Ana içeriğe atla
0%
  • soltv-logosoltv-light-logo
  • soltv-logosoltv-dark-logo
  • soltv-logosoltv-dark-logo
  • gelenek-logo

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Ortaklaşa
konstantin_yuon

EKİM DEVRİMİ | AKP, Yönetme Krizi, NATO, Su Sorunu, KAAN, Latin Amerika

Bu ülkeye yaşattıklarının bedelini ödeyecekler: ‘Devrimden kaçamazlar’

Aşkın Süzük

Yayın Tarihi: 06.11.2025 , 23:12 "0 dakikalık okuma süresi"
“Türkiye devrimi bütün devrimlerdeki gibi toplumsal adaletsizliklerin yarattığı tepkiden, yani sınıf çelişkilerinden ortaya çıkacak ama mutlaka baskın bir biçimde antiemperyalizm ya da laiklikten alacak yakıtını.”

TKP Genel Sekreteri Kemal Okuyan’ın Ağustos ayında yayımlanan ve kısa sürede beş baskı yapan kitabı Devrim’de, “Devrim nedir?” sorusundan başlayarak tarihsel koşulları içerisinde devrimler ve devrimlerin kinetiği değerlendiriliyor. Kitap boyunca devrim üzerine önemli tartışmaların altı çizilirken geleceğin devrimlerine Türkiye üzerinden projeksiyon tutuluyor. Okuyan'la bu ilgi çekici kitabı ve Türkiye devrimi üzerine konuştuk.

Kitabında özellikle Ekim Devrimi’nin bir laboratuvar olma niteliği ile meselenin neredeyse tüm alt başlıklarında çeşitli yönleriyle ele alınmış olduğunu görüyoruz. 108. yılında Ekim Devrimi’ne bugünden baktığımızda, devrimler arasında onu farklı ve özel kılan neydi?

Ekim Devrimi’nin “kitaba karşı devrim” olduğu söylenir. Bazı açılardan doğru olabilir bu. Biraz da sosyalist devrimin kimilerinin beklemediği bir ülkede gerçekleşmesinin yarattığı şaşkınlığın ürünüdür Gramsci’nin 1917 sonunda yazdığı “Kapital’e Karşı Devrim” makalesinden türetilmiş sözün gördüğü rağbet.

Ancak devrimler, yani her bir devrim kendinden önceki teorik birikim açısından arıza içeren dönüşümlerdir. Bu anlamda yenilik getirmeyen, o ana kadar bilinenlerden sapmayan bir devrim olmaz. 

Ekim Devrimi için de geçerlidir bu. Lakin unutmayalım, Ekim Devrimi kendi başına kitap gibi devrimdir. Bu şu anlama gelir, 1917 Şubatı’ndan Ekimi’ne, Rus Devrimi, devrim olgusunu masaya yatırmak ve kuramsal sonuçlar çıkarmak için ihtiyacımız olan bütün unsurları ihtiva eden eşsiz bir deneyimdir. Devrim kitabının hazırlıkları sırasında söz konusu 8-9 ay boyunca Lenin’in yazıp söylediklerinin tamamını, partinin bütün toplantı tutanaklarını okuyup inceledim, tarihte pek rastlanmayacak bir hız ve derinliği var o günlerin. Bolşevikler buna ayak uydurmayı becermiş ve doğru müdahaleler yapmışlar. Diğer devrimleri, burjuva olanlar da dahil, değersizleştirmek haddim değil ama Ekim Devrimi’nin insanlık tarihinde gerçekten çok özel bir yeri var ve olmaya devam edecek. 

Kendisi kitaptır demiştim, Ekim Devrimi bu anlamda kitaba sığmaz. Örneğin Ekim Devrimi üzerine yazılmış çok önemli bir çalışmadır John Reed’in Dünyayı Sarsan On Gün’ü ama tek başına bu kitaba yaslanarak bırakın Ekim Devrimi’ni, o on günü anlamak da imkânsızdır. Evet kendisi kitap gibidir. Çok katmanlıdır. Ekmek, hürriyet, toprak, barış bunların hepsi vardır; örgüt vardır, kitleler vardır; liderler ve kadrolar vardır; konspirasi vardır, halk katılımı vardır. Bu anlamda evet, çok yararlandım kitabı hazırlarken. Yanı sıra, 1848-51 Fransası ve bizim Milli Mücadelemiz de çok veri sundu.

Peki, devrimlerde devrimci öznenin rolü açısından değerlendirildiğinde, Rusya’da Bolşevikler nasıl öne geçti? Bolşevikler Rusya’dan devrimi nasıl çıkardı?

“Devrimi nasıl nihayete erdirdiler” diye sormak belki daha doğru. 1917 yılında Rusya’da devrim belirgin bir öznenin müdahalesi ya da etkisi ile başlamadı. Devrimci hareketlerin bir asırlık faaliyetlerinin elbette halkın davranış kalıplarını etkilediği söyleyebiliriz. Rusya’da işçi-köylü kitlelerin mücadele etme isteği diğer ülkelerin ortalamasının üstüne çıktıysa bunda devrimci öncülerin çabasının payı vardı. Bununla birlikte Rus Devrimi 1917’de halk Çarlığı çok hırpaladığı için değil Çarlığın halkı daha fazla hırpalayacak hali kalmadığı için patladı!

