ABD namluyu Latin Amerika’ya çeviriyor
Aslıhan Çakaloğlu
Venezuela ile ABD arasında uzun yıllardır sürmekte olan gerilim, 2025 yılının son döneminde yeni bir evreye girdi. 2025’in başında ABD’nin Venezuela’ya yönelik petrol yaptırımlarını yeniden sıkılaştırması ile gerilen ilişkiler Caracas’taki ABD özel elçisinin görevlerinin askıya alınması ve diplomatik kanalların tıkanması ile oldukça kırılgan bir noktaya evrildi. Üstelik bu defa ekonomik baskı ve diplomatik gerilimlere Karayipler’deki askeri hareketlilik eklendi.
Geçtiğimiz aylarda ABD Donanması, Karayip Denizi’ne savaş gemileri, denizaltı ve özel harekât unsurlarından oluşan bir askeri yığınak yapmaya başladı. Bunu ABD Savaş Bakanı Pete Hegseth’in ordunun rejim değişiklikleri dahil her türlü operasyona hazır olduğunu beyan etmesi izledi. Sadece Venezuela’nın siyasi ve ekonomik durumuna değil diğer Karayip ve Latin Amerika ülkelerine de etkileri olan süreç yeni krizlerle devam ediyor.
Venezuela, 303 milyar varillik rezervi ile dünyanın en büyük kanıtlanmış petrol rezervlerine sahip ülkesi. Onu 267 milyar varil ile Suudi Arabistan, 209 milyar varil ile İran izliyor. Bu potansiyeli, Venezuela’yı aynı zamanda dünyanın en büyük enerji kaynaklarından birine sahip ülkesi yapıyor.

20. yüzyılın ilk yarısında ülkedeki petrol üretimi Shell, Exxon, Mobil, Gulf, Texaco, British Petroleum gibi yabancı petrol şirketleri tarafından kontrol ediliyordu. 1960’lı yıllarda OPEC’in kurucuları arasında yer alan Venezuela’da petrol sanayisine yönelik ilk devletleştirme hamlesi 1976 reformlarıyla gerçekleşmişti. Kurulan devlet petrol şirketi PDVSA, zamanla oldukça güçlü ve özerk bir kurum karakteri kazanmıştı. Bu özerklik yabancı şirketlere verilen imtiyazların arttırılması ve ülkenin en önemli ulusal zenginliğinin yabancı tekellere peşkeş çekilir hale gelmesiyle sonuçlanmıştı.
Chávez iktidara geldikten 4 yıl sonra, 2002’de gerçekleşen başarısız ABD darbe girişiminde, PDVSA üst yönetimi Chávez karşıtı bir tutum aldı ve sektörde örgütlenen genel grev ülkenin petrol üretimini felce uğrattı. Buna karşı Chávez yönetimi, ulusal egemenliğin yeniden tesis edilmesi için petrol, doğalgaz, elektrik ve telekomünikasyonda devletleştirme hamleleri yaptı. Böylece bir kez daha bazı yabancı dev petrol şirketleri ülkeyi tamamen terk etmek zorunda kaldı. Venezuela’ya yönelik ABD yaptırımları da işte bu dönemde başladı.
ABD yaptırımları, Chávez’in ölümü sonrasında seçilen Maduro yönetimi boyunca da ağırlaşarak devam etti. Bu defa gerekçe insan hakları ihlalleri ve demokratik olmayan uygulamalar oldu. 2015’te Obama tarafından imzalanan bir başkanlık kararnamesi ile Venezuela “ulusal güvenlik açısından tehdit” olarak ilan edilirken, 2017’de ABD finans piyasalarına erişimi sınırlandırıldı. Ülkenin başlıca gelir kaynağı olan petrol sektörünü zayıflatmak ve hükümete baskı yapmak amacıyla petrol, madencilik ve bankacılık sektörlerine yönelik baskılar giderek ağırlaştırıldı. Bunlar arasında PDVSA ile birlikte faaliyet gösteren petrol şirketlerine yönelik yetkilendirmelerin askıya alınması ve ham petrol ile doğalgaz ihracatına yönelik ikincil tariflerin getirilmesi vardı.
