Suyumuzu kim kurutuyor?
Çizim: Canol Kocagöz
Ömür Yaşayan
Her gün ülkenin farklı bir şehri ya da bölgesinden suyun kelimenin tam anlamıyla bittiği haberleri gelirken İstanbul’un göbeğinde, Nişantaşı’nda balkonlarına yüzme havuzu yerleştirilmiş bir sitenin reklamları dönüyor. Yaşamı sürdürebilmenin en temel unsurlarından biri neredeyse tamamen piyasa işleyişine teslim edilmiş durumda.
Çağımızın öncelikli sorunlarının başında kullanılabilir temiz suya erişim yer alıyor. Bugün yerküreyi su kıtlığı tehlikesiyle karşı karşıya bırakan temel nedenin kapitalist ekonomi politikaları olduğu çok açık. Suyun metalaşması, kirlenmesi, suya erişimdeki eşitsizlikler ve kapitalist üretimin suya dayalı dengesiz yapısı, doğrudan içinde yaşadığımız düzenin sonucu. Bu gerçek görmezden gelinerek geliştirilen her çözüm önerisi, sorunun köküne dokunamayan geçici önlemlerden ibaret kalıyor. Birleşmiş Milletler, Dünya Bankası, IMF gibi kimi uluslararası kurumların dönem dönem su sorununa ve bunun çözüm yollarına ilişkin hazırladıkları raporlar da esas olarak piyasayı gözetiyor. Uluslararası tekellerin doğal kaynakları vahşice tüketme hırsı, yaratılan bağımlılık ilişkileri ve eşitsizlikler çoğunlukla görünmez kılınıyor. Zaman zaman bu suçlara dair günah çıkarıp dengelemeye çalışan değerlendirme ve çıkışlar yapılsa bile sorumluluk ve çözüm yaşadığımız düzen ve onun işleyişinden soyutlanmış haliyle insanın, toplumların ve bireylerin üzerine yıkılıyor.
Türkiye’de tablo farklı değil. Tarım ve Orman Bakanlığı, Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı, belediyeler tarafından hazırlanan raporlar, yaşadığımız eşitsizliğe dayalı düzen ve onun işleyiş sınırlarını aşmamayı hatta onu ayakta tutmayı esas alıyor. Bu belgelerde su politikalarındaki bağımlılıklar yeniden üretilirken sorun yine tek tek yurttaşların su tüketim alışkanlıklarına indirgeniyor. Konuyla ilgili kurumlar temiz suya erişim, suyun kullanım ve tüketiminin planlanması gibi başlıklarda toplumun ihtiyaçlarının önüne piyasanın önceliklerini koyuyor.
Türkiye suyu nerelerde kullanıyor?
Türkiye’de temiz su kaynaklarına erişim; iklim değişikliği, düzensiz yağış rejimi ve artan nüfus baskısının etkisiyle her geçen gün daha da güçleşiyor. Güncel verilere göre Türkiye’nin yıllık kullanılabilir su potansiyeli 94 milyar m³’ü yüzey suları, 18 milyar m³’ü ise yeraltı su rezervleri olmak üzere yaklaşık 112 milyar m³. Su tüketiminin ise yüzde 70’i tarımsal sulamadan, yüzde 15–20’si evsel kullanımlardan, yüzde 10–15’i sanayi sektöründen kaynaklanıyor. Bu tablo, özellikle içme ve kullanma suyu temini açısından kaynakların öncelikli ve planlı biçimde yönetilmesini zorunlu kılıyor.
Tarım sektörü, Türkiye’de toplam su kullanımında yüzde 70 payla ülkenin su kaynakları üzerindeki en büyük baskıyı yaratıyor. Tarımsal sulama, kullanılan sulama sistemlerinin verimsizliği ve tarımsal üretimin piyasaya teslim edilmiş olması sorunlarıyla malul.
Sulamanın üçte ikisi vahşi
Sulanan alanların yaklaşık yüzde 67’sinde yüzeysel (vahşi) sulama, yüzde 33’ünde basınçlı sistemler (damla ve yağmurlama) kullanılıyor. Suyun büyük bir kısmı hâlâ verimsiz yöntemlerle tüketiliyor. Bu durum, yalnızca teknik bir verimsizlik değil, aynı zamanda suyun sınıfsal ve bölgesel eşitsizliklerle iç içe geçmiş biçimde tüketilmesi anlamına geliyor.
