Ana içeriğe atla
0%

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Ortaklaşa
tkp_eylem

AK değil Kara | Süreç, İsrail, ABD, İş Cinayetleri, Bahis, Karşıdevrim, Özelleştirme

Adalet ve Kalkınma A.Ş.:Misyonu, vizyonu, paydaşları…

Nevzat Evrim Önal

Yayın Tarihi: 11.12.2025 , 23:36 "0 dakikalık okuma süresi"
Güncelleme Tarihi: 14.12.2025 , 09:46
Reisinden vezirlerine, ayakçılarına kadar 23 yıldır defalarca aynı şeyi söylediler: “Türkiye anonim şirket gibi yönetilmeli.” Madem ki kendilerini de ülkeyi de bir şirket olarak görüyorlar, o zaman biz de onları “işletme bilimi”nin kavramlarıyla inceleyebiliriz.

“Hafıza-i beşer nisyan ile maluldür”, ya da günümüz Türkçesiyle söylersek, “insan hafızası unutkanlıkla sakatlanmıştır.” Bu söz, konu yakın tarihimiz olduğunda bilhassa geçerli, çünkü siyasetin bütün tarafları, aldıkları her virajdan sonra kendilerince tarihi baştan yazıyor. Örneğin gözlerini AKP’nin oyların yüzde 34’üyle meclisteki sandalyelerin yüzde 66’sını aldığı 3 Kasım 2002 seçimleriyle aynı gün hayata açan genç bir yurttaşımız, 14 yaşına gelip siyasetle biraz ilgilenmeye başladığında ve kendisine, “bundan birkaç yıl öncesine kadar bunlar ülkeyi Fethullahçılarla birlikte yönetiyorlardı” dendiğinde inanası gelmeyebiliyor.

Bu yazıda söz konusu partinin orijinini mercek altına almaya çalışacağız ve bu sıkıcı konuyu biraz ilginç hale getirmek için bir benzetmeye başvuracağız. Benzetme bize ait değil. AKP denen gerici partinin reisinden vezirlerine, kapıkullarına kadar pek çok üyesi 23 yıldır defalarca aynı şeyi söyledi: “Türkiye anonim şirket gibi yönetilmeli.” Madem bu parti kendisini bir şirket olarak görüyor ve memleketi de kendisini nasıl yönetiyorsa öyle yönetmeye çalışıyor, o zaman biz de onu “işletme bilimi”nin kavramlarıyla inceleyebiliriz.

Herhangi bir şirketin internet sitesini açıp “Hakkımızda” sekmesine tıkladığınızda, “Tarihçe”nin yanı sıra üç başlıkla karşılaşırsınız. “Misyon” şirketin temel faaliyetini, yani özetle ne iş yaptığını, “Vizyon” bu işi yaparak nereye varmaya çalıştığını, “Paydaşlar” ise bu işi kimlerle birlikte yaptığını anlatır. Hatta bu kısım ikiye ayrılır; “dış paydaşlar” şirketin kurumsal iş birliklerini anlatır, “iç paydaşlar” ise şirketi oluşturan unsurları listeler.

Gelin, “şirket parti”nin köklerine bu gözle bakalım.

Bir ‘misyon’ partisi…

Soğuk Savaş’ın başladığı günlerden itibaren tüm kapitalist ülkelerde devletin öncelikli görevi antikomünizm olmuştu. Bu görev, bir yanda resmi ideolojiyi çok aşan bir biçimde, eğitim müfredatlarından popüler kültüre ideolojinin her alanında yoğun ve kesintisiz propaganda, diğer yanda devrimci örgütlenmelerin yasal ve yasadışı şiddetle bastırılması yoluyla icra ediliyordu. Ne var ki, buna paralel olarak ekonomi alanında işçi sınıfını fazlaca öfkelendirip politize edecek icraatlardan kaçınılıyor, temkinli davranılıyor ve sınıf uzlaşması zemini korunuyordu.

