Pasta kavgası bugünden ibaret değil: Sermaye kabına sığmıyor
Gülay Dinçel
Can Holding ile başlayıp Ciner grubuna uzanan, İş Bankası-Şişecam grubunun eski yöneticilerine değen operasyonlara İmamoğlu davası vesilesiyle Hamdi Akın, Vedat Aşçı gibi patronlar ile Koç grubu şirketlerinden birinin genel müdürü de eklendi. Bu pakete, ayrı bir yolsuzluk dosyası olarak açılan ve tarihte bir ilk olarak eski Merkez Bankası başkan yardımcılarından birinin tutuklandığı BKM operasyonu da dahil edilmeli. Tabii kadrajı daha geniş tutup son bir yılın diğer gelişmeleri, TÜSİAD’ın tepesindeki isimler hakkında açılan soruşturmalar, siyasi partilerin iç kavgaları, devlet içi kapışmalar da dikkate alınabilir.
Tozu dumanı bol kavganın göz hizasından değerlendirilmesinin güçlükleri var. Ortaklaşa’nın ilk sayısında Kemal Okuyan sınıf egemenliği bünyesindeki iç savaşın kontrolden çıkmakta olduğuna işaret etmiş, aslolanın pastadan daha fazla pay almak olduğunu vurgulamıştı. Okuyan’ın değerlendirmesi netlik ayarı yapmayı kolaylaştırmanın yanı sıra göz hizasından yukarı çıkıp biraz daha geniş bir açıdan bakma ihtiyacını da artırıyor.
Sıra Koç'a mı geldi?
Biraz heyecan, biraz rövanşizm, çokça da düzen içi hizalanma arayışına denk düşen “Hedefte İş Bankası var”, “İşte Koç’a da sıra geldi” gibi değerlendirmeler kavganın şiddetini kavramaya pek yardımcı olmuyor. Aksine büyük bir kestirmecilikle çıtayı en yukarı koyup sarsıntının farklı boyutlarını anlamayı zorlaştırıyor. Zira eski-yeni, yandaş-seküler, İstanbul-Anadolu ve hatta finans, sanayi, ticaret gibi biraz keyfe keder yapılan sermaye fragmantasyonuna dayalı çözümlemelerin açıklayıcı gücü hayli sınırlı. Sermayenin olağan koşullardaki gündelik rekabetinin abartılması, hatta bir ezbere dönüşmesi ek körlük yarattı.
Sermaye kompozisyonuna ilişkin fazla köşeli ayrımlar, gündemdeki operasyonlarda öne çıkan gayrimeşru faaliyetlerin olağan ekonomik işleyişin dışında, özel mekanizmaların ürünü olduğu kabulünü içeriyor. Böylece tartışmaya bir de temiz-kirli sermaye ayrımı ekleniyor. Haliyle zihinler, “kara para”nın kontrol altına alınması, fazla palazlanan faaliyetlerin hizaya sokulması ya da bu kapsamdaki birikimin yeniden dağıtımı gibi konulara gereğinden fazla kayıyor.
Oysaki dünyada da Türkiye’de de bu faaliyetler -en izole “business” olarak düşünülebilecek uyuşturucu dahil- kapitalist işleyişin, üretim, ticaret, finansman mekanizmalarının parçası halinde. Tıpkı vergi kaçırmanın, kaçak mal satmanın, rüşvetin, her türden yolsuzluğun kapitalist faaliyetlere içkin olması gibi. Türkiye burjuvazisinin sanayi üretiminde el koyduğu artı değerin hiç azımsanamayacak bir bölümünü yurtdışında realize ettiğine ilişkin kuvvetli bulgular var. İmalat sanayi üretiminde yüksek girdi ithalatı, yüksek ihracat düzeyi, uluslararası sermayeyle değer zincirleri üzerinden kurulan ilişkiler ve artan üretim hacmine karşın sınırlı artan ortalama katma değer oranı büyük bir değer transferi olduğunu düşündürüyor.
Başka her şey bir yana sadece bu durum tek başına ileri geri hareket eden kayıtdışı para anlamına geliyor. Söz konusu hareketin bir mekanizması finansman ise bir mekanizması da hiç kuşkusuz çok da muteber olmayan kanallar. Bu nedenle temiz-kirli sermaye ayrımında sınırların nerede başlayıp nerede bittiğini belirlemek de, bu iki biçim arasındaki simbiyozun yönünü ya da derecesini net tayin etmek de güç. Arzulanan hızda genişlemeyen ya da daralma tehlikesiyle karşı karşıya bulunan bir pastada güçlünün payını arttırmaya çalışması tabii ki hafife alınamayacak, önemli bir konu. Ancak birbiriyle iç içe geçmiş, dolayısıyla büyüse de küçülse de birlikte var olabilecek yapıları, birinin diğerini bastırarak büyüdüğü bir resme oturturken dikkatli olmak gerek.