Damlama ve yağmurlama gibi modern sulama sistemleri, suyun adil ve verimli kullanımını mümkün kılabilecek teknolojiler sunabiliyor. Ancak bu teknolojiye erişim çoğunlukla büyük sermayeli tarım işletmeleriyle sınırlı kalıyor. Büyük ölçekli tarım işletmeleri devlet teşviklerinden ve ayrıcalıklı finansman olanaklarından yararlanabilirken, küçük üreticiler yüksek kurulum maliyetleri, krediye erişim yetersizliği ve altyapı eksiklikleri nedeniyle desteklerden yararlanamıyor. Böylece tarımda modern yöntemlerin kullanımı sınırlı kalıyor, su verimliliği sağlanamıyor, tarımda eşitsizlikler derinleşiyor.
Su, devlet eliyle planlı biçimde yönetilmesi gereken bir doğal varlık. Su yönetiminde özel sektör ağırlığının artması, kamu yatırımlarının azalması ve tarımsal desteklerin yetersizliği köylünün suya erişimini kısıtlıyor ve bu da üretime yansıyor. Ayrıca bilgi ve teknik altyapı eksiklikleri, kamusal hizmetlerin özelleştirilmesiyle daha da derinleşmiş durumda.
Türkiye’de tarımsal su yönetiminin verimli ve adil bir yapıya kavuşabilmesi için yalnızca teknolojik dönüşüm değil, aynı zamanda uygulanan politikaların 180 derece değişmesi gerekli: Suyun ortak yaşam kaynağı olarak yeniden tanımlanması, devlet eliyle sulama altyapısının güçlendirilmesi ve suyun kullanımını güvence altına alacak merkezi planlamaların yapılması zorunlu.
Halkın değil piyasanın israfı
Türkiye’de tarımsal su kullanımındaki sorunlar yalnızca teknolojik eksiklikler veya bireysel çiftçi hatalarıyla açıklanamaz. Tarımsal üretim ve dolayısıyla tarımda su kullanımı, esas olarak endüstriyel tarım ürünleri ve perakende zincirleri üzerinden tarım dışı kapitalist işletmelerin, tekellerin tercihleriyle belirleniyor. Gıda ve tarımsal ürün ihracatındaki artış da yine bu mekanizmanın uzantısı. Sınırlı su kaynakları tekellerin çıkarları doğrultusunda hızla tüketiliyor ve yerel toplulukların suya erişimi risk altına giriyor.
Dünya Gıda Örgütü (FAO) verilerine göre Türkiye’de meyve suyu ve kuru meyve üretimine yönelik yetiştirilen elma, şeftali, kayısı ve üzüm ağaçları Ege ve İç Anadolu’daki suyu sınırlı havzalarda yoğunlaşmaktadır. Benzer biçimde mısır, pamuk ve şeker pancarı gibi su tüketimi çok yüksek ürünler, yeraltı su seviyelerinin hızla düştüğü Konya, Şanlıurfa ve Aydın gibi illerde yetiştirilmektedir.
Sanayi üretimiyle en yüksek bağlantıya sahip pamukta 1 kg üretim için 10.000-12.000, mısırda ise 900-1.200 litre su kullanılmaktadır. Pamuk üretiminde sulama ihtiyacı çok yüksek olan Güneydoğu Anadolu havzalarında doğrudan yeraltı suyu çekimleri artarken bölgesel su stresi derinleşiyor.
Mısır ve pamuk uluslararası fiyat dalgalanmalarının doğrudan etkilediği, birbirinin yerine ekilen ürünler halinde. Üreticiler, pamuk fiyatları yükseldiğinde bu ürünün ekimine yönelirken mısır arzı düşüyor ve mısır temel yem bitkisi olduğu için süt ve et fiyatlarını etkiliyor. Tersi olduğunda da bu, tekstil ve hazır giyim fiyatlarına yansıyor. Her iki üründe de yurtiçi ihtiyacın öncelikli ve erişilebilir fiyatlarla karşılanması gibi bir öncelik olmadığı bir yapı söz konusu. Örneğin Pakistan’daki sel çocukların süt tüketimine doğrudan ve sert bir şekilde yansıdı.
