Teorik olarak Türkiye Kapitalizmi AKP'ye mahkumdur
Kemal Okuyan
AKP bir ihtiyaçtı. Tıpkı Menderes’in Demokrat Partisi gibi. İhtiyaç icat yaratır. Sermaye sınıfının Türkiye’yi “gereksiz” gördüğü yüklerden arındırıp “büyük paralar getiren” bir konsorsiyuma çevirme isteğidir ihtiyaç. 12 Eylül ve onu takip eden Özal dönemi aynı ihtiyacın ürünüdür.
Demokrat Parti, 12 Eylül ve Özal dönemlerinin tahribatıdır AKP gibi bir misyon partisini yaratan.
Şu nedenle: Saydığım iktidarlar döneminde Türkiye kapitalizminin girdiği yolda durmak mümkün değildi, devam edilmeliydi, eskisine dönmekse tam bir çöküşe yol açardı.
Dar anlamıyla bir yapılanma olarak değil, bir çizgi olarak Fethullahçılık bütün bu dönemlerin AKP’ye devrettiği bir yönelimdi. Piyasacılık, Amerikancılık, İslamcılık Türkiye’nin uzun zamana yayılan karşı-devriminin sabiti haline gelirken kurumsal yapıya Fethullahçılığı eklemek bir zorunluluk olmuştu. Bu anlamda Fethullahçılık, Fethullah Gülen’in yükselişinden eskidir!
AKP ihtiyaçtı, icat oldu ve gerekeni yaptı. “Gereksiz” yükler belliydi. Laikliğin, kamusal alan ve çıkarların, bağımsızlık fikrinin, işçi sınıfının kazanılmış haklarının üzerinde 12 Eylül’ün bile cesaret edemediği şekilde tepinildi. Format atma işlemiydi bu ve buna direnen sistem içi unsurlar neye uğradıklarını şaşırdılar.
Ergenekon ve benzeri operasyonların hem alabildiğine şiddetli hem de şaşırtıcı derecede temelsiz olması yeterince açıklayıcıydı: Tarihsel bir dönüşüm geçiriyordu Türkiye kapitalizmi ve burada inandırıcı olma zorunluluğu yoktu. Tersine, hoyratlık yeni dönemin ruhunun anlaşılması ve kabullenilmesi için zorunluydu.
Tam 23 yıl oldu. Sistem bu süre zarfında bütün aktörleri yeniden yapılandırdı, ana muhalif CHP “AKP Türkiyesi’ne uygun” hale getirildi, AKP misyonunun militanı olarak görev üstlenmiş Abdüllatif Şener, Ali Babacan, Ahmet Davutoğlu, İdris Şahin gibi isimlerle bezendi, Türkiye kapitalizminin normali AKP oldu.
Lakin Türkiye’nin normali olamadı AKP. Toplumun geniş bir kesimi bir biçimde kabullenmedi AKP Türkiyesi’ni ve iktidarın o kesimleri kriminalleştirip marjinal hale getirme çabası sonuçsuz kalınca o toplumsallığın ittirdiği CHP, AKP’nin en büyük meşruiyet kaynağı olan seçimlerde iktidarı zorlamaya başladı.
“Laiklik tehlikede değil” diyen, AKP’lilere kapıyı açan, Gezi Direnişi’nin üzerine Ekmeleddin’in uğursuz gölgesini düşüren CHP, AKP’yi iktidara taşıyan bütün güçlere şirin gözüküp güvence vermenin iktidarın anahtarı olacağını sanıyordu. Kuşkusuz, bu “daha da sağcılaşma” toplumu da sağa çektiği için CHP’yi bir muhalefet partisi olarak bayağı işlevli kılıyordu. Ancak AKP’ye ikna olmayan geniş bir kesime yoksulluğun boğmaya başladığı bir kısım AKP seçmeni de eklenmeye başlayınca CHP’nin bir iktidar seçeneği olarak bir kenarda hazırlanması meselesi de ciddiyete bindi.
İmamoğlu’nun parlayışı buraya denk düşmekte. Seküler kesimlere soldan, muhafazakârlara sağdan seslenmek konusunda yüzü hiç kızarmayan, AKP’nin yeniden yapılandırdığı yerel yönetim rant mekanizmalarını olduğu gibi ve büyük bir maharetle kullanan, AKP’li patronlarla çalışmayı özellikle seven İmamoğlu’nun başına neden çorap örüldüğü sorusuna geçen ayki yazımda yanıt vermiştim.