Aradaki farkı biraz açmak mümkün mü?

Son tahlilde halkın öfkesi Çarlığı zayıflattı ama 1917’de bu öfke önüne çıkan her şeyi süpürdüğü için değil, yıllar boyunca bu öfkeyi baskı ve zulümle göğüsleyen bir düzen içerden zayıfladığı ve bu barbarlığı daha fazla sürdüremediği için Devrim yükselişe geçti. Savaşın bu zayıflamada muhakkak büyük rolü oldu.

Soruya dönecek olursak, bu koşullarda Bolşeviklerin öne geçmesi nasıl mümkün oldu?

Bunu laf olsun diye söylemiyorum, Devrim öncesinde Rusya’da devrimci mücadelenin olgunlaşma evresi olarak göreceğimiz 1898-1917 yılları arasının, ki bu aynı zamanda Rus Sosyal Demokrat İşçi Partisi’nin kuruluşuyla başlayan bir dönemdir, kahramanı Bolşeviklerdir. Dolayısıyla Bolşeviklerin 1917 sonrasındaki tarihsel sıçramasını tesadüflerle veya birkaç aya sıkışmış bir fırsatçılıkla açıklamaya kalkmak abestir. 

Bunu muzafferlerin borusunun öttüğü bir tarih okumasıyla söylemiyorum. Evet, 1917 yılında Bolşevikler, büyük bir dönüşüm geçirmiş, kendilerini yeniden kurmuştur ama bunu öncesindeki siyasal-örgütsel kaynaklara dayanarak yapabilmişlerdir. Yine de 1917’ye başat aktörlerden biri olarak girmeyen Bolşevik Parti’nin nasıl olup da yılın sonu gelmeden iktidarı ele geçirdiği sorusuna sağlam bir yanıt verilmelidir. 

Teorik olarak, Bolşevikler 1917 Devrimi’nin nedenlerini, emekçi yığınları harekete geçiren faktörleri ve devrimin birbiriyle sürtünen farklı vektörlerini çok iyi kavradılar. Siyasal olarak, temel siyasi güçlerin çekim alanına girmeyecek kadar özgür ve bağımsız bir çizgiye yerleşmişlerdi. Örgütsel olarak, karmaşık ve zorluk derecesi yüksek görevlerin üstesinden gelebilecek kadrolara, işleyişe ve özgüvene sahiptiler. Bunlara benzersiz bir ihtilalci olan Lenin’in önderliğini ekleyin. Bütün diğer siyasi aktörleri devre dışı bırakacak farklar bunlar. 

Buradan devrim sürecine içkin olan yıkıcılık ve kuruculuk ikiliğine geçebiliriz. Aslında birbirini tamamlayan bu iki dinamik kitleleri devrime kazanmak için de yaşamsal… Yıkıcı öfke ile daha iyi bir yaşam umudunu aynı anda örgütlemek nasıl bir siyasal ve ideolojik kavgayı gerektiriyor?

Yıkıcılık ve kuruculuk devrim süreçlerinde birbirlerini dengeleyen kuvvetler olarak ortaya çıkmazlar. Devrimlerde “denge” yoktur. Bu anlamda her devrimde yıkıcılık ve kuruculuk farklı şiddet ve biçimlerde kendilerini hissettirir. Ancak her durumda devrimin ilk yükseliş evresi belli bir sonuca bağlandığı evreye göre kuşkusuz daha yıkıcı karakterdedir. Bu aynı zamanda devrimin bilinçli kitlelerin siyasal ve ideolojik olarak belirgin bir doğrultuda devinmeye başlamasıyla ortaya çıkabileceği iddiasının geçersiz olduğu anlamına gelir. 

Dolayısıyla devrimlerin bir devrimci özne hazır olduğunda gerçekleşeceği tezi de bir saçmalıktan ibarettir. Devrimler yükselir ve devrimci özne ona yön vermeye çalışır. Devrimlerin antitezden teze dönüşmesi elbette iç içe geçmiş dinamiklerin ürünüdür ve mutlak bir ayrıma dayanmaz. Lakin yıkıcı enerjiyi kurucu iradenin takip etmesi neredeyse bir kuraldır. 

Bu hem devrimlerin yapısı hem de kitlelerin ruh hali gereğidir. Emekçi yığınların eski düzeni yıkma işlemi sırasında ortaya çıkan iktidar boşluğunu doldurmaya başlaması onlar açısından eşsiz bir bilinç kaynağı anlamına gelir. Zaten toplumsal hayat boşluk tanımaz. Kaos kalıcılaşamaz, yeni bir düzen kurulur. 

Komünistler için yıkıcı enerjiyi yapıcı iradeye dönüştürmek devrim sürecinin en hassas işlemidir ve burada kitlelerin öğrendikleri kadar, devrimci partinin kitlelere öğretmesi de belirleyici hale gelir. Bu anlamda yıkıcı enerjiyi artırma görevi ile kuruculuk misyonu birbirini tamamlasa da farklı araçlar gerektirir. Birinde başarılı olan bir partinin diğerinde başarılı olmasının garantisi hiçbir biçimde yoktur.

