Kentin üzerindeki eller: Tarlabaşı’nın gölgeleri, Söğütlüçeşme’nin maskeleri
Tarlabaşı Bulvarı yıkımları, 1987. Fotoğraf: Ali Öz
Kaya Tokmakçıoğlu
İstanbul, kırk beş yıldır yalnızca mekânsal bir alan değil, aynı zamanda sınıfsal çatışmaların sahnesi haline geldi. 1980 darbesi, şehrin ekonomik ve siyasal yapısını kökten dönüştürdü. Darbe sonrası serbest piyasa reformları, özelleştirmeler ve finansal serbestleşme politikaları, yoksul emekçi sınıfların yaşam alanlarını kırılganlaştırdı ve dayanışma ağlarını çözdü. Bu süreç, kentsel mekânın sermaye için yeniden tasarlanmasının ideolojik ve yasal zeminini oluşturdu.
Tarlabaşı, bu dönüşümün erken laboratuvarlarından biri olarak öne çıktı. 19. yüzyıldan günümüze çok katmanlı ve sınıfsal olarak heterojen bir dokuya sahip olan mahalle, 1980 sonrası “yenileme” adı altında sistematik olarak dönüştürüldü. Kamusal alan, “koruma” bahanesiyle sermaye sınıfının tahakkümüne devredildi; yoksul ve orta sınıfın mekânları estetik ve rant kılıfıyla metalaştırıldı.
Terminal Kadıköy ise bu hikâyenin güncel durağı. Projenin sahibi TCDD ve Ulaştırma Bakanlığı’yken, inşaatın işletme ve yatırım ayağı doğrudan Saray’dan alınan izinle Hamdi Akın’ın Akfen şirketi tarafından yürütülüyor. CHP, yerel yönetim olarak projenin sınıfsal dışlanmayı gizleyen estetik maskesini onaylamakla sınırlı da olsa rol üstleniyor. Bu bağlamda, Tarlabaşı’ndan Söğütlüçeşme’ye uzanan hat, kentsel belleğin değil, sermaye birikiminin yeniden inşa edildiği çizgiyi gösteriyor.
Yıkımın sürekliliği: Tarlabaşı’nda operasyon
Tarlabaşı, tarih boyunca Beyoğlu’nun çok kültürlü ve yoksul emekçi topluluklarının yoğun olarak yaşadığı bir mahalleydi. Sokaklar, yalnızca barınma alanı değil, aynı zamanda dayanışma ve kolektif yaşamın mekânsal ifadesi oldu. Bölgeye ilk büyük saldırı, 1986’da dönemin belediye başkanı Bedrettin Dalan’ın, “Kulaklarımı tıkarım, Tarlabaşı’nı yıkarım, cezam neyse çekerim” diyerek başlattığı yıkımla geldi. Dalan’ın “modern şehircilik” vizyonu, aslında Beyoğlu’nun çok kültürlü dokusunu tahrip eden ilk neoliberal operasyonlardan biriydi. Tarlabaşı Bulvarı’nın açılması için yüzlerce bina yerle bir, binlerce insan yerinden edildi. Böylece, bugünkü “kentsel dönüşüm” söyleminin temelleri o dönemde atılmış oldu. Yıkımlar sadece fiziksel alanla sınırlı kalmadı; mahalle ekonomisi ve küçük esnaf da dönüşümden ağır biçimde etkilendi. Yerinden edilen aileler, yeni alanlarda sosyal ağlarını kurmakta zorlandı ve mahalle dayanışmasının uzun sürede yeniden inşası neredeyse imkânsız hale geldi. Bu süreç, sermaye odaklı kentsel müdahalenin yalnızca mülkiyet değil, toplumsal ilişkileri de dönüştürdüğünü gösteriyor.
