Ana içeriğe atla
0%

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Ortaklaşa
ortaklasa_sayi_10_savas

Savaş, CHP, NATO 3.0, Anahtar Parti, Sokak Yemekleri, Silahlanma, Futbol, Sermaye

Yeni uzay yarışında Baykonur’un yeri

Tunca Zeki Başkurt

Yayın Tarihi: 10.08.2026 , 11:17 "0 dakikalık okuma süresi"
2020 yılında Türkiye Uzay Ajansı ve Kazakistan Uzay ve Havacılık Komitesi arasında imzalanan mutabakat zaptı Türkiye’nin Baykonur’a olan ilgisini gösteriyor. S-400 krizi de hatırlandığında, sermayesi sınıfının NATO’nun yolundan çıkmasının güç olduğu açık. Buna rağmen Baykonur girişimi, Türkiye’nin boyunu aşacak hamlelerden vazgeçmeyeceğinin örneklerinden biri.

Ukrayna Savaşı’nın ilk aylarında, anaakım medya yorumcularının konuyu enine boyuna tartıştığı programda, ünlü bir strateji uzmanı çok önemli bilgi verecekmiş gibi birden ayağa kalkıp elindeki çubukla haritada Büyük Okyanus’un kuzeyinde bir yerleri göstererek “Dünya yuvarlak olduğu için Amerika Rusya’ya doğudan da gelebilir” demişti. Yorumcu bu sözü sarfederken kuşkusuz dünyamızın yuvarlak olduğunu okuldaki derslerinden biliyordu, ancak bunun gerçekten farkında olsaydı, ABD ile Rusya arasındaki en yakın cephenin, Soğuk Savaş boyunca da olduğu gibi, Kuzey Kutbu çevresinde olduğunu da bilirdi. Çünkü dünyamız silindir değil, yuvarlaktır. Bilmek, her zaman farkında olmak değildir. Bu yazının da amacı çoğumuzun parça parça aklımızın bir köşesinde tuttuğu bilgileri bir araya getirerek farkındalık yaratmaktır. Zira Baykonur’un tarihçesi bizlerin günümüzün silahlı insansız hava araçları (SİHA) ve uzun menzilli füzeler üzerine şekillenen savaşlarını anlamamızda yardımcı olabilir.
Baykonur Uzay Üssü, günümüzde Kazakistan’ın Kızılorda Eyaleti içinde, Aral ve Kızılorda şehirleri arasında, Seyhun Nehri’nin kuzeydoğusunda bulunmaktadır. SSCB dağıldıktan sonra, 1995’te Rusya Federasyonu Devlet Başkanı Boris Yeltsin’in talebiyle, yıllığı 115 milyon Amerikan dolarına, Rus uzay ajansı RosKosmos’a kiralandı. Üssün günümüzdeki stratejik önemini anlamak içinse biraz tarihine bakmak gerekiyor.

‘Bombayı nasıl atacağız?’

Ağustos 1945’te ABD’nin Hiroşima ve Nagazaki’yi atom bombalarıyla vurmasıyla dünyada yeni bir devir başladı. Tarihte ilk defa bu kadar çok insan, bu kadar hızlı bir biçimde öldürülmüştü. Bu kuşkusuz SSCB’ye gözdağı vermek amacıyla yapılmıştı. ABD Başkanı Truman, 25 Ekim’de Manhattan Projesi’nin başındaki isim olan Robert Oppenheimer’la son kez bir görüşme yaptı ve burada SSCB’nin asla bir atom bombası yapamayacağını iddia etti. Oppenheimer daha sonra Roosevelt’in eski yardımcısı Henry Wallace’la konuşmasında Truman’ın cehaleti karşısında endişelendiğini belirtmişti.

SSCB 29 Ağustos 1949’da ilk başarılı nükleer silah denemesini gerçekleştirdi. O yıllarda nükleer fizikçilerin önemli bir kısmının komünist partilerle bağlantılı olduğu göz önünde bulundurulduğunda bu sonuç aslında kaçınılmazdı. Şimdi her iki süper güçte de nükleer silahlar vardı, ancak bu bombalar karşı tarafa nasıl ulaştırılacaktı? Yeni cephe işte bu noktada açıldı.