Ülkemize gelirsek… Kitapta Türkiye’de devrim üzerine düşünenlerin azaldığını belirtiyorsun. Bu durum, coğrafyamızda devrim olanağının azalması ile mi ilgili?

Hayır, devrim olanağı artıyor, devrimci sayısı azalıyor. Daha doğrusu devrimi gerçekten düşünen ve hedefleyen devrimci siyasi özne sayısı azalıyor. Yalnızca Türkiye değil, bölge böyle. Karşıdevrimin önemli başarısıdır bu. Karşıdevrim derken, 1980’lerden sonraki dönemi ve özellikle SSCB’nin çözülüşünü kastediyorum. Şili’deki 1973 ve sonrasında bizdeki 1980 darbeleri bu karşıdevrimci dönemin açılış spazmlarıdır. 

Ne yazık ki bu dönem devrim fikrinin geriye çekilmesine ve “sol”da özgürlükçü paradigmanın eşitlikçiliğin üzerini örtmesine yol açtı. Oysa, özellikle Türkiye için söylüyorum, bir devrimci krizden henüz söz edemesek de, Türkiye’nin devrimle ilişkisinde azalma yok, durum tam tersi. 1980’de Türkiye kapitalizmi çok ciddi bir krizin içindeydi ama elinde tuttuğu kartlar vardı. 1980 sonrasında bu kartları tepe tepe kullandılar. Şimdi elbette kendi kendine yıkılmayacak ama ellerinde ne kadar kart var, bu sistem sürdürülebilir mi sorularının onlar açısından kaygı verici yanıtları olduğu ortada.

Türkiye’nin devrime en yakın ülkelerden birisi olduğunu düşünüyorsun. Devrim elbette bütünüyle tasavvur edilemez ama Türkiye’nin devrimi nasıl olacak? Türkiye devrimi, siyasi enerjisini ve imkanlarını nereden bulacak?

Türkiye devrimi bütün devrimlerdeki gibi toplumsal adaletsizliklerin yarattığı tepkiden, yani sınıf çelişkilerinden ortaya çıkacak ama mutlaka baskın bir biçimde antiemperyalizm ya da laiklikten alacak yakıtını. Buna ek olarak siyasi bir krizin ortaya çıkacağını söyleyebiliriz. İktidar ve muhalefetin düzen adına sözünü ettiğimiz üç “sorun”a yanıt üretememesi ve devrimci bir öznenin bu yanıtsızlık durumunun tersine görünebilir, fark edilebilir bir noktaya gelmesi. Zor değil yani! Şaka bir yana, Türkiye devrimi için öngörülerde bulunabilecek durumdayız artık. Mesele bu işin patlama noktası, zamanlaması. Bunu kimse bilemez. Bildiğimiz, “sol çok zayıf, oy alamıyor, Türkiye toplumu muhafazakâr” türünden önermelerin son tahlilde anlamsız olduğudur. Hiçbir ülkede sistem kendi zayıflıklarını bu şekilde kapatamaz. 

Ülkemizde devrime giden süreçte Devrim “Partisi” ile Düzen “Partisi” olarak siyasi keskin bir taraflaşma yaşanacaksa ikincisini koruyacak devlet mekanizmasının da dağılmaya başlayacağını söyleyebiliriz. Öyle bir konjonktürde Türkiye’yi halihazırda bir felakete sürükleyen sermayenin çıkarları devlet aygıtını konsolide etmeye yeter mi? Yoksa devrim isteyenler kökü dışarıda bir karşı refleksle mi karşılaşır?

Sermaye düzeni her daim kendini savunmaya çalışır. Önemli olan bunu becerebilme yeteneğindeki zayıflamadır. Bir devrimci yükseliş sırasında Türkiye’de sistemi konsolide edecek bir “tehdit” algısı ortaya çıksa bile, bunun üstüne çıkacak bir “dağılma” ile karşılaşılacaktır. Bu durumun zaman içinde değişmeyeceğini, tersine daha da belirgin hale geleceğini düşünebiliriz. Türkiye kapitalizmi 1980 sonrasında bu ülkeye yaşattıklarının bedelini ödeyecek. Devrimden kaçamazlar. Bunu dışarıdan karşıdevrimci müdahalelerle telafi etmenin sınırları var. Eğer Türkiye’de halk böyle bir döneme örgütlü girerse, dış müdahale Türkiye Devrimi’nin en güçlü yakıtına dönüşür, ters teper. 

konstantin_yuon
Ortaklaşa

Ortaklaşa dergisinin Kasım 2025 sayısının dosya konusu, Ekim Devrimi. Derginin bu sayısında ayrıca AKP'nin yönetme krizinden Amerikancılığa, Korkut Boratav'la söyleşiden Türkiye'nin beşinci nesil savaş uçağı yapım sürecine, spordan bienale, Rusya'dan Latin Amerika'ya çok çeşitli konularda yazılara yer verdik.