Doğu Akdeniz’de yeni dönem: Stratejik havzada enerji diplomasisi
Turgut Yıldız
Doğu Akdeniz’e kıyısı olan coğrafyada uzun yıllardır devam eden ve son iki yılda Filistin’de şiddetlenen çatışmalar, Trump yönetiminin Ortadoğu’yu içine alan daha geniş bir bölgeye ilişkin planları doğrultusunda bir yeniden düzenlemenin zeminini oluşturuyor. Hindistan’dan başlayıp Ortadoğu ve Kuzey Afrika’yı da içine alan bölgenin yeni bir “ekonomik canlılık” merkezine dönüştürülmesi hedefi, enerji rotalarının, deniz yetki alanlarının ve uluslararası ittifakların da yeniden ele alınmasına yol açıyor. Filistin’in bombalanan kentleri, Suriye’nin paramparça edilmiş toprakları ve Lübnan’dan Kuzey Afrika’ya uzanan kırılgan rejimler zinciri, Kıbrıs Adası’nı da içine alacak şekilde Doğu Akdeniz’deki bu kapsama giriyor.
Bu bağlamda enerji politikalarının, ekonomik çıkarlara ek olarak siyasal yeniden yapılanma, emperyalist planlara hizalanma süreçleri açısından da önemi artıyor. Doğu Akdeniz bu bağlamda yalnızca bir coğrafi bölge değil; sermayenin, orduların ve diplomatik blokların emperyalizmin bölgedeki yeni siyasi ve ekonomik entegrasyon hedefinin önemli bir unsurunu oluşturan bir laboratuvar niteliği taşıyor.
Küçük ama stratejik bir havza
20. yüzyılın sonundan bu yana Doğu Akdeniz’deki doğalgaz kaynakları, emperyalizmin iştahını giderek daha fazla kabartıyor. Bunun nedenleri kabaca üç başlıkta toplanabilir:
1. Buradaki enerji rezervleri, sınırlı da olsa, Rus kaynaklarının hâkim olduğu Avrupa Birliği’nde enerji arzını çeşitlendirmeye katkı sağlayabilir.
2. Açıklarında gaz keşfedilen ülkelerden biri, daha önce net bir doğalgaz ithalatçısı iken on yıl içinde net bir gaz ihracatçısına dönüşen, sürecin en saldırgan aktörü ve paylaşımın doğrudan öznesi olan İsrail.
3. Doğalgaz rezervleri, Doğu Akdeniz’e kıyısı olan devletler arasında uzun süredir devam eden deniz ve hatta kara sınırları anlaşmazlıklarını bir yandan şiddetlendirirken bir yandan emperyalist planlar doğrultusunda yeni ittifaklar, yeni hizalanmalar için de bir zemin sunuyor.
Bu tespitleri doğrular biçimde, AB, Rusya-Ukrayna savaşı nedeniyle Rusya’dan gaz alımını azaltırken ortaya çıkan enerji arz açığının bir bölümünü Mısır ve İsrail’den aldığı gazla kapattı. İsrail de Gazze, Lübnan, Suriye, Yemen ve İran’a karşı yürüttüğü savaşlara rağmen komşuları Mısır ve Ürdün ile enerji ihracatı bağlarını güçlendirmeyi başardı. Dolayısıyla enerji diplomasisi, bölgesel ittifakların kurulmasında ve çatışmaların sürdürülmesinde önemli bir değişken haline geldi.
Rezervler ve üretim dengesi: Mısır merkezli enerji üçgeni
Doğu Akdeniz’deki kanıtlanmış doğalgaz rezervleri 3,5 trilyon metreküp civarında. Bu rezervlerin yaklaşık üçte biri İsrail–Mısır–Kıbrıs Adası arasındaki bölgede yer alıyor. 2009 ve 2010 yıllarında İsrail açıklarında potansiyel rezervi yaklaşık 450 milyar metreküp olan Leviathan sahası ve 400 milyar metreküp olduğu tahmin edilen Tamar sahası keşfedildi. Benzer şekilde, 2015’te Mısır açıklarında 300 milyar metreküp rezervi olduğu öngörülen Zohr sahası bulundu.