Roket biliminin atası kabul edilen Konstantin Tsiolkovski Rusya’da doğmuş ve 20. yüzyılın başlarında çalışmalarını yapmıştır. Devrimden sonra Bolşeviklerden büyük destek gören Tsiolkovski, 1935’te öldüğünde bütün çalışmalarını SSCB’ye bıraktı. Onun bıraktığı yerden Gaz Dinamiği Laboratuvarı (GDL) ve Tepki ile Tahrik Araştırma Grubu (GİRD) roket çalışmalarına devam ettiler. Bu ekipler 1934’te başlatılan 2. Beş Yıllık Plan’da Tepki Bilimi Araştırma Enstitüsü (RNİİ) çatısı altında birleştirildiler. Bu enstitü 2. Dünya Savaşı’na kadar birçok farklı roket prototipi geliştirdi. Bunlar arasında bugün popüler kültürde Katyuşa adıyla tanıdığımız BM serisi kundağı motorlu roket bataryaları, dünyaya roketlerin savaş meydanlarına nasıl etki edebileceğini gösteren silahlar oldular.

Savaş bittiğindeyse RNİİ’nin yeni bir görevi vardı: nükleer silahları düşmana ulaştırmak. Bu noktada yapılacak kıtalararası füze çalışmalarının başına Sergey Korolyov getirildi. Kendisi daha önce GİRD ve RNİİ’de önemli çalışmalarda bulunmuş yetkin bir mühendisti. Ekibinin imal ettiği R-1 ve R-2 roketlerinin testleri başarılı olduktan sonra programa destek arttı ve 1953 Korolyov’un grubu 1200 km menzilli R-5 roketini başarıyla test etti. Bu, dünyanın ilk başarılı uzun menzilli füzesiydi.

Sovyet hükümeti 12 Şubat 1955’te 5 No’lu Bilimsel Araştırma Test Sahası’nın kurulmasına dair kararnameyi yayınladı. Bu test sahası dünyanın ilk kıtalararası füzesinin denemeleri için kurulacaktı. Korolyov’un önerileri doğrultusunda Kazak SSC topraklarındaki Töretam’da karar kılındı. R-7 Semyorka 21 Ağustos 1957’de ilk başarılı uçuşunu gerçekleştirdi. Bu, iki aşamalı bir roketti ve 7000 km gibi çok iddialı bir menzile sahipti. Ayrıca Semipalatinsk’te denenen nükleer bombayı bir başlıkla taşıyabilecek kadar da büyüktü. Bundan sonra Soğuk Savaş’ta ve harp sahnesinde yeni bir devir başlayacaktı; 10 yıl önce SSCB Dışişleri Bakanı Molotov’u “ceplerinde atom bombasıyla gezdiklerini” iddia ederek tehdit eden Amerikalılar artık Sovyet füzelerinin menziline girmişlerdi.

Yeni bir cephe: Uzay

Töretam’daki füze denemeleri dünya basınının çok da ilgisini çekmemişti. R-7’nin olağanüstü menzili 1957 yılında yalnızca herhangi bir Soğuk Savaş dönemi havadisiydi. Ancak takvimler 4 Ekim 1957’yi gösterdiğinde sahne değişti. Korolyov’un ekibi yeni R-7 roketleriyle dünyanın ilk yapay uydusunu, Sputnik I’i başarılı bir biçimde uzaya gönderip, dünyanın yörüngesine oturtunca R-7’nin menzili ve isabetliliği açıkça sergilenmişti. Bu herhangi bir gazete manşeti değildi; gökte duruyordu. Amatör radyocular Sputnik I’in gönderdiği sinyalleri ilk günden takip edebildiler. Uydu atmosferin en üst katmanlarından basınç ve hava yoğunluğu verileri gönderiyordu ve radyo sinyallerinin saçılımı iyonosfer hakkında bilgi sağlıyordu. ABD tarafında paniğe yol açan ise Sputnik I’in kendisi değil, onu oraya gönderen roketti. Kazakistan’dan ateşlenen bir roket uzaya ulaşabiliyorsa kolaylıkla New York veya Washington’a da ulaşabilirdi. Bu, henüz II. Dünya Savaşı bitmeden SSCB’yi tehdit etmeye başlamış olan ABD için kabul edilebilir bir şey değildi.

