MİT Başkanı’nın Heidegger’e düşen yolu
Çizim: Münircan Özdemir
Asaf Güven Aksel
Marx’ın Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı’sından “İnsanların varlığını belirleyen şey, bilinçleri değildir; tam tersine, onların bilincini belirleyen, toplumsal varlıklarıdır”ı alıntılayan Engels ile, Feuerbach’ın “Bir sarayda başka türlü düşünülür, bir kulübede başka türlü”sünü alıntılayan Engels’in, aralarında “devrimci sonuç” açısı olan iki ayrı savı karşılaştırdığı fark edilemediğinde, aynı şeyin değişik ifadeleri olduğu yanılgısına düşmek sık görülür. Bu durumda, Feuerbach “mekaniği”nin, İbrahim Kalın’ın son kitabı dolayımlı bu yazıya, çarpıcı bir başlık olanağı sunduğu düşünülebilirdi. Heidegger’in Kulübesine Yolculuk. Öyle ya, Türkiye Cumhurbaşkanı’nın hık deyici Saray görevlisi istihbaratçı, Alman bir düşünürün kulübesinde derin tefekküre dalmış aydına dönüşmüş görünüyor madem. Sosyal sınıf kavramlaştırmasını, bina sıfatına evirince de, biter giderdi başlık arama. Ama, yanlış olurdu.
Enver Gökçe’nin Yusuf’u, “nasıl yaşıyorsan öyle düşünüyorsun demek” yüzleşmesini, fonda dokuma tezgâhlarından çıkan “kirtim kirt” sesleri varken bilince çıkarmıştı. Kitabın hemen başlarında, bir izlek oluşturacak şekilde vurgulanan, vaktiyle Heidegger’in elinde tırmıkla poz verdiği kulübenin önünde aynı noktada durup çekilen “otuz üçlük siyah abanoz tespih”in şıkırtısıyla olmazdı bu. İbrahim Kalın’ın, tırmık gibi bir üretim aracına tespihle nazire yapmasını açıklayışı, kendisi hakkında bir ipucu veriyor: “Manasını idrak eden için, tırmık da tespih de zikre, tezekküre, tefekküre, düşünmeye ve anmaya vesile olur diye düşünüyorum.”
Toplumsal yaşam, praksis, tespih
Marksizm, düşünce ve yaşam arasındaki bağıntıyı “praksis”le kurarken, “bilincin görece özerkliği”ni de hesaba eklerken, insan davranışları, eylemsellikleri açısından yeni nirengiler ortaya koymuştu ama bunu geçelim ve “eyleyen” İbrahim Kalın’a onun çerçevesinden bakalım.
Kalın, aynı yerde balon uçurabilir, mangal yapabilir, amuda kalkabilirmiş, ama Tanzanya hammaddeli tespihle kurduğu karşılıklı varoluşsal ilişki başka bir boyutmuş. İstediğini yapabildiği bir nesne değil, oluşuyla mümkün kıldığı dairevi tecrübe, otuz üçteki “Çok”luk, imamedeki “Bir”likle, Kalın’a da var olma alanı açan bir varlıkmış. Çekişteki zihni, ruhi, bedensel vaziyet, her bir tane geçişinde terennüm edilen lafız ve mana, tespihin varlığıyla mümkün olabiliyormuş. Abanoz tespihle varlaşma anında, felsefenin doruğuna çıkış…. Heidegger temelli varoluşçuluk bu raddeyi tasavvur edemezdi muhtemelen.
“Tespih bir kurumdur. Feodal bir kurumdur üstelik” der Yılmaz Güney, elinden bırakırken.
Kurumsal bir varoluşa tanıklık eden bu tespihle poz verme arınışındaki aygıt adamına bakalım biraz.
Varmışken süren yolculuk
Önünde fotoğraf çektirilen bir kulübe, ziyaret edilmiştir artık varlık olarak. Ama kitabın adındaki “Yolculuk”a, varılmamışlık, zihinsellik, tamamlanmamış süreç gibi çağrışımlar yüklenmişse, “hakkında tefekkür” de haktır. Niye “Kulübesinde” değil de “Kulübesine Yolculuk”? Sürecin evveliyatından mı, yolun daha uzanacak olmasından mı?
Martin Heidegger’in Kara Orman’ın kenarındaki kırk iki metrekarelik kulübesini, 20 Ekim 2019’da, yanında düşünürün torunuyla ziyaret etmiş İbrahim Kalın. “Varlık nedir” sorusuna yanıt aramaya eşlik eden en elverişli ortamın, tabiatın dingin bağrında, “şehirli burjuvanın romantizmi”nden uzak, düşünmüş ve yazmış. “Tabiatta olmak, bir mücadelenin içinde olmaktır. İnsanın çevresiyle kavga etmeden, ama bir çaba sarf ederek… var olduğu bir durumdur. Tabiatı bozmadan, onu kendi varlığıyla zenginleştirme katkısı, imtiyazı…” Kalın, burada Heidegger’in felsefe için en uygun zamanın fırtına anı olduğu tezine de gönderme yapıyor…
Tamam da, çevreleyen ortamın doğayı, fırtınanınsa doğa olayını imlediğini kabul etmeme hakkını felsefe ve edebiyata Heidegger tanıyor.