2000’lerde AKP eliyle süreç sistematik hâle geldi. 5366 sayılı “Yenileme Alanı Yasası” ile Tarlabaşı, resmen dönüşüm kapsamına alındı. Yasayla birlikte “tarihi dokuyu koruma” söylemi, emekçilerin tasfiyesini gizleyen bir kılıfa dönüştü. TOKİ ve özel sektör ortaklıkları aracılığıyla yürütülen projelerde, zorunlu tahliyeler ve mülksüzleşme yaygınlaştı. “Koruma” ve “estetizm” kılıfları, yıkımın ve yağmanın üzerini örttü; sokaklar, artık yalnızca sermaye için değer taşıyan birer mülk haline geldi. Bu açıdan, Tarlabaşı’nın dönüşüm hikâyesi (Dalan’dan AKP’ye uzanan çizgide) Türkiye’deki neoliberal kent politikalarının sürekliliğini bütün açıklığıyla gözler önüne seriyor.
Betonun ideolojisi: Tarlabaşı 360
Tarlabaşı 360, AKP döneminin kentsel dönüşüm politikasının simgesi oldu. Çalık Holding tarafından yürütülen, Berat Albayrak’la bağlantılı proje, “tarihi dokuyla uyumlu lüks yaşam” sloganıyla sunuldu. Ancak gerçekte zorunlu tahliyeler, mülksüzleşme ve kamusal alanın özel sermayeye devri yaşandı. Başlangıçta “Tarlabaşı 360” olarak lanse edilen proje, satışların durması üzerine “Taksim 360” adıyla yeniden markalandı. Bu dönüşüm, projenin hem ekonomik hem de ideolojik iflasını simgeliyordu.
AKP’nin kent modeli; kamu arazilerinin özel sermayeye devri, “yenileme” yasalarıyla yasal meşruiyet sağlanması, estetik ve “koruma” söylemiyle yağmanın gizlenmesi olmak üzere üç sacayağı üzerine kuruluydu. Tarlabaşı 360, bu üçlünün birleştiği noktada, neoliberal kent ideolojisinin vitrini haline geldi. Projenin mimari tasarımı, yalnızca görsel bir modernlik sunmakla kalmadı, aynı zamanda sermaye sahiplerinin sosyal ve ekonomik önceliklerini görünür kılan bir simgeye dönüştü. Beyaz ve geniş camlı cepheler, lüks konut blokları hem prestij hem de sosyal ayrışmayı temsil eden araçlar olarak işlev gördü. Bu yapıların varlığı, kentin alt sınıflarının kullanımına kapalı mekânların artmasına yol açtı.
Tasarımın maskesi: Terminal Kadıköy
Kadıköy’ün dönüşüm hikâyesi, 1990’ların ikinci yarısında özel sermayenin sahil hattına yönelmesiyle başladı. O dönemde CHP’li belediye, “kamusal alanların çağdaşlaştırılması” söylemiyle pek çok alanı AVM’lere, otoparklara ve özel işletmelere devretti. Böylece, bugün Söğütlüçeşme’de somutlaşan neoliberal kent estetiğinin temelleri de çok daha önce atılmış oldu.
Günümüzde Söğütlüçeşme’deki istasyonun dönüşümü, bu sürecin son halkası olarak öne çıkıyor. CHP’li Kadıköy Belediyesi’nin bir yandan dava açıp tepkiler gösterdiği, diğer yandan inşaatın fiilen devam etmesine göz yumduğu, açılacak olan işyerlerine ruhsat verdiği projeye yönelik ikircikli tutumu kamuoyunun gündeminde. Bu çelişkili yaklaşım, yerel yönetimlerin kent hakkı mücadelelerinde edilgen kalmasının, sistemin sürekliliğini sağladığını ortaya koyuyor. Terminal Kadıköy’deki dönüşüm, CHP’nin “edilgen” tavrının ötesinde, TCDD ve Akfen tarafından yönlendiriliyor. Yerel yönetim, inşaatın modernlik ve estetik uyum çerçevesinde sınıfsal sınırları gözeterek projeyi meşrulaştırıyor.
