesi de, İmamoğlu iddianamesi de çok sayıda yolsuzluk iddiası ortaya atıyor. Muhalif basın, genel olarak bu iddialar karşısında iki yol izliyor: Ya iddiaların açıkça yanlış, hatta düpedüz iftira olduğuna dair haberler yapılıyor, ki bunların bir kısmı doğru, zira Başsavcılık elde delil olup olmamasına bakmaksızın itirafçı ifadeleriyle herkesi torbaya doldurmuş ve pek de sağlam bir çalışma yürütmemiş vaziyette… Ya da, biraz gri alanlar söz konusuysa, oralara pek dokunulmuyor.
Toptan reddiyecilik, bir siyasi dava karşısında ilk akla gelen çözüm olabilir elbette. Fakat sıkıntı şurada: Söz konusu belediyelerin büyük bölümünde yolsuzluk olduğunu CHP’liler de halk da biliyor. Misal, Aktaş iddianamesinin merkezindeki Beşiktaş Belediyesi’nin, sadece son Rıza Akpolat döneminde değil, uzun yıllardır büyük paraların döndüğü bir yer olduğunu, ilçede yaşayan hemen herkes görüyor. Hatırlanacağı gibi Akpolat’tan önceki Belediye Başkanı Murat Hazinedar 2018 yılında görevden alınmış, 2022 yılında da rüşvet irtikap suçlamasıyla tutuklanmıştı.
Bu noktada, iki cephe açısından da temel bir sıkıntı var: Bugün yerel yönetim düzeni, zaten yolsuzluk üzerine kurulmuş durumda. İddia makamı, mesele bir “temiz eller operasyonu” değil siyasi müdahale olduğundan, yalnızca CHP’li belediyelere el atıyor ve bütün inandırıcılığını yitiriyor. CHP cephesi, kurulu düzenin kendisini sorgulama seçeneği ancak kendi belediyelerinde de bu tekerin döndüğünün itirafıyla kullanılabileceği için, toptan reddiyeye mahkûm kalıyor.
Bir yerellikteki insanların, o yerelliğe hizmet etmesi için bir süreliğine seçtiği kişiler, o insanların parasıyla hizmet vermek için niye şirketlere gitsin? Belediye başkanlarının patron, hısımlarının tüccar, yöneticilerinin müteahhit, danışmanlarının reklamcı olduğu bir yerel idarenin nasıl davranması beklenir? Türkiye’deki yasalar belediyeleri şirket kurmaya zorluyor, sonra o şirketlerin her adımlarında ihaleye çıkıp özel şirket bulmalarını şart koşuyor. Belediye halkın parasıyla alınmış, kamuya ait bir aracı bir “şirketinden” diğerine aktarırken bile ihale yapmak zorunda kalıyor.
Kamuyu, kamu yönetmeli. Cumhuriyetçiler, İmamoğlu operasyonuna baktıklarında işin esasını kavramalı, cumhurun tekrar ayağa kalkması için, bu yerel yönetim ve piyasa düzeninden kurtulmak gerektiğinin ayırdına varmalı.
Yoksa, “Para nerede para, o kadar konuştular, parayı bulup iddianameye koyamadılar” der, İstanbul’da kafanızı nereye dönseniz göreceğiniz rantta, göreve geldikten sonra ha babam zenginleşmiş belediyecilerde kendisini dışa vuran parayı görmez, AKP’nin ancak AKP’ye benzeyerek alt edilebileceği yanılsamasına kendinizi kaptırırsınız.
İlkesiz siyasetin varacağı yer
Bu siyasi operasyonun ikinci iddiası, İmamoğlu ekibinin CHP’yi ele geçirmeye çalıştığı. Haliyle, CHP’lilerin CHP yönetimine gelmeye çalışması, bu amaçla kongrede aday çıkarıp çalışma yapması son derece normal. Fakat Gürlek ve ekibi diyor ki İmamoğlu çevresi, kongrede rüşvet dağıtarak Kılıçdaroğlu’nu ekarte etti.
Erdoğan sonrasında kimin başa geçeceği itiş kakışında bırakın delegelere rüşvet vermeyi, devlet olanaklarını kullanıp birbirine operasyon çeken AKP kliklerinin icraatları nedir?