İmamoğlu’nun serüveni giderek daha da ilginç bir hal alıyor. Ancak asıl mesele şudur: Türkiye kapitalizminin CHP’ye değil AKP iktidarına ihtiyacı varken toplumdaki hoşnutsuzluk ne olacak?
Bu durum CHP’yi kapitalizmle problemli bir parti yapmıyor. Problem CHP’nin bugün Türkiye kapitalizminin ihtiyaçlarını istese de karşılayamayacak olmasından kaynaklanıyor.
Neden?
CHP AKP’yi iktidara getiren bütün güçlere güvence vermesine karşın neden Türkiye kapitalizminin ihtiyaçlarını karşılayamıyor?
Bilineni tekrar etmeyecek, CHP’nin bir partiden çok hizipler koalisyonu olduğunu söylemeyeceğim. AKP öyle değil mi? AKP başından beri farklı kanatların birbiriyle çekişme içinde olduğu bir parti olmadı mı? Erdoğan’ın giderek daha da pekişen tek adamlığının bu çekişmeleri yatıştıramadığı bugün görülmüyor mu?
O halde sorun ne?
Sorun, AKP’yi kabullenmeyen geniş toplumsal kesimlerin ve bu kesimlerin amorf bir biçimde temsil ettiği değerler ve beklentilerinin CHP üzerinde kurduğu baskıdır. CHP bu baskıya düzen açısından baraj oluşturduğu oranda muhalefette son derece işlevliyken, iktidar olduğunda bu değerlerle uyum sağlayamayacağı ve beklentileri hiçbir biçimde karşılayamayacağı için büyük bir krize yol açacaktır. Son genel seçimlerden önce birkaç televizyon programında olası bir CHP iktidarında Türkiye’nin altı ay içinde büyük bir kaosa yuvarlanacağını ve bunun bugünküyle kıyaslanamayacak bir baskıcı rejimle sonlanabileceğini söylediğimde CHP’lilerden tepki almıştım.
Oysa açık bir gerçeğe işaret ediyordum.
Kapitalizm, günümüz koşullarında, emekçi sınıfların durumunda kısmi bir iyileşmeye dahi izin vermiyor, veremez. CHP o kadar vaatten sonra halkın soluk alması için en küçük bir adım attığında anında tökezleyecektir.
NATO üyeliği ve emperyalist Batı ile müttefiklik; özgürlük, barış, demokrasi gibi kavramları anında kusmaktadır.

CHP ölesiye sarıldığı ABD, AB, NATO ekseninde bu kavramları muhalefetteyken keyfi bir biçimde kullanabilir belki ama iktidardayken bu eksenin gereğini yerine getirirken ortaya çıkacak siyasal ve toplumsal tepkileri AKP gibi yönetemez, tam tersine kendini ve her şeyi dağıtır.
Buna tarikatlar, imam hatipler, zorunlu din dersleri ile yıllardır barışmış durumdaki CHP siyasal alana tamamen yerleşen dinciliğin geriletilmesi için hiçbir çaba harcamayıp iktidarını o kesimlerle uzlaşmaya dayandırırken azımsanmayacak bir toplumsal kesimin CHP’den laiklik doğrultusunda radikal hamleler bekleyeceğini de ekleyebiliriz.
Sermaye sınıfının bunlara ihtiyacı yok, hiç yok!
Dünyanın durumu bu türden salınımlara izin vermiyor, Türkiye’nin durumu hiç.
Sermaye sınıfının dengelerin ve ittifak sistemlerinin çok ama çok hızlı değiştiği bir dünyada fazlasıyla pragmatik ve hamle yaparken titremeyen bir iktidara gereksinimi var.
Sermaye sınıfının beklentisi düşük bir toplumsal tabana sahip olan bir iktidara gereksinimi var.
Sermaye sınıfının kuralsızlık ve denetimsizliği her şeyin üzerine koyan bir iktidara gereksinimi var.
Sermaye sınıfının kamusal olan her şeye tiksintiyle bakan bir iktidara gereksinimi var.
