Bir ileri, iki geri: İdeolojik ve sportif olarak futbolumuzun iflası
Dünya Kupası “Biz bitti diyemeden” bitti.
Ortaya saçılan birçok iddia, teyidi mümkün birçok gerçek Türkiye için futbolun da ötesine geçti ve Türkiye A Milli Futbol Takımı toplum nezdinde muazzam bir prestij kaybının da etkisiyle gündem dışı kaldı.
İyi de bu kadar tantana, “Bizim Çocuklar” fantezisi, “sihirli anların takımı” derken Türkiye’ye ne oldu da bu kadar dibe vurdu?
Gayrımeşru ve skandal niteliğinde bir kupanın gölgesinde...
Buraya geleceğiz ancak önce biraz ve “kaldığı kadarıyla” futbol ve Dünya Kupası’nı masaya yatırmak, ülke futbol aklının kapasitesini görebilmek açısından bereketlidir.
Eskiden bir bayram olarak nitelendirilen Dünya Kupaları öncesinde “Peki ama kim kazanır?” sorusunun tartışılması oldukça doğal sayılırdı. Ancak Trump’ın haydut ABD’sinin de düzenleyicileri arasında ve elbette “baskın” aktör olduğu, sözde futbolun en büyük kurumsal yapısı olan “tarafsız” FIFA’nın skandallarla dolu organizatörlüğünde düzenlenen bir futbol şampiyonasında, futbolun bu kadar az konuşulması da doğal sayılmalıdır. Çünkü bir oyun olarak futbol çoktandır patron sınıfının oyuncağına dönüşüp yok edilmiş, geriye aklıyla değil duygularıyla hareket edenler için kuru ve yoz bir romantizm kalmıştır. Nostalji nostalji, gerçek ise gerçektir; ve gerçeklerin sınıfsal olmak gibi bir huyu vardır.
O nedenle dört gözle beklenen bir Dünya Kupası olmanın eşiğine varamayan bir organizasyon olarak emperyalist barbarlığın gölgesinde kalan “2026 FIFA Dünya Kupası” hakkında, Hollandalı akademisyen Cas Mudde’nin yerinde tabiriyle bu turnuva “MAGA Dünya Kupası” adıyla anılabilir. 2026 turnuvasının ne meşruiyeti ne de izlenme keyfi kalmıştır.
İdeolojik ve sportif süreklilik: Türkiye'yi ne yapmalı?
Dünya Kupası, Türkiye’yi hiç olmadığı kadar esir aldı. Elbette bunda “arada bir uğranılan” bir turnuvaya duyulan hasret ve 2002’de herkes tarafından sahiplenilen bir Milli Takım’a duyulan özlem de var. Ancak sonuç olarak kimse tatmin olamadı. Dünya Kupası’nda sportif iklim ve başarısızlık hali, Türkiye’ye fazlasıyla yansıdı.
Türkiye’de Milli Takım hiçbir zaman yalnızca futbol takımı olamadı. O, iktidarların, federasyonların, sponsorların ve televizyonların birlikte pazarladığı bir umut makinesi olarak servis ediliyor. Her turnuva öncesi aynı senaryo yeniden sahneleniyor. Uğurlama törenleri, “Bizim Çocuklar” sloganları, reklamlarda yazılan destanlar, sosyal medyada pompalanan milliyetçi romantizm...
Ortada henüz oynanmış bir maç bile yokken başarı satın alınmaya çalışılıyor.
Fakat sonra “gerçek hayat” başlıyor.
Dünya Kupası elemeleri ya da Avrupa Şampiyonası geldiğinde görüyoruz ki yıllardır anlatılan hikâyeyle sahadaki futbol arasında neredeyse hiçbir bağ yok. Çünkü futbol, reklam kampanyalarıyla değil; gerçekten örgütlü ve spordan anlayan kurumların organizasyonuyla kazanılıyor. Mesela, Türkiye’de Milli Takım her turnuva öncesinde yeniden yazılan bir senaryonun başrolüne yerleştiriliyor, aparat haline geliyor. Daha doğrusu eşantiyon ve makyaj malzemesi olma arasında salınıyoruz.