Kavga mevcut pastadan fazlasını içeriyor
Güncel örnek Ciner grubunun medya şirketlerini Can Holding’e satarak kara para aklanmasına yardımcı olduğu iddiası. Ciner grubu adına, söz konusu satış dışında Can Holding ile hiçbir ilişkilerinin olmadığı öne sürülüyor. Oysa ki Ciner grubunun büyüme hikâyesinin Doğubeyazıt kökenli ve kaçakçılıkla büyüdüğü öne sürülen Can Holding’den ne kadar “aydınlık” olduğu tartışmalı. Ciner’den Türkiye’nin en büyük sanayi kuruluşu, aynı zamanda en büyük sermaye gruplarından İş Bankası’nın en büyük iştiraki olan Şişecam’a bu kadar kolay ulaşılması da meselenin bir alanı düzlemek ya da düzenlemekten ibaret olmadığının göstergesi. Bu üçlünün yerleştiği hattaki tüm aktörlerin ve aralarındaki ilişkilerin tüm boyutlarıyla ortaya dökülme ihtimaliyse sıfırdan küçük.
Sermayeler uzayda yan yana asılı, serbest salınan varlıklar değil. Hiyerarşideki yeri belirleyen birçok faktör bulunuyor. Finansal güç kadar stratejik önem başlığı altında toplanabilecek özellikler de dikkate alındığında Şişecam, CHP operasyonunun uzantısı nitelemesine sığmayacak bir sermaye grubu. Dünya cam üretiminde ilk beşte, soda üretiminde ilk 10’da yer alan grup küresel bir oligopol. ABD’de yapılan 5 milyar dolarlık devasa yatırım dahil olmak üzere Şişecam, sanayi sermayesi ihracı konusunda Koç grubuyla birlikte en yüksek hacme sahip. Üretim ve ticaret evreninde kapladığı yer, sahip olduğu olanaklar pek çok açıdan ekonomik gücün ötesine uzanıyor. CHP’ye operasyonun Türkiye’de düzen siyasetinin dinamikleri açısından nasıl sınırları varsa, meselenin uluslararası boyutu dahil olmak üzere kapitalizmin dinamikleri dikkate alındığında Şişecam’a dokunmak da çok kolay değil.
Peki, öyleyse Şişecam ile özdeşleşmiş, yıllarca grubun bir tür “tek adamı” olan eski Yönetim Kurulu Başkanı Ahmet Kırman, kadraja nasıl bu kadar kolay girdi? TÜSİAD’dan Koç grubuna tam da ortadaki kavganın şiddetinin mümkün kıldığı anomaliler yaşanıyor. Bu anomalilere başka bir yükseklikten bakma ihtiyacı da böyle artıyor. Basit bir arınma ya da sınırlarını aşıp fazla palazlananların budandığı türde bir sermaye reorganizasyonundan ziyade Türkiye burjuvazisinin ön açıcı olması beklenen, büyük birikimlerin üzerinde oturan kesimlerine daha çevik hareket etmelerine yönelik bir basıncın uygulandığı, pasta kavgasının bugünü paylaşmaktan ibaret olmadığı, muhayyel dilimleri de içerdiği söylenebilir.
Tombul sermaye
“Sıra Koç’ta mı, İş Bankası’nda mı” patinajı yerine Türkiye kapitalizminin yaşadığı sıkışmanın, sermayeler arasındaki rekabetteki kızışmanın nedenlerine odaklanmak daha isabetli olur. Çünkü alttan gelenlerin yukarıdakileri zorlamasına, sermayeler arası yer değişikliğine, adlı adınca sermaye hiyerarşisinde bir kaymaya odaklanan değerlendirmeler yerine aşırı tombullaşmış bir sermaye toplamının kabına sığmaması üzerinden düşünmeye başlamak daha ilerletici görünüyor.
