Korkut Boratav: ‘Marksist akıl Cumhuriyetçiliği diri tuttu’
Ali Rıza Aydın, Ali Somel
Türkiye’nin en üretken aydınlarından biri Korkut Boratav. Kendi deyimiyle kendini sosyalist olarak tanımlamaya başlamasında aileden gelen, genetik bir yan var. Ama kimliğinin esas oluşumu 27 Mayıs’a giden günlerdeki ihtilalciliğiyle tamamlanıyor. Boratav, geçtiğimiz Ağustos ayında World Association for Political Economy (WAPE) tarafından düzenlenen 18. Uluslararası Siyasal Ekonomi Forumu’nda “hayatı boyunca Marksist ekonomiye yaptığı katkılardan” dolayı Dünya Marksist Ekonomi Ödülü’ne layık görüldü. “Hocaların hocası” sıfatıyla tanınan ama kendisini “ihtilalci” olarak tanımlayan Boratav’ın her biri büyük emek ürünü olan kitapları ve yazıları, dünyaya işçi sınıfı penceresinden bakıyor. Türkiye işçi sınıfına ve sosyalizm mücadelesinin kadrolarına 65 yılı aşkın süredir sağladığı düşünsel mühimmat, aydın kimdir sorusuna verilmiş en güçlü yanıtlardan birini oluşturuyor.
Hocam öncelikle nasıl bir aile ve topluma doğduğunuzdan bahsedebilir miyiz? Aydın kimliğiniz hangi siyasal ve toplumsal koşullarda oluşmaya başladı?
Cumhuriyet’in kuruluşundan 12 yıl sonra doğdum. Çok muğlak bir şekilde Atatürk’ün ölümüne ilişkin büyük matem yürüyüşleri İstanbul’da yapılmıştı diye hatırlıyorum. İkinci Cihan Harbi ile ilgili canlı anılarım var. Lise çağlarından itibaren yayınlanan kaliteli ve muhalif olan süreli yayınlardan biri Aydın Yalçın’ın çıkardığı Forum idi. Sosyalistler de yazıyor mu diye merak edip izliyordum. En azından sosyalist kimliğini bildiğim bir yazarı vardı. Tarım yazıları yazıyordu. Amcamlar tanıyordu onu. İki amcam da savaş yıllarında İlerici Gençlik Derneği’ne üye oldukları için tutuklanmıştı İstanbul’da. Galiba TKP’nin üniversite öğrencileri arasındaki gençlik kolu gibi bir özelliği vardı o derneğin, Mihri Belli başkanıydı çünkü. İstanbul’da ve Ankara’da da kolu vardı. Ben lise son sınıftaydım o zaman.
‘Solcuyum, onun için sağ kolumu kaldırıyorum'
Hocam üniversitede hukuku, ardından iktisadı seçmeniz, sizin bu tanımladığınız sosyalist kültür ve geleneğin etkisiyle mi olmuştu?
Baba mesleği de olduğu için acaba sosyal bilim alanlarından birinde üniversiteye girebilir miyim, asistan olabilir miyim diye düşünüyordum. Babam Muammer Aksoy’a sormuş, Korkut nereye girsin? Hukuk Fakültesi’ne mi, İktisat’a mı? Muammer Aksoy da demiş ki aralarında bir fark yok, ikisi de iyidir demiş. Sonra da onunla ahbap olduk. O Siyasal’da profesör, ben asistanım. Üstelik yakınlığımız da oldu. Faşistlerin fakültede işlediği bir cinayet yüzünden yaptığımız bir protesto yürüyüşüne Muammer Aksoy’la beraber katıldık. Yürüyüş, Kızılay ile Cebeci arasındaydı. Bir süre yan yana idik. Gençler slogan atıyor, “Kahrolsun faşizm” falan diyorlar. Biz de slogan başlayınca yumruk sallıyoruz. Muammer Abi diyor ki bana, “Oğlum biz hocayız, yakışmaz.” Ben diyorum ki, “Muammer Abi, ben solcuyum onun için dikkat et, sol kolumu değil sağ kolumu kaldırıyorum. Bizim geleneğimiz böyledir.”