Tüm bu yargı sürecinin bir siyasi müdahale olduğunun en açık göstergelerinden biri, CHP’nin içine yönelik bu hamleler. Ki son iddianame, Yargıtay’a “CHP’ye kapatma davası mı açsanız acaba” mesajı göndererek bu müdahaleyi sürdürme çabasında.
Peki, CHP’nin veya diğer düzen partilerinin, geleneksel olarak hemen hiç oyları olmayan, belediye kazanma şansları bulunmayan kimi taşra kasabalarındaki kongrelerinin kavga gürültüyle geçmesinin sebebi nedir? CHP içindeki açık hiziplerin, kendilerine veya kamuoyuna ilan ettikleri siyasi ve ideolojik bir farkları olmadığına göre, CHP’de (ve diğer düzen partilerinde) genel kurulda delege oyuna sahip olmak değerlidir.
Siyaset, ilkelere göre yürütülmeli. Kişiler değil çizgiler konuşulmalı. Kişilerin yoldan çıkması kolaydır. Şu anki tabloya bakıldığında, AKP’de de CHP’de de, Türkiye’nin temel meselelerinde birbirlerinden farklı ne dediklerini kimsenin bilmediği gruplar arasında bir kavga sürüyor.
Seçimlere de tüccar zihniyetiyle bakmak
Üçüncü olarak iddianameler diyor ki İmamoğlu ve çevresi, İstanbulluların kişisel verilerini ele geçirdi, gerçek kimliklerle eşleştirdi, bunları yurtdışına gönderdi ve böylece seçimlere müdahale etti. AKP yıllardır tüm Türkiye’nin kişisel verilerini, ayakkabı numaralarımıza kadar kaptırmış durumda olmasa, bu başlık belki daha fazla ciddiye alınacaktı.
Fakat belediyesinden devletine, vatandaşın kişisel verilerinin “reklam amacıyla” denilerek sürekli şirketlere satılması normal midir? İstanbul’da kamu hizmetlerinden faydalanmak için yüklenen uygulamanın, ikide bir telefonlarımıza banka, restoran reklamları göstermesi, devlet okullarında sınıflara reklam panosu asmakla aynı oranda sağduyudan uzak değil midir?
Bu yollara gidiyorlar, çünkü siyasette ilkelerin tamamen geri çekildiği ve kişilere yönelik değerlendirmelerin öne çıktığı bir oyunda, siyaset giderek örgütlenerek değil, algı yöneterek yapılan bir iş haline gelmiş durumda.
İddianameler, düzenin en temel konularda ne kadar saçma bir yapıda olduğunu anlatmak için zemin sağlıyor. Fırsat burada.
Zaten hukuki bir karar çıkmayacak. Bizzat Başsavcılık, toplumsal algıda İmamoğlu ve ekibini suçlu kabul ettirmek için bir siyasi parti gibi sürekli konuşuyor. Yolsuzluk iddiaları yetmeyince CHP’nin içine oynayıp oradaki kimi unsurlardan meşruiyet sağlamaya çalışıyor, o da olmayınca, Hüseyin Gün diye bir adamı hiçbir ilgisi olmayan bir meseleye yamayıp “casusluk” iddiası ortaya atıyor.
Hukuki bir karar çıkmayacak, peki. Ama bu süreçten siyaseten ne çıkacak?
Tüm bu operasyonun, Ergenekon veya Gezi gibi davalardan esas farkı burada: Siyasi ve ideolojik bir yönü yok. “Temiz siyaset” mi? Yabancı odaklardan meşruiyet devşirmemek mi? Patronlarla siyasi ilişki içine girmemek mi?
Bunların hiçbirini iktidar da dile getiremez. Ama Cumhuriyet’i yeniden ayağa kaldırmak isteyen herkes anlatabilir.
Fırsat burada. Süreç, en temel meseleleri, çok somut şekilde halka anlatmak ve düzenle hesaplaşmak için zemin sağlıyor.
Ortaklaşa'nın Aralık 2025 tarihli üçüncü sayısının dosya konusu, 23 yıl sonra AKP iktidarı. AKP'yi irdeleyen yazıların yanı sıra bu sayıda Kürt sorunundan Ortadoğu'daki gelişmelere, Doğu Akdeniz'deki enerji kavgasından İrlanda'nın sözde zenginliğine, spor ve bahisten yemek kültürüne, çok sayıda konuya dair ürettik.