Türkiye’de bu dönemin baskın karakteri devletçi kalkınmacılıktı ve 27 Mayıs itibariyle buna bir de merkezi planlama eklenecekti. Düzenin sağ kanadı buna eleştirel yaklaşsa da (Demirel “bize plan değil pilav lazım” sözünü bu dönemde söylemişti) toptan karşı çıkmıyordu. 

Emperyalizm temkinli davranmayı neoliberalizmle birlikte bıraktı ve işçi sınıfıyla kurduğu uzlaşma masasını devirip, bilhassa 1979-80 dönemeciyle birlikte büyük hız kazanan kapsamlı bir saldırı başlattı.

Bu saldırının Türkiye’deki çerçevesi Turgut Özal’ın (henüz Demirel’in danışmanıyken) kaleme aldığı 24 Ocak kararları ile çizilmiş; 12 Eylül darbesiyle de kararların uygulanabileceği politik atmosfer oluşturulmuştu. Ne var ki Özal’ın kurduğu Anavatan Partisi 1983’ten 1991’e kadar tek başına iktidar olsa da devletin dönüşümünü ilgilendiren özelleştirme, tarımsal desteklerin kaldırılması gibi çok önemli başlıklarda pek yol alınamamıştı. Bunun gerekçelerine dair özetle şunu söyleyebiliriz: Türkiye’de toplum liberalleşmenin “şenlikli” yönlerine görece olumlu yaklaşıyordu; örneğin Taksim’de açılan ilk McDonalds’ın önünde güle oynaya kuyrukta bekliyordu. Ama iş neoliberalizmin özündeki halk düşmanı politikaların uygulanmasına geldiğinde direnç güçlüydü zira toplumsal hafızada devletin 2. Dünya Savaşı sonrasında antikomünizm gereği benimsediği sınıf uzlaşmacısı karakterle Cumhuriyet’in kuruluşunda burjuvazinin zayıflığı nedeniyle üstlenmek zorunda kaldığı modernleşmeci görevler birleşmiş; hayatın her alanında devletin kapitalizmin olağan işleyişini yumuşatan ve regüle eden müdahaleleri toplum tarafından normal ve beklenen şeye dönüşmüştü. Gerek ekonomi gerekse hukuk alanında devletin bu rolünü tasfiye etmeye yönelik her müdahale popüler tepkiyle karşılaşıyor ve bürokrasi, genetiğinde yer alan temkinlilik refleksleriyle hemen frene basıyordu. Bu yüzden 1980 ve 90’larda liberalleşme bir ayak gazda diğer ayak frende, dur-kalklarla ilerlemiş, birkaç defa da motor stop etmişti.

Ne var ki, 1990’ların sonlarına gelindiğinde ne emperyalizmin ne de Türkiye sermayedar sınıfının sabrı kalmıştı. Sovyetler Birliği yıkılmış, işçi sınıfı tehdit olmaktan çıkmış, sermaye egemenliği “tarihin sonu”nu ilan etmişti. Türkiye’de ise halen ülkenin en çok kâr eden sanayi kuruluşu devletin elindeki TÜPRAŞ’tı ve yapılan özelleştirmelerin çoğu “kamu yararı” gerekçesiyle Anayasa Mahkemesi’nden dönüyordu.

Özetle, Türkiye’de Cumhuriyet ve üzerine kurulduğu ilkeler, ne denli aşınmış olsalar da kapitalizmin ilerlemesi açısından bir ayak bağına dönüşmüştü ve gerek yerli sermayedarlar gerek emperyalistler artık bunun yıkılıp yerine piyasaya tabi bir rejim ve devlet kurulmasını istiyordu.

Adalet ve Kalkınma Partisi, bu “adaleti ve kalkınmayı yok etme” görevini yerine getirmeye talip olanlar tarafından kuruldu. Dolayısıyla AKP A.Ş.’nin misyonunu şöyle tanımlayabiliriz: Türkiye’nin cumhuriyetini ve devletini, yani rejimini mutlak anlamda sermaye çıkarlarını önceleyerek işleyecek, bunun için hiçbir halk düşmanlığından kaçınmayacak hale getirmek için yıkıp yeniden kurmak.