Hedef iktidar değişikliği
ABD’li “düşünce kuruluşu” Atlantik Konseyi, temmuz ayında ABD’nin Venezuela politikasında “reform için ölçülü bir baskı” yaklaşımı mı yoksa “rejim değişikliği için azami baskı” yaklaşımı mı izlemesi gerektiğini tartışan bir rapor yayımladı. Son gelişmelere bakılırsa iktidar değişikliği eğilimi baskın çıkmış görünüyor: Trump yönetimi CIA’ya Venezuela’da gizli operasyon yürütmek üzere yetki vererek artık sadece denizi değil karayı da hedef aldıklarını belirtti.
Sonuç olarak, son aylarda Karayipler’de yaşanan askeri hareketliliğinin nedeninin, ABD’nin açıkladığı gibi “uyuşturucu kaçakçılığı ve narko-terörizm ile mücadele” bağlamından ibaret olmadığını anlamak zor değil. ABD’nin Maduro’nun uyuşturucu çeteleriyle doğrudan ilişkili olduğunu kanıtlayan bilgi iletimi karşılığında 15 milyon dolar ödül teklifinin Ağustos 2025 itibarıyla 50 milyon dolara çıkarılması, ABD’de uyuşturucu kullanımına bağlı yılda 100 binden fazla kişinin ölmesi ve doğru olmadığı halde bu uyuşturucunun önemli bir kısmının Venezuela kökenli olduğunun duyurulması, Trump’ın sosyal medya hesabından önce Maduro, sonra da Kolombiya Devlet Başkanı Petro hakkında “uyuşturucu lideri” söylemlerini kullanması, meselenin sadece kamuya sunulurken üzerinde inşa edileceği zemini oluşturuyor.
Kuşatma altındaki Venezuela
1999’da yapılan anayasa referandumu sonrasında kurulduğu ilan edilen halkçı ve antiemperyalist karakterdeki Bolivarcı Venezuela Cumhuriyeti, son on yıldır ağır bir ekonomik kriz ve hiperenflasyon ile karşı karşıya. Milli gelir içindeki petrol gelirleri payının yüksek olması nedeniyle petrol üretimindeki düşüş ve fiyat dalgalanmaları ülkenin ekonomik ve sosyal istikrarını doğrudan etkiliyor. Zengin kaynakları ve güçlü potansiyeline rağmen Venezuela’nın ekonomik istikrarsızlığının nedenleri arasında ABD kuşatmasını en başa yazmak gerekiyor.
Son 10 yıl içinde ülkedeki petrol üretiminin günde 3 milyon varilden 400 bin varile kadar düşmesi doğrudan ABD yaptırımları ile ilişkili. Bu düşüşe paralel olarak, 2013-2020 yılları arasında GSYH yüzde 80’in üzerinde küçüldü. Yurttaşların gelirleri yıllardır temel ihtiyaçların karşılanması için yetersiz kalıyor. Bu da yurtdışına göç ve ilticanın artmasına neden oluyor. Böylece ABD yaptırımları ülke içinde politik bir baskı mekanizması haline geliyor.
“Geleneksel olmayan savaş” yöntemleri olarak ABD tarafından Venezuela’ya uygulanan finansal, ekonomik, diplomatik baskı ve yaptırımlara, medyatik ve psikolojik operasyonları da ekleyebiliriz. ABD’nin 2015 yılından beri Maduro’yu meşru lider olarak tanımaması, 2024 seçimleri sonrasında seçimi kaybeden sağcı lider González’in devlet başkanı olarak tanınması, uygulanan stratejinin bir parçası olarak değerlendirilebilir. Buna 2025 yılı Nobel Barış Ödülü’nün doğrudan ABD’nin maşası olan Maria Corina Machado’ya verilmesi de eklenmeli.
Chávez'den Maduro'ya sürecin çelişkileri
Chávez liderliğinde başlatılan Bolivarcı yeniden inşa her ne kadar mülkiyet ilişkilerinde radikal bir dönüşümü içermiyor olsa da emekçi halkın örgütlülüğüne dayanıyor ve ülkenin petrol gelirlerinin kamusal hizmetlerle yoksul kesimlere aktarılmasını içeriyordu. Komünistlerle işbirliği yapılmış, sosyal haklar ve ulusal egemenlik alanında önemli adımlar atılmıştı. Öte yandan Latin Amerika’nın birliği hedefi ile bölgede önemli açılımlar yapılmıştı.