Sermaye sınıfının Türkiye’nin uzun soluklu karşı-devrimi ile uyumlu bir iktidara gereksinimi var.
Buraya hâlâ AKP denk düşüyor. CHP istese de bu gereksinimleri karşılayamıyor. CHP’yi iktidar alternatifi olmaya toplumun tepkileri taşıdı. O tepkilerin ürünü beklentiler, CHP’nin sınıfsal ve ideolojik gerçekleri ve sermaye düzeninin gereksinimleri yan yana geldiğinde bir karmaşa ortaya çıkıyor.
Evet, teorik olarak Türkiye kapitalizmi AKP’ye mahkûm. Ama teori pratik tarafından tehdit ediliyor bu örnekte. Çünkü bu ülke sermayenin gereksinimlerinden ibaret değil. Sermayenin iç kavgalarını, iktidarın bünyesinde artık örtülü bir iç savaşa dönüşmüş olan çekişmeleri bir kenara koyalım, toplum AKP’yi kabullenmiyor. Onca baskı, yıldırma belki insanların hareket yeteneğini kısıtlıyor ama giderek daha geniş bir toplam AKP’siz bir Türkiye istiyor.
AKP’nin en önemli meşruiyet kaynağı olan “millet iradesi”, sandıktan “ters” sonuç çıktıkça buhar oluyor. Seçim sonuçlarını tanımamaksa AKP’yi daha da zayıflatıyor.
Bu bir yönetme krizidir. Bu krizin “Ekrem İmamoğlu’nu içerde tut, Mansur Yavaş’ı korkut, Özgür Özel’i aday yap, PKK ile barış” stratejisiyle aşılmasında ciddi güçlükler var. Zaten bu stratejinin geleceği yalnızca toplumu ikna edemediği için değil, AKP içindeki çelişkileri derinleştirdiği için de belirsiz.
Sonuçta ne olabilir?
Çok fazla seçenek var. AKP’nin bu yönetme krizinin altında kalması ve ülkeyi bir siyasal boşlukla baş başa bırakması mümkün örneğin. Ömrünü ABD desteğiyle biraz daha uzatması da. Her durumda çok ama çok sancılı bir süreç olur.
Peki gerçekler teoriyi bastırır ve sistem bir CHP iktidarıyla yoluna devam etmeye karar verirse, CHP kimilerinin iddia ettiği gibi, AKP’yi sandıkta yendikten sonra Türkiye’yi aydınlığa çıkarabilir mi?
Veya, emekçi halk, AKP’den sonra, beklentileri karşılayamayan CHP’yi de aşan bir enerji yaratamaz mı?
İlk sorunun yanıtı mutlak bir hayır. Nedenlerini kısaca yazdım.
İkinci soru ise CHP’ciliğin yarattığı enerji kaybı ve “uyuşma” halinin, CHP’nin olası iktidarının yaratacağı hayal kırıklığından sonra geriye hiçbir şey bırakmayabileceği gerçeği hesaplanarak yanıtlanmalı.
CHP, tepkili toplumsal kesimler ile holdingleri, NATO’yu ve tarikatları barıştırmak konusunda elbette mutlak bir başarı sağlamadı. Ama halkı örgütsüzlüğe, kolay çözümlere ikna ettiği gibi ideolojik olarak enerji üretebilecek bütün değerleri rehin aldı.
Eğer, teorik olarak AKP’yle devam etmeye ihtiyaç duyan ama pratikte zorlanan bir düzenle hesaplaşıp aydınlık bir Türkiye yaratacaksak, CHP’den bağımsız düşünen ve hareket eden toplumsal kesimleri çoğaltmamız gerekecek. Çünkü ister “teori” üstün gelsin ve AKP düşe kalka bir süre daha devam etmeye kalksın, isterse “pratik” hayata geçsin ve AKP devre dışı kalsın, Türkiye’nin geleceğini o kesimlerin gücü belirleyecek.
Ortaklaşa dergisinin Kasım 2025 sayısının dosya konusu, Ekim Devrimi. Derginin bu sayısında ayrıca AKP'nin yönetme krizinden Amerikancılığa, Korkut Boratav'la söyleşiden Türkiye'nin beşinci nesil savaş uçağı yapım sürecine, spordan bienale, Rusya'dan Latin Amerika'ya çok çeşitli konularda yazılara yer verdik.