Bitmeyen senfoni: Amerikancılık
NATO Parlamenterler Asamblesi’nin Eylül’deki toplantısında kabul edilen bir rapor, iki haftayı aşkın bir süre Türkiye’de gündeme gelmedi. NATO’nun işleyişi çerçevesinde bu tür raporlar, yalnızca toplantıya katılanların ya da NATO’daki bürokrasinin haberdar olduğu rutin faaliyetler niteliğinde kabul ediliyor olabilir. Ancak ülkemizi yakından ilgilendiren ve önemli bir siyasi anlamı olan bu raporun altındaki imza CHP milletvekili Utku Çakırözer’in.
“İran’ın Bölgesel ve Avro-Atlantik Güvenliğine Yönelik Tehdidi” başlıklı raporda İran’ın yakın zamanda güç kaybetmiş olmasına rağmen hâlâ hem bölge güvenliğine hem de Avrupa-Atlantik güvenliğine yönelik bir tehdit olduğu öne sürülüyor. İran’ın Çin, Rusya ve Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti’yle ilişkisi de “geniş bir Batı karşıtı işbirliği ekseni” olarak niteleniyor. Kürecik’teki radarın saldırıları önleme kapasitesini artırdığı belirtilen, NATO’nun Irak’taki varlığının artırılması gerektiği tavsiye edilen raporda Körfez ülkelerinin NATO’ya alınması gerektiği de vurgulanıyor.
Bu raporun tamamen NATO’nun görüşlerini yansıttığı ortada. Raporun gündeme gelmesi ve ortaya çıkan eleştiriler üzerine Çakırözer’in belirttiği gibi raporu kendisi yazmamış olsa da, bir CHP milletvekilinin raportör olması, içerikle ilgili CHP’nin bilgi sahibi olduğu ve bu içeriğe karşı çıkmadığı anlamına geliyor. Gerek Çakırözer’in gerekse CHP’nin bu sorumluluktan kaçma şansı yok. İçeriğe katılmamaları durumunda yapmaları gereken tek şey bu raporla ilgili herhangi bir sorumluluk almamaları olurdu.
Raporun gündeme geldiği günlerde bir de Nobel Barış ödülü tartışması yaşandı. Ekrem İmamoğlu ödülü kazanan Venezuelalı muhalif lider Machado için bir kutlama mesajı yayımladı ve Machado’yu diktatörlüğe karşı mücadele eden bir demokrasi kahramanı olarak tanımladı. Türkiye’de pek tanınmayan Machado’nun siyonizm destekçisi olduğu anlaşılınca da mesajını sildi ve “bunu bilmiyordum” dedi. İmamoğlu Machado’nun siyonizmi desteklediğini bilmiyor olabilir. Ama daha kazandığı açıklanır açıklanmaz ödülü Trump’a ithaf eden Machado’nun bir demokrasi kahramanı olamayacağını bilecek kadar deneyimli bir siyasetçi olduğu kesin. Emperyalizmin doğrudan hedefinde olan Venezuela’da muhalif adı verilen kişi ya da kesimlerin ABD’nin doğrudan desteğini aldıklarını bilmiyor olması da pek mümkün değil.
CHP’nin NATO konusuna yaklaşımı uzun yıllardır son derece net aslında. Parti yöneticileri NATO üyeliğine karşı çıkmadığı gibi, Türkiye’nin bu ittifak içindeki ağırlığının artması gerektiğini belirten çeşitli açıklamalar yapıyor. Türkiye’nin eski ABD büyükelçisi ve halen Parti’nin Dış İlişkilerden Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı olan Namık Tan’ın söylemi bunu yansıtıyor örneğin. Ya da Özgür Özel’in Avrupa Sosyalist Partisi’nin toplantısında söylediği ve Türkiye’nin NATO’nun ikinci büyük ordusu olarak bu örgütün Avrupa Güvenlik Eylemi programına “en önemli katkıları vermesini istiyoruz” sözleri var.
Yeni batıcı dönemeç
Raporun yayımlandığı tarih dış politika için önemli, AKP hükümetinin emperyalizmin belirlediği bölge siyasetine tam boy angaje olduğu bir dönemece denk düşüyor. Aslında Batı emperyalizminin ekseninden hiç uzaklaşmamış ancak özerk manevra alanları yaratma konusunda belli bir ilerleme kaydetmiş olan AKP, yeni dönemde Batı’nın siyasetine kendisini teslim etmiş durumda. Bu elbette tek başına AKP’nin tercihi değil. Hem Türkiye sermaye sınıfı hem de düzen siyasetinin tüm unsurları bir bütün olarak bu tercihin arkasında ve yürütücüsü konumunda.
