1945 diplomatik krizi ve NATO üyeliğine açılan yol: Bir ‘Sovyet tehdidi’ var mıydı?
Gözde Somel
1945’te Türkiye ile Sovyetler Birliği arasında patlak veren diplomatik kriz, Türkiye’de uzun yıllar boyunca Sovyet yayılmacılığının ani ve beklenmedik bir tezahürü olarak anlatıldı. Oysa kriz, savaşın sonunda ortaya çıkmış tekil bir dış politika hamlesinden çok, kökleri savaş öncesine uzanan ve İkinci Dünya Savaşı boyunca giderek derinleşen karşılıklı güvensizliğin ürünüydü. Sovyetler Birliği, savaşın sonunda hiç kuşkusuz 1939’a göre çok daha güçlü bir konuma ulaşmıştı. Ancak 1945’te ileri sürdüğü taleplerin savaş sonrası üstün pozisyonun sağladığı fırsatçılıkla açıklanması tarihsel gerçeklikle örtüşmemektedir. Konu daha çok Sovyetler Birliği’nin savaş sonrası güvenliğiyle ilgilidir.

Boğazlar konusu ve Karadeniz’in savunulmasına ilişkin kaygılar, Türkiye’nin Almanya ile ilişkileri Sovyet diplomatik belgelerinde savaşın ilk günlerinden itibaren düzenli olarak yer almaktadır. 1945-46 döneminde Türk hükümetinin ulusal ve uluslararası kamuoyuna yönelik Sovyetlerin Türkiye’ye saldırı hazırlığı içinde olduğu yönündeki propagandası daha sonra Türk resmi tarih yazınının da parçası haline geldi. Oysa Sovyetler Birliği uzunca süre hiçbir askeri çatışmanın parçası olmak istemeyecek kadar ağır yara almış bir “süper güçtür” ve Türkiye’ye bir saldırı hazırlığı içinde değildir.
Sovyet talepleri: Antlaşma yenilemenin koşulları
Mart 1945’te Dışişleri Bakanı Vyaçeslav Molotov’un Türkiye’nin Moskova Büyükelçisi Selim Sarper’e ilettiği taleplerin bir efsaneden ibaret olduğu aşırı bir yorumdur. Sonradan kamuoyunda aktarıldığı kadar ayrıntılı, resmi ve ısrarla dayatılmış bir ültimatom niteliği taşımamış olsa da Boğazların ortak savunulması, Boğazlarda ortak askeri üs kurulması ve Kars ile Ardahan sınırında değişiklikler gibi başlıklar gerçekten gündeme gelmişti. Bunlar bağımsız talepler ya da bir dayatma olarak değil, 1925 Dostluk ve Tarafsızlık Antlaşması’nın yenilenmesinin koşulları olarak ileri sürülmüştü.
Buradaki bağlamı anlamak için savaş boyunca yeni gelişmelerle beslenen güvensizlik ortamına bakmak gerekir. İlk büyük kırılma, 1939’da Şükrü Saraçoğlu’nun Moskova görüşmelerinin başarısızlıkla sonuçlanmasıyla yaşandı. Türkiye’nin İngiltere ve Fransa ile ittifaka yönelmesi, Sovyetler açısından Karadeniz’in güvenliği bakımından ciddi soru işaretleri doğurdu. Ardından Alman propagandası iki ülke arasındaki kuşkuları sistemli biçimde derinleştirdi.
Naziler bir yandan İngiltere ve Fransa’nın Türkiye’nin yardımı ile Bakü’nün bombalanmasına ilişkin plan yaptığını belgeleriyle ortaya koyuyor, diğer yandan Molotov’un Berlin’de Boğazlar konusunda Hitler’le pazarlık yaptığını öne sürüyordu. Nazilerin Ankara Büyükelçisi Von Papen’in faaliyetleri Ankara ile Moskova arasındaki güveni daha da aşındırdı. 22 Haziran 1941 sabahı üç milyon Nazi askerinin Sovyet topraklarına girmesiyle başlayan Barbarossa Harekâtı’ndan günler önce Türk hükümeti Almanya ile kendini güvenceye alan saldırmazlık antlaşması imzaladı. Sovyetlerin Nazi ateşi altında olduğu en ağır günlerde Almanya ile ekonomik ilişkileri sürdürdü.