Sermayenin tombullaşması kavramı tabii ki bir tür karikatürleştirme içeriyor. Ancak Türkiye kapitalizminin 2001 sonrası gelişme hızı ve sermaye birikimindeki genişlemenin ulaştığı boyutları anlatmak için kullanışlı. Belki çelişkili görünebilir ancak yaratılan ve yakalanan özel fırsatlarla bir yandan tekelleşmenin ve sermaye yoğunlaşmasının, bir yandan sermaye çeşitliliğinin arttığı uzun bir dönem yaşandı. Yoğunlaşmayla birlikte çeşitlenmeyi mümkün kılan en önemli etken hiç kuşkusuz büyük bölümü özelleştirmeler başta olmak üzere serbestleşme ve deregülasyonlarla sermayeye açılan yeni alanlardı. Ayrıca iç ve dış pazar olanaklarındaki hızlı genişlemenin sağladığı sektörel çeşitlenme ve olgunlaşma gibi etkenler de buraya eklenebilir.
Çeşitlenmeden sadece bir büyüklüğün üstündeki sermayedarlar kümesine yeni isimler eklenmesi anlaşılmamalı, eskilerin yeni faaliyet alanlarına yayılması yine bu kapsamda düşünülmeli.
Bu bağlamda büyüklerin önemlice bir bölümünün çok büyüdüğü, sermaye hiyerarşisinin değişik noktalarındaki bir dizi sermayedarın da önemli fırsatlar yakalayarak iki on yılda gerçekleştirilmesi zor ölçeklere eriştikleri söylenebilir.
Sermaye kompozisyonunda yer değiştirmelerden ziyade mevcut tombullaşmayı giderecek bir sıçrama ihtiyacı, bu doğrultudaki aranışlar şiddetlenmiş durumda. Sermaye el değiştirmeleri, yeni özelleştirmeler, mevcut pazarlarda yakalanacak yeni büyüme dinamikleri elbette yeni fırsatlar anlamına geliyor. Şişkinleşmemiş bir sermaye sınıfı olağan koşullarda bu fırsatlar için olağan sayılabilecek bir rekabet yürütebilirdi. Ancak Türkiye kapitalizminin mevcut ölçeğinde sermaye birikiminin genişlemesi ve sermaye sınıfını tatmin etmek için bunlar yeterli değil. Mevcut durumun korunması ya da ılımlı büyüme diyebileceğimiz seçenekte kalınması konsolidasyon boyutu güçlü bir reorganizasyonu dayatıyor. Bölgesel gelişmelerle birlikte belirginleşen emperyal heves ve iddialar, sınır dışı faaliyetlerde alınan yol da düşünüldüğünde, sıçrama potansiyelini güçlendiriyor. Bir yandan olası bir konsolidasyonda su üstünde kalma bir yandan da daha geniş yeni olanaklara hazırlanma senaryoları arasındaki gelgitler sarsıntıların şiddetini artırıyor.
Sermaye kompozisyonu düşünüldüğü kadar esnek mi?
Türkiye büyük bir ülke ve ekonomi. Ülkenin kuruluş özgünlükleri, kapitalizmin gelişkinliği ve ulaştığı ölçek, sömürü mekanizmalarının karmaşıklık düzeyi, uluslararası bağlantıların konfigürasyonu sermaye sınıfının en paçoz unsurları dahil köksüzlüğe çok izin vermiyor. Hem sermaye içi örgüde hem de düzenin kurumlarıyla ilişkilerde doğrudan bağlantıların ötesine geçen dolayımlar söz konusu.
Elbette karmaşıklık düzeyi düzenin bir soygun düzeni olduğu, sermaye sınıfının da hırsız olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Ancak kendi grup şirketlerine daraltılamayacak, uluslararası ve ulusal ölçekte doğrudan ve dolaylı farklı ilişki ağlarının parçası durumundaki sermaye gruplarının basit operasyonlarla alaşağı edilmesi güç. Az zamanda çok işler başaran, elinden tutulanların büyük bölümü de bulundukları yerlere tesadüflerle gelmiyor. Siyasetten el mi aldıkları yoksa siyasete el mi verdikleri ise tartışmalı ve hayli karmaşık bir konu. En çarpıcı güncel örnek olarak Bayraktarların Baykar’ı düşünülebilir. Güçlü ABD bağlantılarına sahip Kale grubuyla alınan yol olmasa Saray kapıları açılır mıydı? Tersinden Saray kapıları açılmasa güvenilir ve orta ölçeğe taşınan bir çözüm ortağından ötesine, Piaggio sahipliği, Leonardo işbirliği gibi noktalara ulaşılır mıydı?
Ortaklaşa dergisinin Kasım 2025 sayısının dosya konusu, Ekim Devrimi. Derginin bu sayısında ayrıca AKP'nin yönetme krizinden Amerikancılığa, Korkut Boratav'la söyleşiden Türkiye'nin beşinci nesil savaş uçağı yapım sürecine, spordan bienale, Rusya'dan Latin Amerika'ya çok çeşitli konularda yazılara yer verdik.