Ana içeriğe atla
0%

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Ortaklaşa
tkp_eylem

AK değil Kara | Süreç, İsrail, ABD, İş Cinayetleri, Bahis, Karşıdevrim, Özelleştirme

DT ya da halkın tiyatrosunun ölümü yeni devletin yeni tiyatrosu

Selen Kartay

Yayın Tarihi: 11.12.2025 , 23:40 "0 dakikalık okuma süresi"
Devlet Tiyatroları’nın piyasanın görünmez eliyle, yeni devletin yeni tiyatrosunun doğuşu için öldürülmesi tercih ediliyor. Geçtiğimiz 27 Mart Dünya Tiyatro Günü hediyesi olarak DT’de bilet fiyatlarına yüzde 71 ile 371 arasında değişen oranlarda zam yapılması başka birçok emarenin yanında bu tercihin tescili oldu. Halkın eşit şekilde ve cüzi fiyatlara tiyatroya ulaşması mantığı kafalardan sökülüp atılmak isteniyor.

Devlet Tiyatroları (DT) son birkaç ay içinde farklı tartışmalarla sık sık gündeme geldi. “Benim gündemime girmedi” diyecekler için hemen not edelim; açılan ve derinleşen değil, üst üste yığılıp olduğundan da karmaşık hale gelen bir dizi tartışmanın odağı oldu DT, evet. Malum gündem bolluğu da tartışmalardaki eksen yokluğu ile birleşince, ilk andaki heyecan kısa sürede yine sadece tiyatrocuları ilgilendirir görünen noktalara gelip sıkıştı.

Oysa mesele öyle dar bir alana sığabilecek gibi değil. Görünen karmaşa veri alınırsa da, buradan “Devlet de tiyatro işletmeciliği yapmasın zaten” ezberi dışında bir şey çıkması mümkün değil. Sorunlar yumağına bakınca kılıcı vurup geçme ihtiyacı çok anlaşılır gelebilir. Kılıcı kimin tuttuğuna iyi bakmak kaydıyla…

Yeniden yapılanma denemesi

Devlet Tiyatroları’nın şu an görünen çöküş tablosunun merkezinde bu noktanın olduğunu düşünmek mümkün. Kolay hedef haline getirilen DT’ye biraz yakından bakanlar, kurumun altının oyulduğunu, tasfiye edildiğini rahatlıkla tespit edip uzun zamandır uyarıyordu zaten. Biz de lafı daha fazla dolaştırmadan, baştan söyleyelim: Kurum sadece tasfiye edilmiyor artık. Aynı anda bir yeniden yapılanma denemesi yükseliyor gözümüzün önünde.

Şöyle ki: Uzun zamandır gündemimizden çıkmış olan DT’nin, iki yıl önce genel müdürlüğe Cumhurbaşkanı tarafından atanan Tamer Karadağlı sonrası “performansı” bir rastlantı olmayabilir örneğin. Liyakat tartışmasının anlamsızlığı aşikârdı zaten daha en başta. “O da tiyatro yapmış canım sonuçta” ile “Ne bekliyordunuz ki Genco Erkal’ı mı” türü iki uç görünen yorum da görünürdeki basit gerçeği es geçiyordu. Tüm yetkileri 2020 yılında elinden alınmış genel müdürlüğe atanan isimden beklenen neydi peki, sadece toplumun önüne atılacak kolay bir hedef olması mı? İki yıl içinde belirginleşen tabloda, Karadağlı’nın sırtlandığı değerler bütünü o günlerde pek de ciddiye alınmadı.