Bu tablo, suyun toplumsal bir kaynak olarak yönetilmediğinin ve tarımsal üretimin piyasa odaklı kararlarla şekillendiğinin açık bir göstergesi.
Merkezi planlama yok, kıtlık var
Su yönetimi, her yıl hazırlanan su bütçesi tarih aralığı, hidrolojik döngü esas alınarak 1 Ekim’de başlar ve takip eden yılın 30 Eylül’ünde sona erer. Yani planlar yıl içindeki su döngüsüne göre yapılır. 2013–2019 tarihleri arasındaki bütün su tüketim verilerine göre, iklim değişimi etkisi de dikkate alınarak yapılan su bütçesi hesaplamalarında, Türkiye’de yıllık 14,5 km³ su fazlası olduğu belirtilirken, bugün birçok kentte su krizi yaşanıyor.
Özellikle 2025 yazının son aylarında Türkiye genelinde gündeme gelen “su krizi”, kent yaşamını olumsuz etkilerken, AKP hükümeti bu sorunu, çözüm üretmek yerine yerel yönetimleri köşeye sıkıştırmak için kullanıyor. Kentlerde su toplama barajlarında neredeyse sıfıra inen su seviyelerinin temel nedeni, her bölgenin kendi koşullarına bağlı olarak değişiklik gösterebiliyor. Ancak en önemli sorun, suyu yönetenlerin temiz su kaynaklarını hiç bitmeyecek gibi görmesi ve doğru planlama yapamaması. Aslında su arz ve tüketimine dönük en az 15 ve 30 yıllık planlamaların devlet eliyle yapılması ve titizlikle uygulanması şart.
Suyun, temin, kullanım ve tüketiminin planlamasında suyun bütün canlılarla birlikte insan için en önemli yaşam kaynağı olduğunun akıllardan çıkmaması gerekiyor.
Suda kayıp-kaçak çok yüksek
Türkiye’de su kayıp-kaçak oranları oldukça yüksek ve bugünkü su krizini meydana getiren önemli unsurlardan biri. Şebeke kayıp-kaçak oranları büyükşehir belediyelerinde yüzde 33, il belediyelerinde yüzde 41 civarında.
Türkiye’de kişi başına günlük su tüketimi konutlarda 150 litre iken, kayıp-kaçaklar ile bu miktar 220–250 litreye ulaşıyor. Turizm sektöründe ise kişi başına su tüketimi günlük 300–600 litreye çıkıyor.
Endüstriyel tarımda yüksek miktarda tatlı su kullanımı kaynakların azalmasına neden olurken, tarımda kullanılan kimyasal maddeler de su kaynakları üzerinde baskı oluşturuyor. Tarımda yüzeysel sulama nedeniyle suyun yüzde 70’lik kısmı sızma ve buharlaşma ile kayboluyor.
Suların sanayide şirketlerin aşırı kâr hırsı uğruna hammadde olarak kullanılması, suyun temel ihtiyaçlar dışında tüketimi açısından bir diğer sorun. Su kaynaklarının azalması hızlanırken, sanayide kullanılan suyun endüstriyel atık su olarak yine su kaynaklarına deşarj edilmesi, su kaynakları üzerindeki baskıyı artırıyor ve kaynakların yok olmasına yol açıyor. Birçok su kaynağı endüstriyel atık su kirliliği sonucunda temiz su kaynağı olmaktan neredeyse çıkmış durumda. Enerji santralleri ve bazı sanayi tesislerinde soğutma suyu olarak temiz su kaynaklarının kullanımı da bu listeye eklenmeli.
Kentlerin su havzalarına doğru genişlemesi, su havzalarında yapılaşma da temiz su kaynaklarını ortadan kaldıran ciddi başka bir sorun.
Ortaklaşa dergisinin Kasım 2025 sayısının dosya konusu, Ekim Devrimi. Derginin bu sayısında ayrıca AKP'nin yönetme krizinden Amerikancılığa, Korkut Boratav'la söyleşiden Türkiye'nin beşinci nesil savaş uçağı yapım sürecine, spordan bienale, Rusya'dan Latin Amerika'ya çok çeşitli konularda yazılara yer verdik.