İçinden geçtiğimiz dönemecin çarpıcı çıktılarından biri NATO’yu, ABD’yi ve genel olarak Batı’yı toplumun gözünde daha meşru bir konuma yerleştirmek için atılan çeşitli adımlar. Gerek farklı siyasi öznelerden gerekse düzenin ideoloji üretiminde yer tutan çeşitli aktörlerden bu doğrultuda gelen müdahaleler artıyor.
Bunun eski ustaları var elbette. Örneğin bir zamanlar sermayenin “amiral gemisi” olan Hürriyet’in eski genel yayın yönetmeni Ertuğrul Özkök. Eski dönemlerde yaptığı ama daha sonra etkisi azalan incelikli Batıcı müdahaleleri yine yoğunlaşıyor.
Toplumsal meşruiyet de gerekli
Türkiye kapitalizminin Batı emperyalizminin safında yer alma kararı, yıllar içinde düzen siyasetini bütün kurumlarıyla teslim aldı. Siyaset yelpazesinin farklı kesimlerinde yer alan özneler, dozu ve şekli zaman zaman değişse de özellikle ABD ile iyi ilişkiler geliştirmek zorunda. Hele iktidara aday olanları ya da iktidarını sürdürmek isteyenleri önce ABD’ye ve genel olarak Batı sermayesine, onların Türkiye’deki ve hatta Türkiye sınırlarının ötesindeki çıkarlarını gözetecekleri konusunda güvence sağlamakla yükümlü.
Bu olgu AKP için de geçerli. Tayyip Erdoğan AKP’nin kuruluş aşamasında ABD’ye gitmiş ve burada bir dizi görüşme yapmıştı; ancak kiminle görüştüğü açıklanmamıştı. Daha sonra dönemin ABD Savunma Politikaları Kurulu Başkanı ve ABD siyasetinin önemli isimlerinden biri olan Richard Perle bir açıklamasında Cüneyt Zapsu aracılığıyla Erdoğan’la görüştüğünü söyledi. Perle’e göre Erdoğan, “Ülkeyi yeni bir yöne doğru götürüyor”du ve “Ne zamandır Türkiye’nin yeni bir liderliğe, genç bir liderliğe ihtiyacı vardı.” AKP’nin iktidara gelişinden birkaç yıl sonra, ABD’lilerin aklına şüphe düşmüş olacak ki, American Enterprise Institute isimli düşünce kuruluşunun bir toplantısında Zapsu’nun Erdoğan için “Onu harcamayın, yararlanın” anlamına gelen ifadeler kullandığı iddia edilmişti.
Benzer ilişkiler bugün de devam ediyor. Dümeni Batı’ya doğru daha fazla kıran AKP’nin, ABD nezdindeki meşruiyet arayışını bir kenara bırakması mümkün değil. Önceki dönemlere göre daha açık sözlü davranan Trump ve ABD’nin Türkiye büyükelçisi Tom Barrack’ın Erdoğan’a “Meşruiyet veriyoruz” ifadesini kullanması bu bağlama oturuyor.
Ancak bu müdahalenin maya tutması için bir de toplumsal düzlemde meşruiyet gerekiyor. Bunun için toplumun anlamlı bir bölümünün Amerikancı/Batıcı ideolojiye yatkın olması için çaba harcanıyor. Özkök ve benzeri ideologların bu açıdan da önemli bir işlevi var.
Amerikancılık 1950'lerde yoğunlaştı
Türkiye’deki Amerikancılığın kaynağını sermaye sınıfının İkinci Dünya Savaşı’nı izleyen dönemde yaptığı dış politika tercihi oluşturdu. Kore Savaşı’na Türk Silahlı Kuvvetleri’nin de emperyalistlerin tarafında katılması, bunun ödülü olarak alınan NATO üyeliği önemli bir dönemeç noktası oldu. 1950’li yıllarda Demokrat Parti iktidarında, soğuk savaş koşulları gereği Amerikancı ideoloji pompalandı ve elbette buna antikomünist ideolojinin pompalanması eşlik etti. Marshall Yardımı, ABD’nin bu müdahaleyi yapmasının başlıca aracı oldu. Böylece halkın günlük yaşamına “ABD’nin lütfu” niteliğinde dokunuşlar yapıldı.