En uygun zamanda… Ortamı bozmadan, kavga etmeden, olanı kendiyle zenginleştirme….
Başdanışmanlık istihare kulübesi
2018’de “Türk Tipi Başkanlık Sistemi” garabetiyle Recep Tayyip Erdoğan’a teslim edildi ülke. Aynı zamanda İbrahim Kalın’a da güvenlik ve dış politika başkan vekilliğinin yanı sıra Başdanışman sıfat ve görevi verildi. Tam inzivai kulübeye yolculuğun sırasıydı yani 2019. Ve burada derlediklerini yayımlamanın, 2023’teki MİT Başkanlığı’nı izlemesi de “eşyanın tabiatı”na uygundu.
“Gölge CIA” Stratfor’un TR-306 kod adlı çalışanı, MİT başkanlığını “majestelerine sadakat”le sınırlayacak mıydı ki, istihareye çekilmesin?
Burada denilecektir ki, adam Heidegger eksenli tefekkür kitabı yazmış, bunu politikaya, iktidar safındaki konumuna çekerek, sığlaştırıyorlar.
Salt Varlık, böyle bir şey işte ve Heidegger’in temel bağlamı da bu.
Hayat içinde eyleyen insan: praksis. Varlık yoksa, düşünce yok: tespih.
Heidegger’in tanrısı, Kalın’ın Allah’ına karşı
Kitap yayımlandığı andan itibaren, sosyal medyada Heidegger’e ilgi arttı. Der Spiegel’in düşünürle yaptığı, ölümünden sonra yayımlanan röportaj kitabına 1933’te Neler Oldu Profesör Heidegger başlığının konulmasını “laikçi sansür” olarak niteleyen ve aslının “Bizi Ancak Bir Tanrı Kurtarabilir” olduğunu söyleyenler görüldü. Bununla ilgili aynı başlıklı bir bölüm de yazmış Kalın. Sözü geçen bölümü röportajdan alıntılarsak, eleştirinin “derin”liği görülür:
“Yalnızca bir tanrı bizi hâlâ kurtarabilir. Tek olabilirlik olarak, düşüncede ve şiirde, tanrının tecellisi ya da sönüşümüz içinde tanrının yokluğu için bir boşluk hazırlamak kalıyor bize; olmayan tanrının karşısında sönelim.” Pek kullanışlı değil ha?
Tanrının avdetinden ya da ricatından söz ederken Heidegger, besbelli ruhsuz modern dünya Hıristiyanlığının, tekniğe boğulmuş tanrısıdır kastı. Oysa, Kalın gibi, hiç değilse Molla Sadra’nın Şiraz’daki medresesine yolu düşse, İslam’ın Allah’ını tanısa, tevhid olurdu. (Bu konudaki “ciddi” çalışmalar da anılmış kitapta. Çalışanlar da Sadra’ya varmış!) Bölüm bu garipliğin tınılarını taşıyınca, Kalın’ın, Heidegger felsefesine vakıflığı, biraz zedeleniyor. O pozu tespihle verince işte, zurna mecburen zırt diyor…
Tırmık, şu ya da bu biçimde bir müdahale, çevreyi değiştirme, üretme aracıdır. Heidegger’in elinde de. Tespih ise, “dairevi tecrübe”dir. Devridaim döngüsüdür, tevekküldür, şükür ve sinikliktir. Kalın’ın elinde de. Bu yüzden, hep yolcudur imameye tespih tanesi, varamayandır, varılanı inkârdır.
Çetindir Heidegger felsefesi. Kalın bir bakar, tespih tanesinde bulduğu Varlığı’nın imamesi yoktur ve başka bir elde şıkırtıyla çevrilmektedir özü.
Heidegger’e hafifletici sebep
Elbette, kim olursa olsun, felsefeye duyulan ilgi ve bu konuda üretmek, takdire şayandır. Hele de günümüz Türkiye’sinde. Heidegger meraklısı bir MİT Başkanı, alışıldık değil.
Ama mesele gerçekten Sein und Zeit’ı mı (Varlık ve Zaman) düşünürün?
Heidegger’le yukarıda adı geçen röportaj, 1933’te Nazi işbirlikçiliğine varan Freiburg Üniversitesi rektörlüğü adımını atışına yönelik suçlamalara karşı kendisini savunması için 1966’da yapılmıştı. Mazereti, Führer’i bir başkasına göre daha usturuplu tasarruflara yöneltebileceğine, aşırılıkları törpüleyebileceğine inanmasıydı. Ve o an için, başka bir alternatif yoktu, değişim dinamiklerinin başka bir merkezi yoktu…
“Değişimin tek dinamiği” tezini anımsadınız değil mi?
Bu konuyu tatlıya bağlıyor Kalın tabii... Geleceğiyle paralellik kurmak mı? Yok canım! “Peki, ne yapacağız? Heidegger’i yargılayıp bir kenara mı koyacağız? Heidegger’i yine kendisiyle aşmayı deneyebiliriz, düşünce başka düşünür başka” diyor. Ne şeytan, ne ulu. “Hikmet hepimizin yitiğidir, bulduğumuz yerde alırız.”