Özellikle savaş sanayisi açısından kritik krom ticareti sadece Sovyet yönetiminin değil ABD ve İngiltere’nin de öfkesini çekiyordu. Türkiye’nin az sayıda da olsa, Nazilerin ticari gemi görüntüsünde ya da yardımcı askeri gemi statüsüne sahip deniz araçlarının Boğazlardan geçişine göz yumması ısrarlı Sovyet notalarının konusu oldu. Bunlara Kafkasya sınırındaki askeri hazırlıklarla sınırın ötesine uzanan Turanist planlara ilişkin Sovyet istihbarat raporları eklendi ve Türkiye’nin “Almancılığı” konusundaki Sovyet kuşkuları yerleşik bir kanaate dönüştü.
Ankara, Wehrmacht’ın (Alman Ordusu) Sovyet topraklarına girmesini gizlenemez bir sevinçle karşılamıştı. Bu bir yandan Alman tehdidinin Türk sınırlarının ötesine savuşturulmuş olmasıyla ilgiliydi. Ancak diğer yandan inkâr edilemez biçimde, Sovyetlerin yenilme ihtimali Türk yöneticileri heyecanlandırıyordu. Ankara’yı daha o zaman savaş sonrası dünyada ve bölgede Sovyetlerin belirleyici bir güç haline geleceği kaygısı esir almış, antikomünizm belirgin bir devlet refleksine dönüşmeye başlamıştı.

Savaş sona erdiğinde savaş yıllarında olup bitenler, 1925 Antlaşması’nın yenilenmesi görüşmelerini doğrudan etkiledi. Molotov’un gündeme getirdiği talepler Türkiye’de “Sovyet tehdidi” algısını hızla güçlendirdi. Ardından iki ülke arasında sert bir propaganda savaşı başladı. Sovyet basını Türkiye’nin savaş yıllarındaki Alman yanlısı uygulamalarını gündeme taşırken, Türk basını “Kızıl emperyalizm” söylemini öne çıkardı. Aralık 1945’te Tan Matbaası’nın ve sol yayın organlarının saldırıya uğraması, savaş yıllarında güçlenen antikomünist çevrelerin artık fiilen harekete geçtiğini gösteriyordu. Tan Baskını’nı takip eden günlerde Sovyet basınında yer alan Gürcü akademisyenler Simon Canaşia ile Niko Berdzenişvili’nin Türkiye’nin doğu topraklarından geniş bir bölümün tarihsel nedenlerle Gürcistan’a bırakılması talebini içeren manifestoları Kremlin’in resmi politikasını yansıtmasa da ülke içinde resmi çizginin dışındaki bazı siyasi dinamiklerin kontrollü biçimde serbest bırakıldığı anlamına geliyor ve diplomatik krizi derinleştiriyordu.
Krizde uluslararası boyut genişliyor
Savaşın bitiminde Müttefik güçler arasında yeni Avrupa haritasına ilişkin görüşmeler sürerken İngiltere ve ABD, Sovyet güvenlik taleplerine kategorik biçimde karşı çıkmadılar; Boğazlar rejiminin yeniden gözden geçirilmesi fikrine bütünüyle kapalı değillerdi. Ancak kısa süre içinde Sovyetler Birliği’nin Avrupa’daki ağırlığının artmasıyla öncelikler değişti. Türk-Sovyet diplomatik krizinin ilerleyen safhalarında bir yandan emperyalist egemenlik el değiştiriyor, Amerikan yönetimi nihayet İngiltere’nin Yakın Doğu’da bıraktığı boşluğu dolduracak bir konsantrasyona kavuşuyordu. ABD Doğu Akdeniz’de işleri ele almaya karar verdiğinde, Türkiye de emperyalist-kapitalist sistemin Doğu Akdeniz’de Sovyet nüfuzunu önleyecek stratejik ülkesi haline gelmekteydi. ABD ve İngiltere’nin Türkiye’ye Sovyetler karşısında tam destek vermesiyle birlikte Türk-Sovyet anlaşmazlığı, hızla şekillenmekte olan Soğuk Savaş’ın ilk kıvılcımlarından birine dönüştü.