Katar, İran gibi ülkelerin rezervleri ve üretimlerine göre hayli düşük olmakla birlikte karadaki rezervler de dahil edildiğinde, Mısır 2,1 trilyon metreküple Doğu Akdeniz’in en büyük gaz rezerv sahibi. Aynı zamanda en büyük üretici ve tüketici durumunda. Ayrıca sıvılaştırılmış doğalgaz (LNG) terminaline sahip olduğu için komşu ülkelerden doğalgaz ithal edip LNG olarak yeniden ihraç edebilen bölgedeki tek ülke. Mısır, üretiminin üstünde tüketimiyle net doğalgaz ithalatçısı olmasına rağmen sahaların konumu ve lojistik koşullar nedeniyle hem ithalat hem de ihracat yapabiliyor. İsrail’den boru hattıyla aldığı gazın bir bölümünü kullanırken bir bölümü de “Mısır etiketiyle” LNG piyasasında dolaştırıyor. Özetle, Mısır’ın Doğu Akdeniz’in “gaz merkezi” konumunda olması ve başka bir boru hattı inşa edilene veya yeni bir bölgesel LNG ihracat tesisi faaliyete geçene kadar bu konumunu muhafaza etmesi öngörülüyor. Nitekim İsrail ile 2040 yılına kadar 130 milyar metreküp doğalgaz alımı içeren 35 milyar dolarlık ikinci boru hattı anlaşması bu öngörüyü kuvvetlendiriyor.
İsrail–Mısır–Kıbrıs üçgeninin Kıbrıs’a yakın bölümlerinde ise Cronos, Zeus, Glaucus, Calypso ve Afrodit sahalarında gaz keşifleri yapıldı. Ancak bu sahalar henüz geliştirilememiş durumda ve büyük ölçekli üretim başlamadı.

İsrail’e boru hattıyla bağlananlar: Mısır ve Ürdün
İsrail’in doğalgaz rezervleri 600 milyar metreküp civarında. 22 milyar metreküp civarındaki yıllık üretimin yaklaşık yarısıyla kendi tüketimini karşılarken kalanını ihraç ediyor. Yıllık 15 milyar metreküp kapasiteli dört boru hattıyla bu rezervin 133 milyar metreküpü için Mısır ve Ürdün’le yapılmış anlaşmalar bulunuyor. Mısır’la yeni yapılan anlaşma da eklendiğinde mevcut rezervin yüzde 45’i bağlanmış durumda. İsrail’in kendi tüketimi de dikkate alındığında yeni sahalar bulunmazsa üretim kapasitesini artırıp yeni boru hatları yapılması durumunda ihracatını bugünkü düzeyin en fazla iki katına, tüm rezervleri 10-15 yılda tüketmeyi göze alarak çıkarabilir gibi görünüyor.
Gazı Güney Kıbrıs ve Yunanistan üzerinden AB pazarına taşıyacak olan denizaltı doğalgaz boru hattı için gerekli yatırımın yıllardır yapılamaması ve bu amaçla yürütülen lobi faaliyetlerinin son savaşla birlikte çıkmaza girmesi İsrail’in kendi rezervlerinin değerlendirilmesi açısından çok büyük bir sıkışma yaratmıyor. Yukarıda belirtildiği gibi hem Mısır ve Ürdün’ün kendi ihtiyaçları için yaptıkları ithalat hem de Mısır üzerinden başka pazarlara çıkış yapılması yeterli görünüyor. Ancak Avrupa pazarına yönelik bir boru hattı, sadece İsrail’in kendi sahalarındaki gazın taşınması anlamına gelmiyor, Doğu Akdeniz’deki tüm rezervlerin taşınması fonksiyonunu üstlenerek hem ekonomik değeri arttırma hem de boru hattını kontrol etmenin stratejik avantajını sağlıyor.
Bu nedenle Chevron ve Leviathan sahasındaki ortakları, odaklarını İsrail sınırındaki ülkelere kaydırdı. ExxonMobil, TotalEnergies, ENI ve Chevron gibi uluslararası enerji tekelleri, İsrail–Mısır–Kıbrıs üçgeninin Kıbrıs tarafındaki kaynaklara da yöneldi. Ancak bölgedeki “ulusal sınırların” çizdiği deniz yetki alanları ve münhasır ekonomik bölgeler üzerindeki tartışmalar, bu çalışmaları kısıtlıyor.
MEB ve Kıbrıs sorunu
Doğu Akdeniz’deki enerji mücadelesinin en görünür cephesi, münhasır ekonomik bölgeler (MEB). Tarihsel ihtilafların yoğun olduğu bu coğrafyada, deniz sınırları teknik değil, doğrudan politik bir mesele haline gelmiş durumda.
Güney Kıbrıs, 2003’ten itibaren Mısır, Lübnan ve İsrail ile MEB anlaşmaları yaptı. 2024’te Lübnan ile imzalanan yeni mutabakat, Ada’nın güneyini çok uluslu tekellerin kontrolüne açtı. Türkiye bu anlaşmaları tanımıyor; çünkü hem kendi kıta sahanlığını hem de Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin (KKTC) haklarını ihlal ettiğini savunuyor.
Bir tarafında AB üyesi Güney Kıbrıs, diğer tarafında yalnızca Türkiye’nin tanıdığı KKTC’nin bulunduğu Kıbrıs Adası’nda Rum yönetimi 13 arama bloku ilan ederken Türkiye ve KKTC, bu alanların kendi deniz yetki alanlarını ihlal ettiğini savunarak karşı sondaj faaliyetleri yürütmeye başladı.