Daha ilk düdük çalmadan reklam filmleri çekilmesine, bu kez adeta maç başlamadan soyunma odasında yenen goller eşlik etti. Televizyon ekranlarında “tarih yazacağız” söylemi dolaşıma sokulmuş, futbolcular havaalanında devlet törenini andıran görüntülerle uğurlanmıştır ama daha ortada oynanmış bir maç yoktur, başarı duygusuysa “villalar” üzerinden çoktan pazarlanmıştır.

Bu nedenle Türkiye’de Milli Takım’ın turnuvalardaki performansını konuşmak, yalnızca futbol konuşmak değildir. Aynı zamanda yıllardır inşa edilen bir algıyı, bir pazarlama stratejisini ve bir yönetim anlayışını da konuşmaktır. Hiç kuşkusuz ki, son yıllarda bunun en belirgin örneklerinden biri “Bizim Çocuklar” söylemi oldu. İlk bakışta masum görünen bu ifade, Milli Takım’ı eleştiriden azade bir duygu alanına taşımaya başladı. Futbolcular artık profesyonel sporcular olmaktan çok ulusal gururun temsilcileri olarak sunuldu. Kazandıklarında “milletin evlatları”, kaybettiklerinde ise neredeyse hain ilan edildiler. Aradaki gri alan tamamen kayboldu.
Turnuva öncesinde yapılan büyük vaatler de bu atmosferin parçasıydı. Primler, villa haberleri, reklam kampanyaları... Oysa modern futbolda başarı, sosyal medya kampanyalarıyla değil; planlama, altyapı, kurumsallaşma ve istikrarla gelir. Türkiye ise uzun süredir bunların yerine gösteriyi tercih ediyor.
Yurtseverlik yok, villacılık tam gaz...
Bu tablonun merkezinde Türkiye Futbol Federasyonu bulunuyor. Federasyonun başına gelen isimler kadar, o isimlerin temsil ettiği yönetim anlayışı da tartışma konusu. Başkan İ. Hacıosmanoğlu, Trabzonspor başkanlığı döneminde gerçekleştirdiği sert çıkışlar, hakem alıkoyma olayı ve mafyöz kamuoyu algısıyla biliniyor. Ve birçok kişi, onun Türk futbolunun ihtiyaç duyduğu kurumsal dönüşümü temsil edip etmediğini sorguluyor.
Zaten mesele yalnızca bir kişinin karakteri değil; Türk futbolunda yöneticilik anlayışının neden sürekli aynı profile teslim edildiğidir.
Sistemin ürettikleri bellidir; profil dediysek de laf icabıdır.
Montella mı daha Türk yoksa Merih Demiral mı?
Benzer bir tartışma teknik direktör konusunda da yaşanıyor. İtalyan çalıştırıcı Montella’nın göreve gelişinden bu yana oyun planı, oyuncu tercihleri ve kriz yönetimi sık sık eleştirildi. Kadro tercihleri, özellikle bazı oyuncuların sürekli dışarıda kalması ya da performansından bağımsız biçimde tercih edilmediği yönündeki tartışmaları besledi. Berke Özer örneği bunlardan biri olarak kamuoyunda sıkça konuşuldu. Genç kalecinin neden tercih edilmediği gibi sorular bile sağlıklı biçimde cevaplanmadı.
Çünkü Türk futbolunda şeffaflık hiçbir zaman kültür hâline gelmedi. Bilgi verilmediği yerde söylenti hep büyüdü. Öte yandan kadroların Suudi “Amerika”daki tiktok milliyetçisi Merih Demiral’ın operasyonu olduğu iddia edildi; futbolcuların özel ilişkileri sosyal medyada gündem oldu.
Ancak Montella paçasını kurtardı, istifa ya da “görevden affını” talep etmek şöyle dursun hepimizden daha Türk olduğunu söyledi; toplumsal gazımız tahliye oldu.
Öte yandan geleneksel halimizdir, başarısızlık geldiğinde sistemi değil, isimleri değiştirmeyi tercih ederiz. Aynısının benzerini yerine koyar; boy aynası yerine dev aynasına bakarız biz.
Sert kırılmalar, yönetememe hali ve bıktıran döngüler içimize işlemiştir.
Ne romantizm ne de kadercilik...
