Ana içeriğe atla
0%
  • soltv-logosoltv-light-logo
  • soltv-logosoltv-dark-logo
  • soltv-logosoltv-dark-logo
  • gelenek-logo

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Ortaklaşa
konstantin_yuon

EKİM DEVRİMİ | AKP, Yönetme Krizi, NATO, Su Sorunu, KAAN, Latin Amerika

Kimlik sorunlarından çıkış sosyalizmle mümkün

Aydemir Güler

Yayın Tarihi: 06.11.2025 , 23:12 "0 dakikalık okuma süresi"
Sosyalizmin ulusal soruna yaklaşımının özü geleceğe ait bir ütopya değildir. Çünkü Sovyet deneyi pusulasını buna ayarlamıştı. Sovyetler Birliği’nde halklar benzersiz bir özgürlük setiyle tanıştı.

AKP’liler Yeni Osmanlı tabirini ilk kullandıklarında pek utangaç görünüyorlardı. Tepki gelirse geri adım atmaya hazırlardı. Cumhuriyet Türkiye’sini lanetleyip geçmişe öykünmek meczup işi görünürdü. Oysa bir dönem Erdoğan’ın dizi dibine yerleşen Davutoğlu söz konusu perspektifi kitap haline bile getirmişti. Davutoğlu bir yana, gericilik Cumhuriyet’i tırmalamanın ötesine geçip karşıdevrimi tamamlayacaksa, sistem kurması gerekiyordu. Repertuarı çok zengin olmayan bir güruh, Yeni Osmanlı’yı pek de sistematik olmayan çabalarla, ittire kaktıra alternatif program haline getirdi. 

Uzun zamandır “ulusal sorunu” tartışıyoruz. Emperyalistlerin Sovyet sonrası dönemde çoğunlukla el koydukları (!) bir başlık bu. Yeni Osmanlı fikri bu alana uyarlanmazsa olmazdı. ABD’nin sömürge valisi bölgeye millet sistemini uygun görüyor. Giysinin bedene uyup uymayacağı değil, yürütülen operasyon ve yaşanan süreç önemli. Uymaz, ama operasyon yurttaşlık, laiklik, bağımsızlık gibi unsurları içeren anlamıyla Cumhuriyet seçeneğinin tasfiyesini hedeflemektedir.  

Osmanlı’nın dinsel referanslı milletlerini nasıl güncellerseniz güncelleyin ortada bir ülke kalmayacaktır. Cemaatler bir imparatorluğun bileşenleri olabilirdi, ama bugün ne halklar buraya rücu ettirilebilir ne de Cumhuriyet’in yıkıntılarının üstüne imparatorluk kurulur. Emperyalizm açısından aslolan nihai model değil, yıkım sürecidir. 

Ancak tartışma açılmış bulunuyor. Kimsenin keyfine göre kapatılamayacak olan kapılardan eski veya yeni icat edilmiş düşmanlıkların geçmesine izin veremeyiz. Tartışmadan geri duramayız. İşin özü kimlikler böler, sınıf birleştirir. Türkiye kimliklere değil patronlar ve emekçiler diye sınıflara bölünmelidir; ki birleşebilsin veya birliğini koruyabilsin. 

20. yüzyıl insanlığın en ileri, o kadar ileri ki, kendinden sonraki bütün devrimcilere dönüp dönüp bakacakları bir katalog armağan eden deneyime sahne oldu. 1917 Ekim Devrimi’yle açılan sayfa 1991 itibariyle kapandı. Kapandı deyince kararmayacak ölçüde aydınlık olan bu mirası her başlıkta hatırlamak durumundayız. Bizim ihtiyacımız olduğu için.

Ekim Devrimi’nin yüzüncü yıldönümünde Yazılama yayınlarından çıkan derlemeye katılmıştım… Aşağıda o yazıdan yararlanarak devam edeceğim.

Şablon yok

Şablonculuk yanlıştır, çoğunlukla çalışmaz. Ama birebir uymasa da, büyük ölçüde denk gelse, geçmişten çıkmış dersler bugünün sorularını yanıtlayıverse fena mı olurdu?

Ancak dünyamız 20. yüzyılda olmadığı gibi, 2025 Türkiye’si ile Sovyetler Birliği arasında benzerlik bulmak zor. Sosyalizm başta ulusal sorun olmak üzere kimlik meselelerinde eskiden hegemonya sahibiydi; Sovyetler’in çözülüşünden sonra kaybedildi. Sovyetler Birliği’nin de bir birlik ve savunma gündemi vardı, ama o gündem emperyalizmle mücadele eksenine yerleşirken, Türkiye’ninki emperyalist hiyerarşide yer kapmayı gözeten bir işbirlikçilik pratiği. 

Sovyet referansları yan yana getirilince Türkiye’nin sorunlarına dört dörtlük çözüm çıkmayacaktır. Ama “halklar politikası” dönemsel özelliklerin ötesinde bir öze sahiptir ve bu öz yol göstericidir. Bir de, yaşanan deneyim toplumların gündelik yaşamını, sosyalizmsiz hayal bile edilemeyecek bir dönüşüme tabi tutmuştur. 