Yitiğimiz hikmet… Haklıdır Kalın, politik ve insani alçalışına karşın, önemli düşünürdür Heidegger… Ama bunu keşke onun kulübesinin önünde zikretmeseydi MİT Başkanı.
“(Arendt), Heidegger’in kulübesine ‘çıkma’sını ‘fare deliği’ne sığınmak olarak tasvir eder. Orada kendini her tür sorunun ve hesap sormanın ‘üstünde’ gören Heidegger, konforlu bir alanda felsefe yapmayı tercih eder. Soykırım, antisemitizm, Nasyonal Sosyalizm gibi sorulardan kaçmak için, Kara Orman elverişli bir imkân sunar.” Arendt, kulübeyi hiç ziyaret etmemiş.
Karanlıktan karanlığa
Kalın’ın güzergâhında bir fahri görevi de topluma nüfuz etmeyi, kendini sorgusuz onaylatmayı beceremeyen İslamcı bağnazlığın, kültürel hegemonyayı solun elinden alması, kendi kullanımına elverişli bir silah haline getirmesi. Altun’lar, Pala’lar, bütçeli diziler, romanlar, filmler… Kurulamadı kör olası hegemonya.
İnkârdan gelinmez birikimiyle, Kalın, bağlama çalıp şarkı türkü derlemekle yetinecek değildi ya bu durumda. Onca kitabına neden bir de Heidegger eklemesindi ki?
Şundan: Tespih, sabır oyalanmasıdır.
1933’ü anladık, 2018’de ne oldu profesör?
İbrahim Kalın’ın, bütün o tefekküründeki vakar, yeri geldiğinde taassupla mesafe cüreti, kapitalizme insan temelli yaklaşım gölgelemesi, edebiyat ve felsefeye yatkınlık izlenimi, bu nedenle, varlığını bulduğu Saray’ın topluma şırınga ettiği kötülüklere ortaklığın, kimi noktalarda mimarlığının hesabını vermekten azade kılamaz onu. Heidegger’e 1933 sorulurken, hiçbir sıfatının önemi kalmamıştı.
Marx, praksis demişti de ondan sorulmuştu, 2018’de ne oldu Profesör? 2023’te?
Felsefesiz oldu bu makale. Karmaşık Heidegger felsefesi de İbrahim Kalın biyografisi de bir dergi sınırını aşar çünkü.
Felsefe: ‘Das Man’da kaybolan ‘Dasein’
Gene de finalde, biraz Heidegger diyerek bakalım Kalın’ın Varlık’ına. Kuşkusuz MİT Başkanı, kulübedeki ya da saraydaki “dasein”lığını “buradalığı”nı sorguluyor ve bir duruş belirliyordur. Saray’ın adamı, Heidegger’den bir kavramla tanımlayacaksa kendini, önemli ama zararsız bilgilendirmeler kaleme almaktan çıkıp, düşünürün “das Man” kavramı karşısındaki sorgusuna geçmelidir. Ne de olsa, düşünüre göre insan, kendi varlığının, kendisi için problem oluşturduğu tek varolandır. Kalın’ın problemi de Varlığı’dır.
das Man’ın varlık alanı kamu’dur. Sıradanlık ve her şeyde haklı olma iddiasıyla beliren, “öteki”lere hükümran olan. das Man, bağımlılık ve halis olamama tarzı, yaşam üslubudur. Hiç kimse kendisi değildir bu sfer’de. Çünkü insanı aynı kalıplar içinde düşünmeye, aynı normlara göre davranmaya, aynı amaçlar için harekete geçmeye, aynı şekilde sevmeye, inanmaya zorlayan bir “diktatör”dür o.
Orada, insanın anlamasına, hileli oyunu bozmasına yol açacak hiçbir şeye izin verilmez.
Bütün kapılar kapalı olacak, ama insanlarda açık olduğu kuruntusu canlı tutulacaktır ki, das Man, mümkünlerin tek mümkünü görünsün.
Sartre’ın Roquentin’inden MİT Başkanı’na yabancılaşma teleferiğine ne gerek var?
“Tek mümkün” das Man, Heidegger’e Führer’i alkışlatmıştı. İbrahim Kalın, Saray’ın hizmetinde das Man’a reveranstır, o kadar.
Heidegger tırmıklıydı o pozda. Kalın, abanoz tespihlidir.
das Man çeperinde dasein’ın hiçliğini değil, yokluk-ötesiliğini seçiş, mazeretsizliktir.
Toplumsal ve bireysel yaşam, praksistir. Gerisi, kitabiyat.
Ortaklaşa'nın Aralık 2025 tarihli üçüncü sayısının dosya konusu, 23 yıl sonra AKP iktidarı. AKP'yi irdeleyen yazıların yanı sıra bu sayıda Kürt sorunundan Ortadoğu'daki gelişmelere, Doğu Akdeniz'deki enerji kavgasından İrlanda'nın sözde zenginliğine, spor ve bahisten yemek kültürüne, çok sayıda konuya dair ürettik.