Türkiye, Güney Kıbrıs’ın doğalgaz kaynaklarını geliştirme girişimlerini engellemeye devam ediyor. Güney Kıbrıs ise buna karşılık, iddialara karşı koymak amacıyla Katar’daki devlet enerji şirketiyle sözleşme yapmak dahil olmak üzere bölgesel işbirlikleri ve çok uluslu tekellerle ortaklıklar kuruyor.
Bu çabalar, ulusal sınırlar nominal olarak varlığını korusa da, fiilen küresel enerji sermayesinin çıkarlarına göre esnetilmesine yöneliktir. Türkiye’nin “Mavi Vatan” söylemi, bir ara konumun tezahürü: Batı ittifakına daha güçlü hizalanırken aynı zamanda bölgede etki alanını genişletme arayışını temsil ediyor. Aynı nedenle Türkiye zaman zaman “veto oyuncusu” gibi davranabilse de bu taktiksel bağımsızlık alanı, emperyalist rekabet koşullarında oluşan yapısal bağımlılığını ortadan kaldırmıyor.
Sonuçta, Kıbrıs sorunu Avrupa’yı Doğu Akdeniz enerjisine bağlamanın önündeki en büyük engel olmaya devam ediyor. Türkiye ise bu sayede Doğu Akdeniz enerji diplomasisinde önemli bir aktör olarak duruyor.

Arap Baharı ve sonrası
Bölgedeki çatışmaların enerji boyutu genellikle insani trajedinin gölgesinde kalmaktadır. Gazze açıklarındaki doğalgaz rezervleri uzun süredir emperyalist güçlerin radarında. İsrail’in bu sahalara fiilen erişme hedefi, savaşın ekonomik arka planındaki önemli unsurlardan biri. Filistin meselesi bu açıdan sadece bir sömürgecilik sorunu değil, enerji kaynaklarının kontrolü üzerinden yürüyen küresel bir sermaye paylaşımının da parçası.
Arap Baharı bu dönüşümün görünür başlangıcıydı. Mısır, Libya ve Suriye’deki rejim krizleri, enerji ve liman altyapısında küresel sermayenin hâkimiyetinin artmasıyla sonuçlandı. Örneğin Libya’da 2011 sonrası ENI ve Total’in yeniden paylaşılan üretim sahalarında konum kazanması, bu dönüşümün açık örneklerinden biri.
Lübnan’ın Ekim 2022’de ABD arabuluculuğunda İsrail ile deniz sınırı anlaşması imzalaması bir diplomatik dönüm noktası oldu. Bu anlaşma ile Levant Havzası’nda 860 kilometrekarelik bir alanı kapsayan ve on yılı aşkın süredir süregelen müzakereler yeni bir aşamaya geçti.
Bugün Arap Baharı’nın yaşandığı ülkeler birer birer “enerji protektorası” haline geliyor.
Emperyalist rekabet bölgede barış getirmeyecek
ABD emperyalizmi öncülüğünde kurulmaya çalışılan bu yeni oyunda önemli parçalardan biri Doğu Akdeniz. Bölgenin doğalgaz rezervlerinin nasıl ve nereye taşınacağı sorunsalının, daha geniş bir çerçevede Hindistan-Ortadoğu-Avrupa Ekonomik Koridoru (IMEC) ile birlikte düşünülmesi gerekiyor. Doğu Akdeniz’in “fizibilitesi” enerji rezervlerinin parasal değerini çok aşıyor, konuya daha geniş bir bölgenin enerji ve ticaret yollarının kontrolünün yanı sıra askeri-stratejik önem de ekleniyor.
Kısa vadede ise Doğu Akdeniz’deki doğalgazın bölgedeki halkların kanı üzerinden ulaşılan bir “sermaye barışı”na hizmet etmesi ve bu yolla Ortadoğu’daki çatışmaların bitmesinin, gerçek ve kalıcı barışa katkı sağlaması pek mümkün görünmüyor. Henüz paylaşım tamamlanmamış, aktörler nihai pozisyonlarını almamıştır. Dolayısıyla enerji rekabeti bölgesel barışı değil yeni paylaşım savaşlarını körükleyecek bir zemin oluşturuyor.
Ortaklaşa'nın Aralık 2025 tarihli üçüncü sayısının dosya konusu, 23 yıl sonra AKP iktidarı. AKP'yi irdeleyen yazıların yanı sıra bu sayıda Kürt sorunundan Ortadoğu'daki gelişmelere, Doğu Akdeniz'deki enerji kavgasından İrlanda'nın sözde zenginliğine, spor ve bahisten yemek kültürüne, çok sayıda konuya dair ürettik.