Örneğin şimdilerde DT’ye yapılan tüm somut eleştirileri, alınan ödüllerin artışı üzerinden geri püskürtmeye çalışan bir savunma hattı oluşturulduğu görülebiliyor. Genel Müdür ve savunucuları “DT’nin Karadağlı’dan önce sahnelediği oyunlardan bir yılda aldığı ödül sayısı 11’di. Karadağlı’nın ilk yılında ödül sayısı 59’a çıktı, ikinci yılda ise ödül sayısı 109’a çıktı” bilgisini temel bir dayanak olarak kullanmayı çok sevdi. Halka ne kadar geniş yelpazede ve yaygın şekilde ulaştığıyla değil, aldığı ödülle değer biçilen DT için yeni bir hat bu sanki.

Tiyatro gibi bir kurumu özelleştirmek için “kâr - zarar” gibi “arkaik” noktalardan yaklaşmak da vazgeçilen bir tercih gibi görünüyor. Gündeme her getirildiğinde DT oyuncularını birer nefret objesi ve kurumu da standart özelleştirme sırasını bekleyen arpalık fotoğrafına yerleştiren “ATM memurluğu” iddiaları sona erdi bir süredir. “Lale devri bitti, çalışmayacaksanız istifa edin” diyerek göreve gelen Karadağlı da kısa sürede bu hatadan dönmüş ve zaten bu oyuncuların sayısının çok az olduğunu teslim etmişti.

Hatta Genel Müdür yeni yönelimi şöyle açıklıyordu: “Birçok arkadaşımıza, ‘Gidin dizi-filmlerde oynayın, para kazanın, görünür olun, isminiz marka değeri taşısın’ diyorum. Bunu destekliyorum. Herkese de izin veriyorum.” Karadağlı sadece Hacettepe’de ders vermek gibi katma değeri olmayan işler yapan kurum çalışanlarının dışarıda çalışmasına izin vermiyordu demek ki.

Başbakan olduğu sırada Erdoğan’ın “Gelişmiş ülkelerde devlet eliyle tiyatro olmaz” şeklinde açıkladığı yön, tabii ki kendiliğinden gerçekleşecek bir temenni olamazdı. Erdoğan doğrudan “Özelleştireceğiz” de demişti aynı konuşma içinde ancak adım atılmamıştı. Bu adımı kendisinin dediği gibi derhal “Bakanlar Kurulu’na götürerek” yapmak o kadar kolay değildi sonuçta. En azından o sözlerin sarf edildiği 2012’de. Yine de bir gençlik kolları buluşmasında bu tezi işlemekten bir fayda bekleniyordu belli ki.

Cumhuriyet’in en köklü ve yaygın kurumlarından birini özelleştirmenin zorlukları dışında, malzemeye yabancılık çeken AKP’nin sancıları da söz konusuydu. Yine aynı konuşmadaki “Artık despot aydın tavrıyla parmağınızı sallayarak bu milleti küçümseme, bu milleti azarlama dönemi geride kalmıştır” sözlerinde ifadesini bulan sorun, “kültürel iktidar olmak ya da olmamak” çerçevesinde seneler içinde gündeme girip kaybolmayı sürdürdü. Birçok noktada denemeler yapılıyor ama acele edilmiyordu, edilemiyordu.

Piyasanın görünmez eli

Velhasıl DT’nin ve can çekişen değerlerinin iktidarın görünür eliyle değil, piyasanın görünmez eliyle, yeni devletin yeni tiyatrosunun doğuşu için öldürülmesi tercih edilmişti belli ki.

Örneğin geçtiğimiz 27 Mart Dünya Tiyatro Günü hediyesi olarak DT’de bilet fiyatlarına yüzde 71 ile 371 arasında değişen oranlarda zam yapılmıştı. Bilet gelirleri kurum bütçesine dönmüyordu. Demek ki mesele zaten (artık pek ağızlarda sakız edilmediğini yukarıda belirttiğimiz) kâr-zarar denklemi değildi. Halkın eşit şekilde ve cüzi fiyatlara tiyatroya ulaşması mantığı kafalardan sökülüp atılmak isteniyordu. DT artık halkın tiyatrosu olarak düşünülmeyi istemediğini gözlere sokmak için daha ne yapabilirdi?