Demokrat Partili yıllar ve 27 Mayıs’a giden sürecin sizde önemli yeri var…
Evet, lise yıllarımdan sonra kötü günler gördük, Demokrat Parti dönemi… Yalçın Küçük ile birlikte “devrimi yapan” ekipteniz biz. Birkaç arkadaşımız daha vardı o devrimi yapan. 1960 yılının Nisan ve Mayıs’ında sokaklarda gösteri yapıp “kahrolsun diktatörler” diyen ekibi kastediyorum.
Ben samimiyetle Adnan Menderes’in devrilmesine katkı yaptığımıza kaniyim. Her gün akşamüstü Kızılay’dan Bakanlıklar ile Sıhhiye arasındaki malum bulvarı iki yönde yürüyüp nümayiş yapan çoğu üniversite öğrencisi kişileri kastediyorum.
Hukuk Fakültesi mezunuyum. Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde doktora öğrencisiyim. Bu kuşaktan çocuklarla da tanıştık orada. Ben o sırada kendime göre sosyalisttim. Aileden devralınmış, isterseniz genetik deyin isterseniz aileden tevarüs etmiş. Kültürel iletişim ve aile geleneğinden gelen bir kimliğim vardı. Sosyalist olduğuna inandığım çocuklarla da bir şeye teşebbüs ettik ama başarılı olmadı, nümayişlere sosyalist bir renk verebilir miyiz diye...
CHP’nin karikatürize antikomünizmi
Bunu nasıl yapmaya çalıştığınızı hatırlıyor musunuz?
“Tuna Nehri akmam diyor” türküsü söyleniyordu. “Kahrolası diktatörler, bu dünya size kalır mı?” İttihat ve Terakki geleneğinden gelen bu slogan tutmuştu. O türkünün yeni bir versiyonu çıkmıştı adeta ortaya. Biz buna bir sol içerik verebilir miyiz diye düşündük ama kafa dengi bir grup oluşturamadık. “Kahrolsun emperyalizm” diyebilir miyiz diye düşünmüş olabiliriz.
Ama biz 27 Mayıs kitlesinde, sosyalist çekirdeği bir araya getiremiyorduk mitinglerde. Her gün yapılan o mitinglerde ben de genel slogana uyuyordum. Bizim yürüyüşün son aşamasında Harp Okulu yürüdü. Harbiyeliler katılınca 27 Mayıs’ın sinyalini vermiş oldular. Cezalandırılmadılar ve Harp Okulu Komutanı’nın teşvikiyle katıldıkları anlaşıldı sonra.
O dönemde bir gün üç arkadaşla oturduk, sohbet ediyoruz. Devrimi yapmışız. Menderes’in yıkılmasına katkı yapan dört gençten birisi olarak şu soruyu sordum: “Türkiye için sosyalizmi nasıl görüyorsunuz?” Yalnız bunu benim sormamın sebebi şu. Ben o tarihte gönülden sosyalizme bağlanmış bir insandım. Bunu, aile içi etkilerle öğrendim. Yani bir marifet değil o, bir aydın olarak değil. Yalnız bu soruyu sormamın sebebi şu: Menderes’in yıkılması Türkiye için nasıl bir gelecek getiriyor? Biri “Okuyup öğrenmem lazım” dedi. Hakikaten de o yola gitti. Diğeri o sırada galiba İngiltere’ye gidip gelmişti. Karl Popper’i okumuş ve onun etkisi altında “Kanıtlanması lazım” diye bir görüş attı ortaya. Sonradan siyasetçi olacak olan üçüncüsü ise hiçbir sempati göstermedi. “Nereden çıktı bu saçma soru?” türünden bir tepki gösterdiğini hatırlıyorum, çok emin değilim.
Ben ise Menderes’in devrilmesini sağlayıp siyasette ön plana çıkan CHP iktidarını benimsemedim o tarihte. Çünkü bilançosu antikomünizm içermektedir. Antikomünizmi de bir gericilik akımı olarak görüyordum. Yani 1940’lı yılların son yarısıyla 1960’a kadar olan dönemde CHP’nin işlevi ve rolü antikomünizmi Türkiye’ye çok partili rejimde taşımak oldu. Ve Demokrat Parti’yi komünizm sempatizanı olmakla suçladı. “Görüşler dergisinin G harfi orak taşıyor” diyerek karikatürize bir antikomünizme saplanan bir partinin Türkiye’ye mutluluk getireceğini düşünemezdim. Zira kanımca antikomünizm, açık seçik faşizmdir. Bunu babam ya da Serteller gibi, komünist olmasalar da Sovyetler Birliği’ne dost olan aydınların baskılanması deneyiminden biliyordum.