Bu yazının amacı Uzay Yarışı’nda SSCB’nin elde ettiği başarıları aktarmak değil. Kuşkusuz SSCB yarışı çok önemli ilklere imza atarak götürmüştür ve Baykonur da bu hikâyenin başrol oyuncusudur. Ancak burada -genellikle sözü edilmeyen- ve R-7 gibi roketlerin yapımını mümkün kılan unsurları saymak, günümüzdeki silahlanma yarışını anlamak için de faydalı olacaktır. Bu unsurların ilki çok karmaşık ve uzun hesapları hızlıca çözebilen bilgisayarlardır. Sovyet mucit ve bilim insanı Beşir Rameyev’in geliştirdiği Strela bilgisayarları Sputnik I’in yörüngeye oturtulmasında önemli rol oynamışlardı. SSCB bilgisayarların ve sibernetiğin öneminin farkına varmış ve Soğuk Savaş boyunca da bu konuda araştırmalara büyük destek vermişti. Bir başka önemli unsur ise roketlerin imal edileceği malzemelerdi. Metalurji bilimi, doğası gereği çoğunlukla ampirik veriye dayanır. Farklı alaşımların mekanik davranışlarını belirlemek için uzun ve sistematik deneyler yapmak gerekir. Bu nedenle ülkeler için bu bilgi stratejik kabul edilir. Sovyetler Birliği Havacılık Malzemeleri Enstitüsü (VİAM) savaş boyunca pek çok farklı alaşım geliştirmiş ve uçak ve roketlerde bunları kullanmıştı. Kıtalararası füzelerin çok yüksek yanma sıcaklıklarında mukavemetlerini korumaları ve oluşan ısıyı hızlı bir biçimde aktarmaları gerektiği düşünüldüğünde VİAM’ın buradaki rolü anlaşılacaktır. Son olarak Tsiolkovski’den başlayarak gerekli teorik altyapıyı oluşturan bilim insanları ve matematikçilerin inşa ettiği akademiyi anmak gerekir. SSCB, yukarıda atom bombası konusunda da bahsedildiği gibi, bilim insanlarının yurduydu. Yörünge dinamiği, atmosferik sürüklenme gibi konularda fikir geliştirebilecek insan gücü olmadan bu yarış başlatılamaz ve sürdürülemezdi.

Yeniden başlayan yarış

SSCB dağıldıktan sonra 90’lı yıllarda Rusya, Batı tarafından yağmalandı ve bundan Sovyet havacılık ve uzay sanayisinden arta kalan kurum ve personel de nasibini aldı. Amerikan patent ofisleri bu dönemde teknoloji ve insan transferi için çok yoğun çalışmalar yürüttüler. İstihbarat birimleri ise buna ek olarak transfer edilemeyenlerin tehdit oluşturabilecek üçüncü ülkelere, örneğin KDHC, İran ve Pakistan’a gitmesine engel oldular. Bu konuda ne kadar başarılı olup olamadıklarını son 15 yılda Doğu Asya, Ortadoğu ve Ukrayna’da yaşanan krizlerde takip etmek mümkündür. Putin yönetimi, 2010 sonrası dönemde daha etkin bir dış politika izlerken bunu, Rusya’nın ABD’den sonra dünyanın en fazla silahlanmış ülkesi olduğu olgusu üzerine inşa etti. Rusya’nın silahlı gücünün merkezinde de hava ve uzay kuvvetleri olduğunu, bu nedenle Baykonur’un bu politika için hayati bir unsur olduğunu da belirtelim. Putin de 2005’te üssü 45 yıllığına kiralayarak bunun, izlediği politika için ne kadar önemli olduğunu göstermiştir. Ancak Rusya, Kazakistan topraklarında bir komplekse bağlı kalmanın risklerini göz önünde bulundurarak bu bağımlılığı azaltmak amacıyla Amur bölgesinde Vostoçni üssünü kurmuş ve 2016’da buradan ilk uydusunu fırlatmıştır. 2023 yılında yine buradan gönderilen bir uydu Ay’ın yörüngesine girmiş, ancak daha sonra yüzeye çakılmıştır. 2014’te tırmanan Ukrayna ve Suriye krizlerinin ardından dünyanın yeni bir uzay yarışına girmesi tesadüf değildir. Putin Rusya’nın bu alandaki lider konumunu dış politikada etkin bir biçimde kullanmak istemektedir.