Ankara bu süreçte net bir tercihte bulunuyordu. Bu tercihin Türkiye’nin siyasi egemenliği bakımından ne anlama geldiği çok geçmeden ortaya çıkacaktı. Türk yöneticilerin savaş döneminde ortaya çıkan ve haklı nedenleri de olan güvensizliği giderecek çözüm yolları aramak ve iletişim kanallarını açık tutmak yerine Sovyetlere karşı huruç harekâtına yönelmesi Cumhuriyet’in ilk yıllarına damga vuran denge politikasının tamamen terk edilmesi anlamına geldi. Oysa belgeler gösteriyor ki Sovyetler toprak meselelerini geri çekmeye ve Boğazlar konusunu Türkiye ile ikili görüşmelerde masaya yatırmaya hazırdı. Emperyalist cephenin küçük ortağı Türkiye egemen sınıfı Sovyetler Birliği ile Boğazlar konusunda işbirliğinden kaçarken ülkenin NATO ve ABD tarafından askeri üslerle doldurulmasına en ufak bir şerh düşmeyecekti. İç politikada ise savaş yıllarında güçlenen antikomünizm devlet politikasına dönüştü; dış politikadaki saflaşma, ülkenin siyasal ve ideolojik kodlarını uzun yıllar belirleyecek ve Türkiye’yi siyasi egemenlik, bağımsızlık, halkçılık, laiklik gibi cumhuriyet ideallerinden adım adım uzaklaştıracak yeni bir dönemin kapısını açtı.
Kronoloji: 1945 krizine giden yol
1939 – Moskova görüşmeleri başarısız oldu
Sovyet yönetimi, İngiltere ve Fransa’nın Almanya’ya karşı ortak cephe kurmaktan kaçındığı ve Nazi saldırısını doğuya yöneltmek istediği kanaatine vararak Ağustos 1939’da Almanya’yla saldırmazlık paktı imzaladı. Bu ortamda Moskova’ya giden Dışişleri Bakanı Şükrü Saraçoğlu’nun görüşmeleri sonuçsuz kaldı. Türk tarafı başarısızlığı Sovyetlerin Almanya’ya verdiği taahhütlerle açıklarken, Sovyet belgeleri Türkiye’nin teklifinin İngiltere ve Fransa’yla kurulmakta olan ittifak sisteminin parçası olarak görüldüğünü gösteriyor. Moskova, bu girişimin Almanya’yla kurulan kırılgan dengeyi bozarak Sovyetler Birliği’ni henüz hazır olmadığı bir savaşa sürükleyebileceğini düşünüyordu. (Rusya Sosyo-politik Tarih Arşivi, RGASPI, fon 82, liste 2, dosya 1329)
1940 - Bakü planları ve propaganda savaşı
Almanya’nın yayımladığı Beyaz Kitaplar’da İngiltere ve Fransa’nın Türkiye üzerinden Bakü petrol sahalarını bombalama planlarına yer verildi. Belgeler Sovyet basınında da yayımlandı ve Türkiye’nin savaşta nasıl bir rol oynayabileceğine ilişkin kuşkuları güçlendirdi. (İzvestiya, 5 Temmuz 1940)
Kasım 1940 – Boğazlar üzerinden dezenformasyon
Molotov’un Berlin görüşmeleri sonrasında Nazi propagandası, Sovyetler Birliği’nin Türkiye ve Boğazlar konusunda Almanya’yla pazarlık yaptığı iddiasını yaydı. Molotov, Ankara Büyükelçisi Sergey Vinogradov’a bu haberlerin Türk hükümeti nezdinde resmen yalanlanmasını emretti. (Rusya Federasyonu Dış Politika Arşivi, AVP RF, fon 059, liste 1, dosya 2165).