Öte yandan, Terminal Kadıköy’deki “Paribu Art” örneği, neoliberal kentsel dönüşümün kültürel sermaye ayağını gözler önüne seriyor. Zorlu PSM’ye alternatif olarak lanse edilen bu yeni sahne, yalnızca bir kültür mekânı değil; aynı zamanda sermaye için değer üreten, yatırım ve reklam olanaklarını besleyen, sanatı toplumsal dayanışmayı güçlendirmek yerine kentteki sermaye zincirine eklemleyen bir araç.
Bu açıdan, Terminal Kadıköy, AKP’nin doğrudan mülkiyet ve sermaye odaklı müdahalesinden farklı olarak, yerel yönetimlerin estetik ve mekânsal uyumla sınıfsal etkileri sınırlandırma çabası üzerinden meşrulaştırılıyor. Projenin modernliği ve Kadıköy’e uygun konumlandırılması öne çıkarılsa da TCDD ve Saray–Akfen üçgeninin yönettiği süreç, rantın ve sermaye birikiminin sürekliliğini sağlıyor. CHP’nin rolü, projeyi estetik ve kültürel söylemlerle meşrulaştırıp sınıfsal dışlanmayı görünmez kılmakla sınırlı kalıyor; böylece emeğin ve yoksul halkın sesi dolaylı biçimde bastırılmış oluyor.
Neoliberal Kardeşlik: Yağmanın iki dili
AKP “müreffeh şehirler”, CHP “yaratıcı şehirler” vadediyor; farklı söylemler kullansalar da her ikisi de sermaye birikimi ve sınıfsal dışlanmayı yeniden üretiyor. Tarlabaşı 360, Terminal Kadıköy, Galataport gibi projeler, partiler üstü neoliberal kentleşmenin parçaları. AKP modeli doğrudan ve kaba mülkiyetle ilerlerken CHP modeli estetik ve kültürel araçlarla aynı süreçleri destekliyor. Kentte emekçi sınıfların yaşam alanına yer kalmazken kentsel mekân, sermaye için yeniden biçimlendiriliyor.
Neoliberal kentçilikte rantın dili farklılaşsa da özü değişmiyor: Mekân, sınıfsal ayrışmanın en kalıcı aracına ve “koruma”, “yenileme”, “canlandırma” gibi kavramlar, sermayenin kent üzerindeki tahakkümünü gizleyen birer perdeye dönüşüyor. Bu yüzden, kent hakkı mücadelesi, partiler arası rekabetle sınırlı kalmamalı; emek cephesinden yükselen örgütlenmeler ve dayanışma, sermayeye karşı toplumsal hakların savunulmasının temel zemini olmalı.
Kenti geri almak
Terminal Kadıköy’de yaşananlar, yalnızca mekânsal bir yıkımı değil, toplumsal hafızanın, kültürel çeşitliliğin ve emekçilerin görünmez kılınmasını da ortaya koyuyor. Bu deneyimler, neoliberal kent dönüşümünün partiler üstü bir süreç olarak işlediğini ve kentteki dayanışma, kolektif örgütlenme ve kamusal alanı korumanın zorluklarını çarpıcı biçimde gösteriyor. Beton ve imajın ardında kaybolan şehir hayatını geri getirmenin temel koşulunun da emekçileri merkeze alan bir kent tahayyülüyle hareket etmekten geçtiğini hatırlatıyor.
Ortaklaşa'nın Aralık 2025 tarihli üçüncü sayısının dosya konusu, 23 yıl sonra AKP iktidarı. AKP'yi irdeleyen yazıların yanı sıra bu sayıda Kürt sorunundan Ortadoğu'daki gelişmelere, Doğu Akdeniz'deki enerji kavgasından İrlanda'nın sözde zenginliğine, spor ve bahisten yemek kültürüne, çok sayıda konuya dair ürettik.