Düzenden yana aydın olmaz
Ülkemizin en üretken aydınlarından birisi olarak Türkiye’de aydın olmak, aydın sorumluluğu üzerine geçmişten bugüne bir değerlendirme yaparak ne söyleyebilirsiniz?
Özelliği nedir aydının? Gâvurcada “entelijansiya” denir. Benim çok beğendiğim arkadaşlarımdan birisi, Marksist olduğu da söylenebilir, Ergin Yıldızoğlu garip bir şekilde Türkiye’de İslami entelijansiyanın olduğunu iddia ediyor. Halbuki ben İslamcı akımın entelijansiya nitelemesini hak ettiğini düşünmüyorum. Çünkü kendi kafasıyla düşünmeyen bir akımdır. Yani belli dogmaların tekrar eden inanç, saf inanç, ona dayalı bir aydın özelliği yok.
Aydının bir yerde yaşadığı toplumun yerleşik ve egemen değer yargılarını tartışıp sorgulayacak bir özelliği olması lazım. İnançla yaratıcı bir katkının olmayacağını bilen bir katman diyebiliriz aydınlara. Toplumda yerleşik, egemen sınıfların değer yargılarını aşağı yukarı yansıtan resmi ideolojinin dışında düşünebilen insanın bana göre aydın olması lazım. Dolayısıyla aykırı düşünceyi temsil eden katman diyebiliriz.
Aykırı, ters de olabilir. Karşıdevrimcilik de bir aykırılıktır diyebiliriz. Ama o bir başka inanç tuzağına düşmeyi temsil ediyorsa değildir. Şöyle diyelim, güncel bir olay: Türkiye için Kemalist eğilime yönelen kadrolar, yani Meşrutiyet’in içinden Cumhuriyet’e giden dönemeçte Cumhuriyetçi akıma yönelen insanlar aydın özelliğini taşıyor. Buna mukabil Meşrutiyet’i bir felaket olarak gören, toplumun temel taşlarını çökertenlere aydın diyemeyiz.
Aykırı düşünmek değil tek başına. Toplumda egemen olan eğilim ve akımları sorgulayabilen kişi. Yani egemen düşünce ve ideoloji toplumda ağır bir çerçeve oluşturuyor. Adeta bir düşünsel zindan içinde olan kadrolar var. Her zaman var bu. Yani Kemalizmin evveliyatında da var. O işte saltanatı savunan eğilim, şeriatı savunan eğilim, din elden gitti diyen eğilim. Bir de bütün bunları sorgulayarak bir yerden esinlenmiş eğilim. O sırada esinlenilen akım Aydınlanma akımı.
Yani Fransa kökenli Aydınlanma akımından esinlenmiş kişi, içinde yaşadığı toplumun değerler sistemine aykırı düşünebilen kişidir. Tamam, bunun tekrarı da mümkündür. Kemalizm’in belli noktalarında, onun da Kemalist ideolojinin de bir tutsaklık biçimini aldığı örnekleri yaşadık.
Fransız aydınlanmasının Cumhuriyet aydınına etkisine işaret ettiniz. Bolşevik Devrimi nasıl yansıyor?
Bolşevik Devrimi’nden bir kâbus gibi korkan bir Kemalist damar da vardır. Bir kâbus gibi korkan, pratik amaçlarla korkan, çekinen değil. Aslında bu profilin bir bölümünün devrimci ortamdan etkilendiğini, değiştiğini biliyoruz. Nereden biliyoruz? Cumhuriyet’in kuruluşu aşamaları Sovyet sisteminin devrimci örgütleriyle oldu. Yani kongrelerle oldu. Kongreler, Rusya’daki Sovyetlerdir. Bütün devrimci hareketler bu tip çekirdeklerle oluşmuştur. Osmanlı toplumunun içindeki bütün akımlar o kongrelere katıldılar.