Kurum dışı ünlü tasarımcılara yaptırılan ve 6 milyon liraya mal olduğu konuşulan kostümleriyle önümüze gelen son “proje”, belki bu dönüşümün ulaşmayı hedeflediği tepe noktası olarak düşünülmüştü. Sahne, dekor, kostümler, efektlerle her şeyin büyük ve pahalı olduğu Dracula “Bir Dehşet Komedisi”nden söz ediyorum. DT oyunlarının şimdiye kadar veremediği hazzı arayan bu ilk dev prodüksiyon da yine bizzat Genel Müdür’ün öncülüğü ve performansıyla kuruma taşındı.

“Zamanla değiştin. Hızlı olmadı, o yüzden çok fark etmedim belki” diyordu DT oyuncusu Veda Yurtsever, 32 yıldır çalıştığı kurumdan emekliliğini isteme gerekçelerini kamuyla paylaştığı mektubunda. Geçen ay yayınlanan mektup, sade bir yolla sorunların arasındaki çizgileri birbirine bağlamayı ve derdin ne olduğunu göstermeyi amaçlıyordu. Altı oyulan kuruma dair nitelik eleştirisi, bu kez kurum içinde yaratılan enkazda çırpınan genç oyunculara çarptı. Oysa kurumdaki sayıları (oransal olarak da) hızla artan kadrosuz-güvencesiz gençlerin, yeni dönemde ucuz ve geçici işgücü rolüyle yeni tasarıma monte edilmek istendiğini kısa sürede göreceğiz sanırım. Şu ara izlediğimiz dev prodüksiyonlardaki ensemble oyuncuları ihtiyacı elbette bir yerden karşılanmalı.

Yakın gelecek için bu söylenenler ucuz kehanet gibi geldiyse dönüp 2008 yılından bir daha buralara gelelim. AKM’nin kapatılmasının bu dönüşüm yolunda hem en sembolik hem de en işlevsel hamlelerden biri olduğunu şimdi görmek çok zor olmamalı. O büyük kırılmayla, yıllar içinde, binlerce temsilin yapılmaması ile gelen ve her açıdan zemini kurutan bir büyük adım atıldı. Hatta o boşlukta öne fırlayanlara bir büyük avantaj da sağlandı. Ne de olsa tiyatro her şeyden önce mekân demekti. Ana mekânı senelerce kapar, onun yerine AVM içinde garip yerlere yönlendirirseniz seyirciyi ya da olanaksızlıkları alternatif gibi pazarlarsanız, birinci raundu da pek rahat almış sayılırsınız elbette. Hem AKM’nin yokluğunda peyda olan Zorlu ve benzeri dev “komplekslere” alan açmış olmak da işin kreması olur. Şimdi o gün yola çıkarılan trene son vagondan binmek için DT’nin ölüm koşusu başladı.

E artık daha bile az tepki gelebilir, parası olmayana “evde otur o zaman” demek de çok sorun edilmeyebilir. Ne de olsa “Tabii seyredersin” denebiliyor ardından pek rahatlıkla. Tıpkı işsiz kalan oyuncuya “Tabii’de oynarsın” denebildiği gibi.

Dışarıda durum farklı mı?

​​Tabii eliyle tüm bu operasyonlar yürürken 62. Altın Portakal Film Festivali’nde sanatçı Bilge Şen şöyle konuştu: “65. senem, hâlâ çalışıyorum. Bazen konuk oyuncu, bazen bir bölüm, bazen iki bölüm. Hani yukarıdakiler 1,5 milyon, 2 milyon... Biz oynuyoruz 5 bin, 6 bin, 10 bin. Devlet bana o kadar az maaş veriyor ki, yoksulluk sınırının altındayım.”

Pasta büyürken bu resmin dışında kalan ve sanatçıları yoksullaştıran düzeni ifşa etmiş aslında Bilge Şen.