18 Haziran 1941 - Türk-Alman Saldırmazlık Antlaşması
Barbarossa Harekâtı’ndan üç gün önce imzalanan antlaşma Ankara tarafından tarafsızlık siyasetinin devamı olarak görülse de Sovyet yönetimi bunu yaklaşan Alman saldırısını kolaylaştıran diplomatik bir adım olarak değerlendirdi. Kısa süre sonra Türkiye’nin Alman taleplerine yaklaşımı ve Kafkasya sınırındaki askeri hazırlıkları Moskova tarafından yakından izlenmeye başladı.
1942 - Kafkasya kaygısı ve Von Papen suikastı
Alman ordularının Kafkasya’ya yönelmesi sırasında Sovyet istihbaratı, Türkiye’nin olası tutumuna ilişkin yoğun bilgi topladı. Aynı yıl Ankara’daki Von Papen suikastı sonrasında Sovyet konsolosluk görevlilerinin tutuklanması, iki ülke arasındaki diplomatik krizi daha da derinleştirdi. Sovyet yönetimi suikastın Nazi provokasyonu olduğunu ileri sürdü. (İzvestiya, 5 Nisan 1942)
1943 - Stalingrad’dan sonra yeni denge
Stalingrad Zaferi savaşın gidişatını değiştirdi. Nazilerin yenileceğinin anlaşıldığı bu konjonktürde Ankara Sovyetler Birliği’yle ilişkileri onarmaya çalışırken, Moskova Türkiye’nin izlediği siyaseti ihtiyatla değerlendirmeyi sürdürdü. Saraçoğlu’nun dostluk mesajları olumlu karşılandı, ancak güven bunalımı aşılamadı. (AVP RF, fon 059, liste 10, dosya 371).
1944 - Geç kalan normalleşme girişimleri
Türkiye Müttefik baskıları üzerine Almanya’ya krom ihracatını durdurdu, ardından diplomatik ilişkileri de kesti ama Şubat 1945’te Birleşmiş Milletler kuruluş toplantısının hemen öncesine kadar Almanya’ya savaş ilan etmeyi reddetti. Sovyet yönetimi bütün bunları geç kalmış ve göstermelik adımlar olarak gördü. Büyükelçi Vinogradov’un, Menemencioğlu’nun kendisine Balkanlarda Nazilere karşı işbirliği önerdiği Haziran 1944’te böyle bir işbirliği için ön koşul olarak Almanya’yla tüm bağların koparılması gerektiğini söylemesinin üstünden aylar geçmişti. (AVP RF, fon 059, liste 12, dosya 65).
Mart 1945 - Molotov–Sarper görüşmeleri
1925 Dostluk ve Tarafsızlık Antlaşması’nın yenilenmesi görüşmelerinde Sovyet tarafı Boğazların ortak savunulması, Sovyet üsleri ve sınır düzenlemelerini gündeme getirdi. Daha sonra “Molotov talepleri” olarak anılacak başlıklar, antlaşmanın yenilenmesinin koşulları çerçevesinde bu görüşmeler sırasında ortaya çıktı ve 1947 yılına uzanacak ve uluslararası boyut kazanacak diplomatik krizi başlattı.
Ortaklaşa dergisinin 10'uncu sayısının dosya konusu Savaş oldu. NATO Zirvesi'nin ardından birçok boyutuyla dünyadaki savaş ve silahlanma gündeminin ele alındığı sayıda ayrıca CHP ve Anahtar Parti'den emperyalizmin hegemonya krizine, sokak lezzetlerinin sınıfsal tarihçesinden Dünya Kupası ve futbola uzanan çok sayıda konuya dair kapsamlı yazılara yer verdik.