Gericiliğin ‘vizyonu’

İşin tuhaf yanı, AKP’nin örgütsel anlamda içinden çıktığı, Türkiye’nin İslamcı hareketinin ana akımı olan Millî Görüş geleneği ve onun kurucu lideri Necmettin Erbakan gayet “devletçi”ydi. Bu yüzden AKP A.Ş.’nin vizyonunun başlangıç noktası Tayyip Erdoğan’ın, “Milli Görüş gömleğini çıkardık” sözüydü. Partinin Türkiye siyasetindeki yeri Menderes-Özal-Erdoğan sürekliliği üzerinden yazıyor, Erbakan’ın da, kavgalı oldukları için bu zincirin mutlak anlamda halkası olan Demirel’in de üzerinden atlıyordu.

AKP A.Ş.’nin vizyonu bu izlek üzerinden kuruldu.

İşletme bilimi der ki, “vizyon, misyonla uyumlu olmalıdır.” AKP A.Ş. bir rejim değişikliği partisiydi. Bu misyonu ancak tek başına iktidar olarak yerine getirebilir, muhalefette bir halta yaramazdı. Buna ek olarak, siyasette sıklıkla tanımlı bir misyonla kurulan ve bu misyon tamamlandığında ya da başarılamadığında ortadan kalkan aktörlere rastlanır. Özal’ın ANAP’ı böyle bir partiydi; aşağı yukarı AKP A.Ş. ile aynı misyon doğrultusunda kurulmuş ve başarısız olup dağılmıştı. AKP A.Ş.’nin kurucularının en fazla ders çıkarttığı konulardan biri bu başarısızlıktı ve Erdoğan, kuruluş sürecinde TÜSİAD’ın başlıca üyeleriyle yaptığı telkin toplantılarında Özal’ın yarım kalan misyonunu tamamlama sözü veriyordu.

Farkındaysanız burada bir çelişki var: Rejim değişikliği sonu belli bir süreçtir; ama AŞ’ler ebedi olmak için kurulur.

Vizyon, misyonun yerine getirilme sürecinde aşama aşama, bu sürekliliği sağlayacak biçimde yazıldı: Eski rejim yıkılıp yenisi kurulurken, AKP A.Ş.’nin ve reisinin imajı da “kurucu parti ve önderi” olarak inşa edildi. Anadolu’da 1071’den bu yana Türk-İslam egemenliğinin tarihi kesintiler ve boşluklar değil süreklilik ve boşluksuzluk üzerinden yazıldı. 1923’te kurulan Cumhuriyet bu “ezeli” egemenlik içerisinde, Kurtuluş Savaşı dışında pek bir başarısı olmayan, dahası o egemenliğe zarar veren büyük hatalar ve gayrı milli nitelikler barındıran bir parantez olarak tanımlandı. Böylelikle rejim değişirken AKP A.Ş. de “ebed-müddet” Türk-İslam devletinin yeniden zuhur etmiş haline; yani varlığı eski rejimin yıkılıp yerine yenisinin kurulması misyonuyla sınırlı olmayan, aksine yeni rejime izafe edilen “ebedi” niteliği paylaşan bir şeye dönüştü.

Bu bağlamda, AKP A.Ş.’nin vizyonunu kısaca şöyle tanımlayabiliriz: Rejim değişikliği misyonunu yerine getirirken kendisini yeni rejimin kalıcı iktidar-devlet partisine dönüştürmek.

Bu, artık resmi ideoloji haline gelmiş olan Yeni Osmanlıcılığın da özüdür ve AKP A.Ş.’nin vizyonu bu bağlamda, 1990’ların sonundan itibaren Türkiye’nin sınırları kendisine dar gelen sermayedar sınıfının dünyaya açılma vizyonuyla uyumludur. Başarının kaynağında da bu uyum bulunuyor.