Ama sadece bu da değil: AKP’nin yarattığı tüm tahribata rağmen açığa çıkmayı bekleyen aydın birikimini, ülkeyi yeniden ayağa kaldıracak gelişkin iradeyi de ifşa etmiş oldu. Susanlara niye susuyorsunuz diye sormak son derece meşru. Ama Bilge Şen gibi susmayanlar da omuz verilmeyi hak ediyor.

DT’nin yarısı güvencesiz çalışan gençler

Yazar: Mavi Derin

Tüm bu tartışmaların içinde, Devlet Tiyatroları’nda emeğin taşıyıcısının kim olduğuna odaklanmak görünenin ardındaki gerçeğe daha çok yaklaşma şansı veriyor.

Bu taşıyıcıların en önemlilerinden biri tüm bölgelerde emek veren genç birikim. Bu birikimin de işçileşmiş olduğunu söylemek mümkün. Kimi sınavla kadro hakkını almış, kimi yıllarca belirsiz sözleşmeli çalıştıktan sonra kadroya girmiş, kimi de eğer kadroya alınıp geri çıkarılmamış ya da bezip kaçmamışsa halen yevmiyeli sistemle çalışıyor. Yanlış okumadınız, yevmiyeli.

Bu birikimin nitelikli olup olmadığı tartışması tam burada boşa düşüyor. Günün sonunda hem genç sanatçılar, hem emekli olanlar, hem de yevmiyeli sanatçılara reva görülen üç kuruşla, 3,5 milyar liralık bütçesi olan kurumun sanatçıları güvencesiz ve muhatapsız bırakılıyor. Kadrolular ek iş yapmak zorunda kalıyor. Yevmiyeli sanatçıların ise yarını hatta birkaç saat sonrası bile belirsiz. Gelecek ay oyunlarının olup olmayacağı, bir sonraki sezon başka oyunlarda çalışıp çalışamayacakları, bu belirsiz ritim içinde geçim kaygısını bastırabilmek için kurum dışı bir iş bulup bulamayacakları da... Hayatın ve sanatın sürekliliğini sağlayan, bu konuda güvence veren bir mekanizma işlemiyor. Ayda kaç temsil olacağı belli olmadığı gibi kurum dışı bir işte çalışırken tüm programı Devlet Tiyatroları’na göre ayarlamaya çalışmak, sürekli iş kaybetmek ve gelecek kaygısı da buna ekleniyor.

Tamer Karadağlı, Sükun Işıtan ve benzeri örnekler, kurumun içinde emekçileri birbirine düşürmekle yahut ayırmakla kalmıyor, işi kurumla sanatçılar arasında makas kırdıracak maddi bir mücadeleye dönüştürüyor. Tartışmalara nitelikli-niteliksiz oyuncu eklenince devlet tiyatrolarının bütçesinin nasıl yok olduğu, kazanılan hakların da nasıl geri alındığı, gerektiğinde 15 saat prova alan sanatçılara suyun bile parayla satıldığı, yevmiyeli sanatçıların o gün oynadığı oyundan yol-yemek gibi basit giderlerini düştüğünde yok pahasına çalıştığı, hatta işini yapabilmek için neredeyse üstüne para verdiği gerçeği kamuoyuna taşınamıyor. Yani su, tüm iç tartışmalarla birlikte, tersine bulanıyor.

2024 yılı raporuna göre kurum personelinin yarıya yakını bu güvencesiz çalışan genç birikimden oluşuyor.

tkp_eylem
Ortaklaşa

Ortaklaşa'nın Aralık 2025 tarihli üçüncü sayısının dosya konusu, 23 yıl sonra AKP iktidarı. AKP'yi irdeleyen yazıların yanı sıra bu sayıda Kürt sorunundan Ortadoğu'daki gelişmelere, Doğu Akdeniz'deki enerji kavgasından İrlanda'nın sözde zenginliğine, spor ve bahisten yemek kültürüne, çok sayıda konuya dair ürettik.