Bu süreçte geçmiş de romantize ediliyor. Dün en ağır eleştirileri alan isimler, bugünün krizinde “kurtarıcı” olarak anılmaya başlanıyor. Fatih Terim bunun en belirgin örneklerinden biridir. Görevdeyken sert biçimde eleştirilen Terim, işler kötü gittiğinde bir anda “eski güzel günlerin” sembolüne dönüşüyor. Oysa mesele tek bir teknik direktör ya da tek bir jenerasyon değil. Sorun, kişilere bağımlı, kirli bir futbol düzeninin sürekliliğidir. Fatih Terim ise tartışmaya kapalıdır; “siyasi görüş-toplumsal duruş kombinasyonu” göze alınacak olursa ne bir tercih ne de bir örnek olmalıdır.
Türkiye’nin ihtiyacı yeni sloganlar, reklam filmleri ya da liberal ideoloji makyajlı “Bizim Çocuklar” kampanyaları değildir. İhtiyaç duyulan şey; hesap verebilir özerk ve yetkin bir federasyon, liyakata dayalı yönetim anlayışı, güçlü altyapılar, sürdürülebilir futbol politikaları ve eleştirinin ihanet olarak görülmediği bir spor kültürüdür. Evet, az önceki tespit bu düzen için “demokratik” sosludur. Ancak bunun kapitalist düzende olmasının gerçek sınırları mevcuttur ve bu, “yöneten sınıfın” işine gelecek bir model değildir. Bu nedenle Türkiye’nin gerçek çıkışı, patron düzeninin dayattığı ve normalleştirdiği kalıpları terk etmek, toplumcu, kamusal, eşitlikçi ve tamamıyla devletleştirilmiş bir spor aklını inşa etmek için örgütlenmek olmalıdır.
Çünkü gerçek başarı, havaalanındaki uğurlama törenleriyle değil; yıllar süren doğru merkezi planlamanın sonunda gelir. Biz ise hâlâ her turnuvaya bir masal yazarak başlıyor, ilk hayal kırıklığında da masalın kötü karakterini arıyoruz.
Oysa kötü kader ya da karakter yoktur, kötü bir toplumsal sistem, kara bir düzen vardır.
Bu yüzden bugün hakemlerden federasyona, transferlerden bahis iddialarına kadar hemen her konuda toplumun önemli bir bölümü kimseye güvenmiyor. Bu güvensizlik tek başına bile futbolun nasıl yönetildiğini sorgulamak için yeterli.
Ancak asıl sorgulanması gereken ıskalanınca, nostalji rağbet görür. Oysa bizim için nostalji ve retro öğeler değil, gerçek bir çözüm yolunu talep etmek gerekiyor.
O nedenle başladığımız haliyle, gerçekten de bitti diyeceksek, bu sistemin sonunu getirecek, sonra da yurtsever bir gururla “bitti” demeyi hayal edeceğiz.
Bir ‘racon’ insanı
Bir yerli ve milli facia olarak futboldan anlarmış gibi yapan TFF Başkanı İbrahim Hacıosmanoğlu, yalnızca mafyöz özellikleriyle değil, AKP’li bir patron haliyle de öne çıkıyor.

Son dönemde SİT alanında bulunan araziye yapılması planlanan villaları futbolculara peşkeş çekmek için çırpınması, itici ve mafyatik hareketleri, sahibi olduğu şirketin çalışanlarına maaşlarını ödememesi, Milli Takım’ın eleştirilmesine karşı “yargı sopası”nı yardıma çağırması son vukuatları arasında Hacıosmanoğlu’nun...
Şüphe yok ki, böyle bir profilin Türk futbolunun kurumsal yüzü haline gelmesi bile aslında sistemin ne kadar derin bir kriz içinde olduğunu gösteriyor. Sorun ise tek bir kişi değil; böyle isimlerin yıllardır futbolun doğal yöneticileri olarak görülmesi ve yeniden üretilmesidir.
Ortaklaşa dergisinin 10'uncu sayısının dosya konusu Savaş oldu. NATO Zirvesi'nin ardından birçok boyutuyla dünyadaki savaş ve silahlanma gündeminin ele alındığı sayıda ayrıca CHP ve Anahtar Parti'den emperyalizmin hegemonya krizine, sokak lezzetlerinin sınıfsal tarihçesinden Dünya Kupası ve futbola uzanan çok sayıda konuya dair kapsamlı yazılara yer verdik.