Ayakta kalan sanat mı sermaye mi?
Fotoğraf: Muhenna Kahveci
Osman Gece
Türkiye’nin en güçlü sermaye gruplarından biri olan Eczacıbaşı’nın kurduğu İstanbul Kültür Sanat Vakfı (İKSV), 18. İstanbul Bienali’ni “Üç Ayaklı Kedi” ana başlığıyla açtı. 2007-2036 yılları arasında bienalin sponsorluğunu üstlenen Koç Holding’in sponsorluğa özel olarak hazırladığı reklam filmlerinde kullandığı slogan ise manidar: “Ayakta kalma sanatı”.
Bu ifade bize, savaşlarla, krizlerle ve yoksullukla kuşatılmış bir dünyada yalnızca sanatın değil, sermayenin de ayakta kalma sanatının inceliklerini hatırlatıyor.
Bienalin açılış konuşmasında Ömer Koç’un Gazze duyarlılığını sergilemesi bu çelişkiyi daha da gün yüzüne çıkarttı. Koç Holding, ABD ve İsrail ile kurduğu ilişkilerle soykırımın doğrudan ortaklarından biri. Koç Holding’in silah sanayisi için zırhlı araç üreten şirketi Otokar’ın İsrailli silah üreticisi Rafael ile bazı modellerde işbirliği bulunuyor. İsrail merkezli bir silah teknolojisi firması olan Rafael, aynı zamanda İsrail’i füze saldırılarından koruyan Demir Kubbe sisteminin de kurucusu. Bir yanda Filistin halkının yerle bir edilen hayatları, diğer yanda dünyanın dört bir yanında emeği ve doğayı sömüren bir holdingin kültürel yüzü… Sermaye, yine sanat aracılığıyla kendini aklıyor; sanat, yine sermayenin gölgesinde “hayatta kalmaya” çalışıyor.
Eczacıbaşı ile başlayan kültürel hegemonya
Türkiye’de kültür-sanat alanının kurumsallaşma hikâyesi, devletin elinden sermayenin eline geçen bir “kurtarma operasyonu” gibi anlatılır. Oysa 1973’te Cumhuriyet’in 50. yılı kutlamaları kapsamında ilk etkinliğini gerçekleştiren İKSV, en başından beri “kültürün kurtarıcısı” değil, sermayenin ideolojik aracı işlevini gördü.
1970’li yıllarda devletin kültür ve sanata yönelik destek politikaları yetersiz kalmıştır. Cumhuriyet’in kuruluşundan itibaren resim, heykel ve diğer sanat disiplinlerinin halkla kurduğu ilişki, kültürel dönüşüme verilen kamusal destek sayesinde güçlenmişken, bu destek çok partili rejimle birlikte giderek azalmış ve neredeyse tamamen ortadan kalkmıştır. Eczacıbaşı Grubu’nun tam da bu atmosferde, 1970’lerde kâr amacı gütmeyen ve kamu yararına çalışan bir kültür kurumu olarak lanse ettiği İKSV, ilk bakışta devletin eksik kalan kültür politikalarına destek oluyor gibi görünse de zamanla Cumhuriyet’in kamucu değerlerini tasfiye eden, sanatı neoliberal bir çerçevede yeniden konumlandıran, özelleştiren ve kendi tekeline alan bir dönüşümün parçası haline gelmiştir. İstanbul Film Festivali’nden Caz Festivali’ne, Bienal’den, Tiyatro Festivali’ne uzanan bu ağ, yıllar içinde kültürel kamusallığı sermaye aracılığıyla yeniden tanımlar: Kültür artık halkın değil, sponsorların hegemonyasında biçimlenir.
Bu hegemonya, yalnızca ekonomik değil, estetik bir tahakküm biçimi olarak da işler. Bienallerde sergilenen yapıtlar, çoğunlukla sınıfsal çatışmaları estetize eden, politik dili yumuşatan bir biçimle karşımıza çıkar. Eleştiri, yerini temsil edilebilir “hassasiyet”e bırakır. Böylece İKSV gibi kurumlar, hem devletin kültürel alanda bıraktığı boşluğu doldurur hem de bu alanı kendi ideolojik pozisyonuna göre daha dolayımsız bir şekilde biçimlendirir.
Bugün sanat alanında “bağımsızlık” kavramının bu kadar sık tekrarlanıyor olması, aslında bağımlılığın en açık göstergesidir. Çünkü her şeyin bir fon, bir sponsorluk anlaşması veya bir PR stratejisiyle ayakta durduğu bir ekosistemde, kim gerçekten bağımsız olabilir?
Koç Holding ve algı yönetimi
2007 yılında İstanbul Bienali’nin sponsorluğunu devralan Koç Holding, bu ilişkiyi 2036 yılına kadar uzatarak Türkiye’deki kültür alanında benzeri görülmemiş bir iktidar kurdu. Otuz yıllık bu anlaşma, yalnızca bir sponsorluk değil, sanatın sermaye tarafından tekelleştirilmesinin açık bir göstergesi. “Ayakta kalma sanatı” sloganı da bu bağlamda ironik bir itiraf gibi.