Suç ortakları ya da ‘paydaşlar’

Bu uzun yolculukta AKP A.Ş. için söyleyebileceğimiz bir şey varsa, o da “asla yalnız yürümediği”dir. Gerçekten de bu parti Türkiye siyasetinde hiçbir zaman yalnızlaşmadı. Ne zaman bir toplumsal kesime yönelik “açılım” yapacak olsa o kesimden az ya da çok temsil yeteneği olan kimi kişi ya da kurumlardan olumlu yanıt aldı; bunların bazılarını bünyesine katıp iç paydaşa dönüştürdü. Bu paydaşların çoğu onunla aynı vizyonu paylaşmıyordu, bazıları kendi vizyonlarına sahipti, ama AKP A.Ş.’nin ittifak geçmişi Türkiye’de Cumhuriyet’in yıkılması misyonuna bir yerinden dahil olmaya hazır öznelerin çok sayıda olduğunu gösterdi.

Yine de iç paydaşlarından bir tanesini özellikle hatırlamak gerekiyor: Fethullahçılar.

15 Temmuz darbe girişiminin ardından artık FETÖ olarak anılacak olan Cemaat, AKP A.Ş.’nin ilk iki iktidar döneminde basbayağı “ikinci ortak” konumundaydı ve pek çok başka özneyle kurulan ittifaklarda köprü vazifesi gördü. Örneğin AKP ile “hardcore” liberaller arasındaki ittifak tamamen Cemaatin muhabbet tellallığıyla kurulmuştu. Cemaatin Abant Platformu liberalizmin Türkiye’deki tüm varyantlarının büyükbaşlarını bir araya getirmiş ve Taraf Gazetesi’nden “Yetmez Ama Evet” kampanyasına kadar pek çok propaganda atağı buradan doğmuştu.

Cemaat, Cumhuriyetin yıkılması misyonuna devlet içinden gelecek tüm fren mekanizmalarını çalışmaz hale getiren özne oldu. Üniversite, yargı, TSK ve iç güvenlik bürokrasisinde Cemaat örgütlenmesi sol/yurtsever unsurları tasfiye ederken milliyetçilere de yeni rejimde oyunun hangi kurallarla oynanacağını gösterdi. Nitekim 15 Temmuz sonrasında bu kez “FETÖcüler” tasfiye edildiğinde ikinci ortak koltuğuna MHP’nin oturma süreci hayli kolay oldu ve devlette Cemaatten boşalan kadroları MHP’lilerin doldurduğu yerlerde hiçbir eşgüdüm sorunu yaşanmadı. Çünkü bu noktaya gelindiğinde AKP A.Ş.’nin misyonu artık düzenin tamamı tarafından kabullenilmiş, tüm siyasi özneler becerebildikleri ölçüde buna göre hizalanmıştı.

Bu da AKP A.Ş.’nin en kritik dış paydaşının, kendisine misyonunu tevdi eden Türkiye sermayedar sınıfı olmasından kaynaklanıyordu. Başta TÜSİAD olmak üzere Türkiye kapitalistleri, emperyalist merkezlerden kimi kritik isimler tarafından da desteklenen bu parti-şirkete başta şüpheyle yaklaşmış, ama zaman ilerledikçe onun tam da aradıkları şey olduğunu anlamıştı.

AKP A.Ş. asla yalnız yürümedi; çünkü Türkiye’de kendisini düzenin dışında konumlandırmaya cesaret ya da niyeti olmayan herkesin yolu, er ya da geç sermayedar sınıfın iktidarı teslim ettiği bu partiyle kesişmek zorundaydı.

tkp_eylem
Ortaklaşa

Ortaklaşa'nın Aralık 2025 tarihli üçüncü sayısının dosya konusu, 23 yıl sonra AKP iktidarı. AKP'yi irdeleyen yazıların yanı sıra bu sayıda Kürt sorunundan Ortadoğu'daki gelişmelere, Doğu Akdeniz'deki enerji kavgasından İrlanda'nın sözde zenginliğine, spor ve bahisten yemek kültürüne, çok sayıda konuya dair ürettik.