Bir ABD başkanının ilk kez Türkiye’ye gelişi de bu döneme rastladı. Başkanlık döneminin sonlarında bir dizi Akdeniz ülkesi ile Batı ve Güney Asya ülkesine yaptığı gezi kapsamda Ankara’ya da gelen Dwight Eisenhower’ın 400 bin kişi tarafından karşılandığını yazdı dönemin gazeteleri. Bu resmi rakamdı, kimi gazeteler bu sayıyı 700 bine çıkarmıştı. Şu adreste izlenebilecek olan videodaki utanç verici görüntüler ne kadar ciddi bir hazırlık yapıldığını açıkça gösteriyor.
On binlerce yurttaş, ellerine tutuşturulan Türk ve ABD bayrakları ile Eisenhower’ın geçtiği yollara çıkmıştı. Pankartlara, flamalara, taklara “Türkler senin gerçek dostlarındır, Ike” (Ike, Eisenhower’ın lakabıydı), “Türkler Ike’a güveniyor”, “Ike, sevgimizi evine götür” ve NATO müttefikliğine atfen “Güvenlik olmadan barış olmaz” gibi sloganlar yazılmıştı.
Meşruiyet kaybı
O yıllarda Amerikancılık ciddi bir meşruiyet kazandı. Ta ki 1960’lı yılların sonlarında Türkiye’de devrimci mücadelenin yükselmesi ve antiemperyalist duyarlılığın güç kazanmasına kadar. Bu dönemde rüzgâr tersine döndü ve İstanbul’u ziyaret eden ABD askerlerinin devrimciler tarafından denize dökülmesi, ABD büyükelçisinin otomobilinin devrimci öğrenciler tarafından yakılması gibi eylemler Amerikancılığa toplumsal düzeyde büyük darbe vurdu.
ABD’lilerin “Bizim çocuklar” olarak adlandırdığı cuntanın eliyle açılan 12 Eylül döneminde, Özal’ın da büyük çabasıyla Amerikancılık yeniden ivme kazansa ve örneğin ABD Başkanı Clinton’ın 1999 Gölcük depremi sonrasında depremzedeleri ziyaret etmesi gibi “halkla ilişkiler” çalışmaları yapılsa da hiçbir zaman 1950’li yıllardaki düzeyine ulaşamadı.
Meşruiyeti zaman içinde giderek zayıfladı. Bu bağlamda ABD’nin Irak işgalinin toplumda kabul görmemesi ve bunun sonucunda 1 Mart 2003’te Irak’la ilgili tezkerenin TBMM’de kabul edilmemesi kritik bir gelişme oldu. Irak’ın parçalanmasına ABD’nin öncülük etmesi ve sonra benzeri bir politikayı Suriye’de de uygulaması bir başka belirleyici etkendi. 15 Temmuz darbe girişiminde Fethullahçıların arkasında ABD’nin (en azından bir kesiminin) bulunduğunun çok açık olması da meşruiyetin zayıflamasının önemli nedenleri arasında yer aldı.
Günümüzde de bu meşruiyetin epeyce zayıf olduğu ortada. NATO raporu sonrasında çeşitli CHP’lilerin ortaya koyduğu farklı görüşler, AKP’lilerin tepkileri karşısında verdikleri yanıtlar ya da İmamoğlu’nun mesajını geri çekmesi bunu açıkça gösteriyor. Amerikancılık sahiplenilemiyor ve Amerikancı izlenimi uyandırmaktan utanılıyor. Eisenhower’a yapıldığı gibi ABD bayrakları sallayarak sergilenen sevgi gösterilerinin bugün bir ABD başkanına yapıldığını hayal etmek bile güç.
Sevgili Sait Munzur’un bu yazı için çizdiği karikatürün başlığı Amerikancılık için son derece doğru bir niteleme ve yazının başlığı için de biçilmiş kaftan. Bu senfoni ülkemizde kapitalist düzen sürdükçe, farklı notalar ya da farklı düzenlemelerle de olsa çalınacak. Buna karşı hazırlık yapmak ve çoktan kabak tadı vermiş olan bu senfoniyi artık susturmak gerekiyor.

Ortaklaşa dergisinin Kasım 2025 sayısının dosya konusu, Ekim Devrimi. Derginin bu sayısında ayrıca AKP'nin yönetme krizinden Amerikancılığa, Korkut Boratav'la söyleşiden Türkiye'nin beşinci nesil savaş uçağı yapım sürecine, spordan bienale, Rusya'dan Latin Amerika'ya çok çeşitli konularda yazılara yer verdik.