Koç Holding’in sanatın dilini kendi sınıfının meşruiyet kalkanı olarak kullanması bilinçli bir strateji. Bienaller, müzeler ve sanat festivalleri, izleyicinin duygularının yeniden üretildiği sahnelerdir: İzleyici sorgulamak yerine “takdir etmeye” yönlendirilir. Eleştiri, politik bir eylem olmaktan çıkar ve bir “estetik deneyim”e indirgenir.
Ömer Koç’un Gazze’yi anması da bu estetik stratejinin bir parçası; politik felaketin acısı, kurumsal bir konuşmanın süsüne dönüştürülür. Büyük alkış alan konuşmasında Koç, “Kalbim Gazze’de uzun süredir acı çeken insanlarla birlikte; dualarım ve aklım onlarla…” diyerek bu vicdan aklamasını sürdürür.
Bugün İstanbul Bienali, sanatın değil, sermayenin “dayanıklılığını” kutluyor. “Ayakta kalma sanatı” dedikleri şey, halkın sırtında yükselen devasa bir holdingin nasıl her krizde kendini yeniden üretebildiğinin hikâyesi.
Eczacıbaşı’nın İKSV’si, Koç’un Arter’i, Sakıp Sabancı Müzesi, Borusan’ın orkestrası, Garanti BBVA’nın SALT’ı, Zorlu’nun PSM sahnesi, Limak’ın Filarmoni Orkestrası, İşsanat… Her biri, farklı biçimlerde aynı stratejiyi izliyor: sermayenin imajını aklamak, kültür üzerinden yumuşak güç üretmek. Bu kurumların görünürdeki çeşitliliği, aslında tek bir yapısal ortaklığa işaret ediyor: Sanat, sermayenin halkla ilişkiler departmanına dönüşmüş durumda.
Örneğin, “kamu yararı” söylemiyle yürütülen projeler, aslında kamusal alanı özel sermayeye tahsis eden birer araç. Sanatın dili, bu sistemde artık direnişin değil, kentin markalaşmasının önünü açıyor. İstanbul’a, kültürel kimliği, tarihi, sanatı ile değil turizm ve yatırım üzerinden değer kazandırılıyor.
Sanatın fonlarla biçimlenmesi
Büyük sermaye gruplarının kurumsal gölgesi yalnızca müzelerde ya da bienallerde değil, görünüşte “bağımsız” alanlarda da sürüyor. SAHA Derneği, SALT, British Council, Goethe Institut, Institut Français, Anadolu Kültür, CulturCIVIC gibi fon mekanizmaları, sanat üretimini doğrudan biçimlendiriyor. Sanatçılar için hayatta kalmanın bir yolu olarak görünen bu destekler, zamanla eleştirel dili törpüleyen, politik olanı “estetize” ederek apolitikleştiren, radikal olasılıkları ehlileştiren bir sisteme dönüşüyor.
Bu fonlar, hangi temaların görünür olacağına, hangi sergilerin dolaşıma gireceğine, hangi kelimelerin “fazla keskin” sayılacağına karar veren görünmez bir editör gibi çalışıyor. “Bağımsız sanatçı” imgesi, aslında bir tür kurumsal icat: Fon verenin değerleriyle uyumlu olduğu sürece destek gören, aksi durumda görünmez kılınan bir figür. Bu koşullar altında sanat üretimi, ekonomik değil, ideolojik bir denetime tabi tutuluyor.
Sanatsal üretim, fon formlarına sığdırılabilecek bir dilde yazılmak zorunda kalıyor. Politik içerik, “sosyal duyarlılık”a; toplumsal öfke, “katılımcı sanat pratiği”ne çevriliyor. Sermaye, böylece yalnızca sanatı finanse etmiyor; sanatın ne söylediğini, nasıl söylediğini, kimin söylediğini de belirliyor.
Ayakta kalmak için fonlara tutunan sanat, ayakta kalırken aslında diz çöküyor.
Peki gerçekten kim ayakta kalıyor?
“Ayakta kalma sanatı” sloganı, sanatın değil, sermayenin sponsorluklar aracılığıyla kendini ilerici ve duyarlı gösterirken toplumsal eleştiriyi etkisizleştirme gücünü yüceltmesinden başka bir şey değil. Bugün açılış konuşmalarında katliamların suç ortağı olanlar, kenti rant uğruna talan edenler, fabrikalarda kölelik koşullarında işçi çalıştıranlar, Cumhuriyet’in kamusal değerlerini sömürüp tekel haline getirenler kendilerini temize çıkarmaya çalışıyor. Oysa gerçek ayakta kalma sanatı, çocuklarını tarikatlara teslim etmemek için direnenlerin, işyerlerinde sömürüyü meşrulaştırmayıp başkaldıranların, doğanın talanına göz yummayanların, holdinglerin bu fon havuzunun dışında kalan sanatçıların mücadelesinde hayat buluyor.
Ortaklaşa dergisinin Kasım 2025 sayısının dosya konusu, Ekim Devrimi. Derginin bu sayısında ayrıca AKP'nin yönetme krizinden Amerikancılığa, Korkut Boratav'la söyleşiden Türkiye'nin beşinci nesil savaş uçağı yapım sürecine, spordan bienale, Rusya'dan Latin Amerika'ya çok çeşitli konularda yazılara yer verdik.