Baykonur Uzay Üssü, 6117 km2 arazisi, 9 fırlatma kompleksi (toplam 15 fırlatma rampası) ve 11 montaj atölyesiyle hâlâ daha dünyanın en büyük uzay üssü. 5000’den fazla fırlatma (bunun yaklaşık 1500’ü yörüngeye yerleşen uydulara ait) gerçekleştirmiş olan Baykonur, yılda ortalama 20 fırlatmaya ev sahipliği yapıyor. Uzay Yarışı yıllarında SSCB ve Varşova Paktı ülkelerinin esas üssü olan Baykonur dünyanın en yoğun uzay üssüydü. Günümüzde ise ABD’deki Cape Canaveral ve Kennedy üsleriyle Çin’deki Jiuaquan üssü yoğunluk açısından Baykonur’u geçmiş durumda.

Yukarıda da belirtildiği üzere Uzay Yarışı, ABD ile SSCB arasındaki silahlanma yarışının doğal bir sonucuydu. SSCB dağıldıktan sonraki 20 yıllık dönemde uzay araştırmaları da ivme kaybetmişti. Ancak krizlerin tırmandığı ve tek kutuplu dünyanın son bulduğu bugünlerde bu yarış, bu kez daha dağınık biçimde tekrar başlamış gözüküyor. Bu sahada kendini en çok gösteren Çin olmakla birlikte Hindistan ve Brezilya’nın da artık adlarını duyuyoruz. Türkiye, NATO içindeki görevinin tekrar tanımlandığı bugünlerde, büyüyen silah sanayisiyle bu yarışın dışında kalmayacaktır. Her ne kadar Erdoğan’ın 2021’de yaptığı konuşmasında 2023’te Ay yüzeyine sert iniş yapılacağı açıklaması istihzayla karşılanmışsa da Türk sermayesinin silah sanayisinde, spesifik olarak da hava taşıtları konusundaki iştahı ortadadır. 2020 yılında Türkiye Uzay Ajansı (TUA) ve Kazakistan Uzay ve Havacılık Komitesi (KazKosmos) arasında imzalanan mutabakat zaptı Türkiye’nin Baykonur’a olan ilgisini göstermektedir. Burada, S-400 krizini de hatırlayarak, Türk sermayesinin NATO’nun yolundan çıkamayacağını tespit etmekle birlikte, kendi boyunu aşacak girişimlere ne kadar istekli olduğunu da söylemeliyiz. Şubat ayında Sanayi ve Teknoloji Bakanı Mehmet Fatih Kacır’ın, Somali’de uzay üssü inşaatına başlandığını açıklaması bunun göstergesidir.

Uzay Yarışı konu olduğunda popüler kültürde Von Braun ve V-2 roketlerinin adı çokça geçer. Hatta “Uzay Yarışı”nın arkasında aslında Nazi bilim adamlarının olduğu, Hollywood filmlerinde sık sık işlenir. Hitler’in savaşta Almanya’nın gücünü gösterecek olağanüstü silahlar kullanmak istediği ve V-2’lerin de bu amaçla üretildiği doğrudur, ancak bu konuda rakamlarla konuşmak gerekirse üretilen 5000 roketinin yalnızca 3500’ü ateşlenebilmiştir ve bunların sadece 600’ü hedeflerini vurabilmiştir. Buna karşılık bu roketlerin imalatında 20 bine yakın işçi kötü çalışma koşullarında can vermiştir. Bu “süpersilahlar”ın üretim süreçlerinde aldıkları can savaşta aldıklarından çok daha fazladır. Dolayısıyla, yalnızca Haziran ayında 228 işçinin iş cinayetlerinde öldürüldüğü, Soma’da, Tuzla’da, tersane ve fabrikalarda işçilerin kâr hırsıyla katledildiği ülkemizde sermayenin iştahla girmek istediği uzay yarışının nelere mal olacağını göz önünde bulundurmalıyız. 

ortaklasa_sayi_10_savas
Ortaklaşa

Ortaklaşa dergisinin 10'uncu sayısının dosya konusu Savaş oldu. NATO Zirvesi'nin ardından birçok boyutuyla dünyadaki savaş ve silahlanma gündeminin ele alındığı sayıda ayrıca CHP ve Anahtar Parti'den emperyalizmin hegemonya krizine, sokak lezzetlerinin sınıfsal tarihçesinden Dünya Kupası ve futbola uzanan çok sayıda konuya dair kapsamlı yazılara yer verdik.