Sosyalizmin ulusal sorun yaklaşımının özü

İnsanlık bin bir hatla bölünmüş olabilir. Ancak bunlar suni olmasalar, gerçekliği yansıtsalar da bir noktadan sonra yalandır. Gerçek olan sınıflardır! 
Ulusların siyasetin temel platformu olduğu, olması gerektiği 19. yüzyıl modern milliyetçiliğinin görüşüdür. Stalin ulusu şöyle tanımlamıştı: “(…) tarihsel olarak oluşmuş, ortak bir dile, ülkeye, ekonomik yaşama ve ortak kültürde karşılığını bulan bir psikolo­jik yapıya sahip istikrarlı bir insan topluluğu.” Tarihsel oluşumun kökleri vardır, ama tamamlanmasının kapitalizme denk gelmesi rastlantı değildir. Burjuvazi kapitalist pazarın tanımlı ve dolayısıyla güvenli olmasına ihtiyaç duyar. Bütün topluma yayılan, sosyalleşen üretim, sürece katılanların aynı dili konuşmasını gerektirir. Ulusal devletler birbirleriyle çatışır, rekabet halindedirler, birinin egemenliği diğerine tehdit olabilir her an. Kazıyın bu görüngüleri, altından sermayenin rekabeti çıkar. 

Deyim yerindeyse “ulus kapitalisttir.” Burjuvazi kendisini ulusun içine gömer veya arkasına saklar. Ulus uzlaşmaz çıkarları olanların doluştuğu “aynı gemi” oluverir. 

Sosyalizm ise sınıfsallığını gizlemez. Siyasetin platformu ulus olsun tezinin karşısına işçi sınıfıyla çıkar. Ulusal bağlam, işçi sınıfının siyasi mücadelesini içinde yürüttüğü somutluktur. Kuşkusuz etkisiz eleman değildir, çok şeyi biçimlendirir. Örneğin Türkiye’de komünizm mücadelesi emperyalist işgale doğmuştur ve bir dizi başka ülkede rastlayamayacağınız bir “ulusal kurtuluş problematiği” komünizme içselleşmiştir. Yani siyasetin platformu sınıftır dediğinizde, vatansız kalmıyorsunuz!

Bu temel konumlanış, sosyalizmin ulusal soruna dair nihai çözümünün ipuçlarını barındırır. Sosyalist toplumların tarihsel hedefi ulus kategorisinin depolitize edilmesidir. 

Ulusların siyasetin alanı ve konusu olmaktan çıkması ise sosyalist devrimin konusudur. Üstelik sosyalizmin bütün dünyaya egemen olması değilse de, emperyalist sistemin kuşatamayacağı büyüklüğe ulaşması gerekir.  

Ütopya mı gerçek mi?

Bu koşullar mevcutsa ulusların ve benzeri kimliklerin birbirinin kurdu değil zenginliği haline gelmesi de varlık kazanabilir. Bütün kültürler ve diller, ellerinden siyaset hakkı, yani kendi devletinin veya özerkliğinin kavgasını verme olanağı alındığında yepyeni bir özgürlük dünyasına adım atacaklardır. Ulusal siyaset zemininin ortadan kaldırılmasının başlangıç noktası işçi sınıfının iktidarı fethetmesidir. 

Bu fethin sorunları çözmesi bir hayal olurdu. Yetmez. Ama sosyalizmin ulusal soruna yaklaşımının özü geleceğe ait bir ütopya da değildir. Çünkü Sovyet deneyi pusulasını buna ayarlamıştı. Sovyetler Birliği’nde halklar benzersiz bir özgürlük setiyle tanıştı. Merkezi devlet kültürel gelişmeyi, dillerin özgürce kullanımını serbest bırakmamış, teşvik edip örgütlemiştir. Özetle gelecekte tam tamına kurulabilecek olan özgür toplumsal yaşamın normları, “reel” sosyalizm koşullarında takip edilmeye başlanır. 

Tam sonuç alınamamasının nedeni basit. Farklı halkların başlangıç formasyonları arasında muazzam bir açı vardı. Bu eşitsizliğin giderilmesi 70 yılın da işi değildi. Ama yapılanlar, yalnızca “ulusların özgürlüğü” üstüne kafa patlatan zamane demokratlarının ufkuna sığmayacak boyutlardadır:

Etnik toplulukların ve ulusların sayısının 200’e dayandığı bir ülkeden söz ediyoruz. Sovyetler Birliği’nde en az yedi yıl eğitim görenlerin oranı bazı bölgelerde 1939’dan 1985’e şöyle değişmişti: Gürcistan’da yüz­de 13,7’den yüzde 78,4’e, Ermenistan’da 9,2’den 76,9’a, Rusya’da 8,2’den 70,9’a, Azerbaycan’da 5,2’den 72,5’e, Türkmenistan’da 1,4’ten 67,7’ye, Özbekistan’da 1,6’dan 68,3’e… 

En geri halkların işgücüne katılımları 1967’den 1987’ye kadar büyük artış göstermişti: Türkmenler yüzde 58’den 82’ye, Kırgız­lar 59’dan 79’a, Kazaklar 61’den 83’e, Özbekler 65’ten 86’ya, Ta­cikler 63’ten 87’ye. 