Maduro hükümeti ise neoliberal çizgi ile pragmatik bir yakınlaşmayı benimserken zamanla ayrıcalıklı bir askeri kesimin ortaya çıkmasına göz yumdu. Halkçı karakteri giderek zayıflayan Bolivarcı Cumhuriyet’te, PDVSA hakkındaki yolsuzluk iddialarının hükümet tarafından örtbas edilmesine karşı çıkan komünistlere dönük baskılar arttı. İktidar partisi Venezuela Birleşik Sosyalist Partisi (PSUV) tarafından, Venezuela Komünist Partisi (PCV) adına sahte bir kongre düzenlenip parti yönetimine kayyum atandı. Komünistlere dönük bu düşmanlık PCV üyelerine suikast girişimlerine kadar vardı.
Rusya, Çin ve yeni bağımlılık biçimleri
Venezuela’daki yüksek enflasyon, döviz gereksinimi ve temel malların yokluğu Maduro hükümetini sıkıştırmaya devam ediyor. Şimdiye dek Çin ile yapılan ekonomik ve ticari anlaşmalar, yaptırımlar altında sıkışan ülke ekonomisine en hızlı ve kolay çözümleri sundu. Venezuela, Çin’in en büyük petrol tedarikçilerinden biri haline geldi. Ayrıca Çin menşeli CNPC ve Sinopec şirketlerinin artık Venezuela’da petrol üretim ortaklığı bulunuyor. Petrol karşılığı Çin’den alınan krediler ülke ekonomisine nefes aldırıyor olsa da uzun vadede bu ilişkilenmenin başka bir formda bağımlılık ilişkisine dönüşmesi mümkün.
Çin enerji ve hammadde ihtiyacını giderek artan oranlarda Latin Amerika ülkelerinden karşılıyor. Bu anlamda ABD’nin doğrudan Venezuela topraklarına yaptığı bir müdahalenin Çin’in çıkarları ile de çatışması ve bu nedenle Çin’in de böyle bir saldırının karşısında durması beklentisi ortaya çıkıyor. Ancak ne Çin’in ne de Venezuela ile güçlü askeri, diplomatik ve ekonomik bağlara sahip olan Rusya’nın, olası bir ABD askeri saldırısının doğrudan karşısında durmasının gerçek bir zemini bulunmuyor. Uzun vadede emperyalist dengeyi değiştirmeyen, aksine yeni bir kapitalist bağımlılık hattında gelişen bu ilişkiler, her ülkenin kendi stratejik hesaplarına ve güncel çıkarlarına bağlı olarak yeniden ve yeniden üretiliyor.
ABD’nin stratejisi değişti mi?
Washington’ın yeni yayılmacı iddiaları, Trump’ın yeni dönemi başlar başlamaz dile getirilen Panama Kanalı’nın -Çin’den- “geri alınması”, Meksika Körfezi’nin Amerika Körfezi olarak adlandırılması, Kanada’nın “50. eyalet” olması ve Grönland’ın satın alınması gibi, ilk duyulduğunda kulağa absürt gelen söylemlerle gündeme geldi. “Amerika’yı yeniden büyük yapacak” bu iddialar, aslında yeni enerji kaynaklarının ve deniz ticaretinin kontrolüne işaret ediyor. Karayipler’de artan askeri hareketlilik ve Venezuela ile yaşanan gerilim de bu bağlamda değerlendirilebilir: ABD’nin “kendi arka bahçesinde” yalnızca askeri gücünü değil, ekonomik gücünü de bölgesel düzeyde garanti altına alma ve Çin’in bölgedeki etkisini azaltma çabası olarak.
ABD’nin “Monroe Doktrini’nin yeniden yürürlüğe koyduğu” yönündeki yorumlar ise aslında tarihsel bir yanılgıya da dayanıyor. Zira ABD, hegemonyası son yıllarda sarsılmış olsa da emperyalist bir ülke olarak yayılmacı heveslerini asla rafa kaldırmadı, emperyalizmin doğası gereği de kaldıramazdı. Gelişkin bir mücadele geleneğine sahip olan Latin Amerika halklarının, emperyalizme yeni sürprizler yapıp yapamayacağını ilerleyen günler gösterecek...
Ortaklaşa dergisinin Kasım 2025 sayısının dosya konusu, Ekim Devrimi. Derginin bu sayısında ayrıca AKP'nin yönetme krizinden Amerikancılığa, Korkut Boratav'la söyleşiden Türkiye'nin beşinci nesil savaş uçağı yapım sürecine, spordan bienale, Rusya'dan Latin Amerika'ya çok çeşitli konularda yazılara yer verdik.