Mustafa Kemal’in tercih ettiği kişileri aşağı yukarı ismen biliyoruz. Yani Cevat Dursunoğlu diye bir isim geldi şimdi aklıma. Ama Cumhuriyet’in ileri aşamalarında ilerici kanatlardan birini oluşturmuştur. Kemalist kadronun ilerici kanatları da oluşmuştur. Hasan Âli Yücel bunların bir örneğidir açık seçik. Buna mukabil Kemalist akım içinde Nazizm’e savrulanlar da olmuştur. Faşizmi, Kemalizm’in bir örneği olarak yorumlayan insanlardan biri de Recep Peker’dir. Recep Peker sonra çok partili rejime geçişte komünizmi yasaklayan başbakandır.
Cumhuriyet’in erken aşama hamlelerinden biri Köy Enstitüleri’dir. Köy Enstitüleri Türkiye toplumunun ilerici bütün unsurlarını bünyesine toplayıverdi. O ilerici unsurlar işte sol unsurlardır. Aydınlanmayı bir adım öteye taşıyan kadrolardır. Yani Mustafa Kemal’in adeta bir adım ötesidir. Mustafa Kemal yoktu o dönemde ama Mustafa Kemal’in yarattığı kadrolardan birisi Hasan Âli Yücel’di. Hasan Âli Yücel, Türkiye’ye aydınlanmayı tercüme bürosuyla getiren insandır. Bir de köy enstitüleri kurarak eğitim sistemine taşımaya kalkan insandır.
Aydınlanma, Kemalizm’in sola doğru filizlenme potansiyeli taşıyan unsurlarıdır.
‘Bize nasıl bir miras kaldı?’
Fransız aydınlanması kadar Rusya’da Bolşevik Devrimi de Türkiye aydınına yansımıştır.
Yukarıdaki izlekten giderek sorarsak: Anti-Bolşevik bir aydın olur mu?
Menşevikler ne derecede aydındır, ne derecede haindir. Yani Lenin’in muhaliflerinin hepsini hain diye yaftalayamayız. Ama Lenin doğru tercihi yapmış, Bolşevik Devrimi’ni gerçekleştirebilmiştir. Bolşevizmin gelişiminin birinci kuşağına katkı yapmış bir düşünür olarak Kautsky, Bolşevik Devrimi’ne cephe aldığı andan itibaren artık o aydınlar safını terk etmiştir.
Aykırı düşünce karşıdevrimci de olabilir. Türkçesi: Kemalizm’e karşı çıkan, aykırı olan akımlara aydın diyemeyiz. Mete Tunçay “Kemalizm’i sorgulamak” diye bir yazıyı ilk yayınladığında, o sırada pek sorgulanmayan bu akımı liberal perspektifle tartıştığı için aydın kimliğine ihanet etmişti. Cemil Koçak’ın tezlerini biraz erkenden ifade etti. Cemil Koçak’ın o pozisyonu bir aydın pozisyonu mudur? Değil. Çünkü egemen sınıfa sızmakta olan liberal akımın bayraktarlığını yapmıştır.
Evet, yani biz aslında bugün nasıl bir miras kaldı diye de anlamaya çalışıyoruz. Bir yandan Cumhuriyet’in o kendi çocuklarını yemekten çekindiği kesitte, ilerici damarın bir tarafı bir aydın mirası oluyor, bir tarafı sisteme eklemleniyor.
Sosyalizm mücadelesi, Marksist akıl aslında onu, o Cumhuriyetçiliği, Kemalizm’in ilerici yanını diri tutmuş gibi gözüküyor.
Aile albümünden fotoğrafları paylaştığı için Elvan Boratav’a teşekkür ederiz.
Ortaklaşa dergisinin Kasım 2025 sayısının dosya konusu, Ekim Devrimi. Derginin bu sayısında ayrıca AKP'nin yönetme krizinden Amerikancılığa, Korkut Boratav'la söyleşiden Türkiye'nin beşinci nesil savaş uçağı yapım sürecine, spordan bienale, Rusya'dan Latin Amerika'ya çok çeşitli konularda yazılara yer verdik.