Çarlık Rusyası’nda 1897’de yüzde 24 olan okuryazarlık oranı 1939’da yüzde 81,2’dir. Taşrada oran yüzde 19,6’dan 76,7’ye çıkmıştır. 1979’da ise resmi okuryazar oranı yüzde 99,7’dir.

1924’te 25 ayrı dilde ders kitabı basılan ülkede on yıl son­ra bu sayı 104’e çıkar. 1938’de Özbekistan’da 22, Ukrayna’da 17, Dağıstan’da 20 ayrı öğretim dili söz konusudur.

‘Ama yıkıldı’

Evet, reel sosyalizm yıkıldı! Hatta çözülüşe etnik topluluklar ve ulusların arasındaki çatışmalar eşlik etti. Özgürlük dünyası dediğim yerden boğazlaşmalara geçildi. Bu, sosyalizmin çözümünün geçersiz olduğu anlamına gelmiyor. Piyasa ekonomisi de planlamanın yerini aldı; ama sadece merkezi planlamanın doğruluğunu kanıtladı!

Niteliği gereği sosyalist bir iktidar altında hayat bulabilecek bir uygulamanın, sosyalist iktidar dağılırken nasıl sınavdan başarılı çıkması beklenir? Brejnev, Sovyet halkını, “ortak bir ülkeyi, devleti, ekonomik sistemi, kültürü, komünizm ve ortak bir dil inşa etme amacını paylaşan yeni insan toplumu” biçiminde tanımlamıştı. Bu tanımın gerçek durum açısından fazla iyimser bulunması mümkündür. Ama bu her ülkenin yurttaşlığı bir hedefle birlikte tanımlaması meşrudur, hele sosyalizmde zorunludur. Bu iddia liderliğin parmaklarının arasından kayıp gittiğinde halklar politikası soyut olarak yargılanamaz. Sosyalizm komünizme geçiş toplumuysa geçişin motoru arızalandığında bütün yapı sarsılır. 

Hatta oraya gelmeden önce de Sovyetler Birliği’nde ne zaman sosyalizm piyasayla ve burjuva demokratik normlarla sulandırılsa sorunlar da kendini göstermiştir.

“1965’te Ermenistan başkentinde, Sovyet Ermenilerinin yaşadı­ğı diğer bölgelerin cumhuriyete katılması tezleri (irredantizm) su yüzüne çıkar. 1970’te Gürcistan, kiliselerinden çalınan hazineler diye bir gündem açar. 1970’lerde Volga Almanlarının geri dönüş talebi yükselir. Kırım Tatarları ise artık gösteriler düzenlemekte ve ‘uğradıkları haksızlığı’ afişe etmektedirler. Baltık ülkelerinde aydınlar Molotov-Ribbentrop anlaşmasının açıklanması talebiy­le hareketlenirler. Burada kasıt, bu ülkelerin İkinci Dünya Savaşı sırasında Kızıl Ordu tarafından işgalinin ve sonrasında Sovyetler Birliği’ne katılmalarının meşruiyetini sorgulamaktı. Bir Sovyet Cumhuriyeti olan Estonya’da 1980’de Moskova Olimpiyatlarının boykot edilmesi talebi yükseldi...”

Açıkçası sınıf mücadelesi devam ediyordu. Model ise siyasette işçi sınıfının ve partisinin sağlam önderliğini varsayıyordu. “Suç” halklar politikasının özgürleştirici motivasyonunda değil glasnost ve perestroyka ihanetindedir. 

Bütün bunları sapla samanın birbirine karıştığı günümüzde ve bizim ülkemizde esin kaynağı saymaya fazlasıyla hakkımız var. Türkiye’nin birliği Sovyet deneyinden farklı sorularla yüz yüze. Ama o deney bir kez yaşandıktan sonra, artık birliğimizi birilerinin boyun eğmesi, özgürlüğünden feragat etmesinin üstüne kurmak olanaksızdır. Bunun içinse bir önkoşul var: Sosyalizm!  
 

konstantin_yuon
Ortaklaşa

Ortaklaşa dergisinin Kasım 2025 sayısının dosya konusu, Ekim Devrimi. Derginin bu sayısında ayrıca AKP'nin yönetme krizinden Amerikancılığa, Korkut Boratav'la söyleşiden Türkiye'nin beşinci nesil savaş uçağı yapım sürecine, spordan bienale, Rusya'dan Latin Amerika'ya çok çeşitli konularda yazılara yer verdik.