Bir Dünya Kupası kadrajı
Buğrahan Aydın
Bugün “2026 FIFA Dünya Kupası” adıyla düzenlenen organizasyonun mide bulandıran ve ucundan bile olsa izleyenleri öfkeyle dolduran rezaletlerini en başından tek tek saymaya kalksak kendimize yeniden işkence etmiş oluruz. Tarih futboldaki bu vize engellemeleri, dedektörlü K-9’lu üst aramaları, seyahat kısıtlamaları, hakem atamaları, kırmızı kart ertelemeleri, FIFA’da Trump’a verilen barış ödülleri ve “su molası” kisvesiyle reklam araları dolu skandallar paketini “Amerikan efekti” olarak tüm detaylarıyla yazdı bile.
Tribünlerini, “yayın paketlerini” sattıkları milyarlarca futbolseveri “Buraya siyaset karıştırmayın” mavalıyla uyutup herkesi sahadaki renklerin siyaset üstü olduğuna inandırmak ve işin aslı, emek siyasetinden arındırıp kendi insanlarını yaratmak için yüz yıla yakındır uğraşıyorlar. Son dünya kupasının, neredeyse bir din haline gelmiş olan bu şeyin trendlerine yön veren ve hakkında konuşarak genel kanılar yaratan tüm otoritelerine göre de “tarihin en kötü organizasyonları” listesinde zirveye oynadığı açıkça kabul edildi.
Kapitalizmin vahşetinin, emperyalizmin saldırganlığının, gericiliğin karanlığının zirvesine ulaştığımız bir dönemde ulaştık buraya. Tesadüf değil elbette.
Tabii, futbol hep böyle tanımlanabilecek, uzak durulası bir tatsızlık değildi. Emekçilere aitti ve arsada güzeldi. Öyle kalması için de bazen sahada, bazen tribünde, bazen sokakta çok sıkı mücadeleler de verildi.
Mücadelenin futbolcuları
Fidel’in ve Chávez’in dostu, FIFA’nın ve ABD’nin başının belası, “Ben kalben Filistinliyim” diyen Diego Armando Maradona’nın; ırkçılığa karşı attığı tekme ile simge haline gelmiş ve halen çok sert ve kararlı duruşuyla gerçek futbolu sevenlerin kalbindeki tahta sahip Eric Cantona’nın; futbolda ve sporda emek mücadelesinin uluslararası çapta simge isimlerinden TKP’li Metin Kurt’un; yumruğunu sahada da indirmeyen devrimci futbolcular Afonsinho’nun, Cristiano Lucarelli’nin, Paolo Sollier’in ve nicelerinin gölgesinden; Livorno ve Celtic’in tribünleri gibi tribünlerin seslerinden korktukları gün gibi ortada. Tribünlere giriş-çıkış yasaklamaları, futbolcuların konuşmalarının önüne geçmek için alınan bir ton sponsorluk, yayıncı kuruluş ve FIFA kısıtlamaları gibi önlemler bunun kanıtı.

Günümüzde sahalarda da, tribünlerde de mücadele edenler var. Örneğin, bu Dünya Kupası’nda sahaya çıkan Avusturalya’nın kaptanlarından Jackson Irvine “futbolda da cinsiyet ayrımcılığına karşı” mücadelesi, Filistin yanlısı tutumu ve FIFA’ya karşı sert söylemleriyle biliniyor. Kadın futbolcuların dünyanın birçok yerinde “profesyonel” bile kabul edilmediği bir iklimde kalkıp “Eşit işe eşit ücret” de diyor Irvine. Ya da Fransa’nın yıldızı Kylian Mbappè, aşırı sağın yükselişine karşı halkını mücadeleye çağırıp ırkçılık karşıtı bir tutum aldığı için, dünyada ırkçıların hedefi oluyor ve bir adım geri atmadan gelen tüm saldırıları göğüslüyor. Rusya’yı Ukrayna Savaşı nedeniyle tüm turnuvalardan men eden FIFA’ya, İsrail’in neden hâlâ bu turnuvalarda oynadığını açıkça sorabilen futbolcuları, teknik direktörleri, bazı futbol federasyonları teknik direktörleri görebiliyoruz. Ancak yakından bakmayınca bu örnekleri görmek zor.
Nostaljinin anlamı yok
Oysa futbol hâlâ emekçilere ait ve arsada güzel. Ama bunu söylemek artık kapitalizmin yarattığı yeni gerçeklikte, “futbol romantikliği” ya da “kalın kafalılık” ya da “dinozorluk” olarak adlandırılmaya yeterli oluyor. Bu adlandırmaların futbol özelinde de süren liberal saldırıların ürünü olduğu açık. Futbolu hayatının merkezine almış, futbolla yatıp futbolla kalkan ve neredeyse başka herhangi bir okuma ve izleme alışkanlığı olmayan gençlere “endüstriyel futbol” ya da “modern futbol” şeklinde bir çıkış yaptığınızda, sanki çok uzak bir geçmişten, hiç var olmamış ya da gerçek olamayacak kadar güzel bir hikâyeden bahsetmek üzereymişsiniz gibi geliyor.
Bugünkü Dünya Kupası’nda ABD ve FIFA eliyle dayatılan aşağılayıcı güvenlik uygulamalarına karşı tepki hep aynı yerden: “Tüm ülkeler protesto etsin, kimse katılmasın, turnuvadan çekilsin.” Bu mümkün değil. Çünkü aşağılanan bu ülkelerin neredeyse hepsi uluslararası futbol endüstrisinin pazarına dahil, yatırımlarına, reklamlarına ve sponsorluklarına muhtaç. Neredeyse hepsinin federasyonu FIFA’nın ve başkanı Infantino’nun dostu ve neredeyse hepsinin ülkesi, ABD’nin ve NATO’nun çıkarları doğrultusunda hareket eden iktidarlara sahip.
Yani hiçbiri, 1974 Dünya Kupası’na katılmayı reddeden Sovyetler Birliği’nin iradesini gösterecek bağımsız bir siyasete ve onurlu bir duruşa sahip değil. 1973’te, Şili’de Augusto Pinochet liderliğindeki askeri cuntanın Şili’nin en büyük stadyumu olan Nacional’i, büyük bir toplama ve işkence kampına dönüştürerek aralarında dünyaca ünlü devrimci şair ve halk ozanı Víctor Jara’nın da olduğu 12 bine yakın devrimciye işkence edip öldürmek için kullanması hâlâ hafızalarda.
FIFA, sık sık yaptığı o “sporla aklama” operasyonu için Batı Almanya’ya verdiği 1974 Dünya Kupası’na katılacak son takımları belirlemek amacıyla Avrupa ile Güney Amerika kıtalarından hak eden temsilciler arasında oynanan kıtalararası baraj maçlarında eşleşen Şili ve SSCB’nin Moskova’da oynadıkları ilk maçın rövanşını işte bu stadyuma verince, SSCB maça çıkmayı reddetmiş ve turnuvadan bu şekilde elenmişti.

Emekçiler futbolu geri almalı
Bu oyunu doğuşundan bugüne izleyenler, oynayanlar ve izlerken, oynarken ona göründüğünden çok daha büyük anlamlar yükleyip yer yer ifade biçimi, yer yer direnişin sembolü, yer yer dayanışmanın merkezi ve çoğu zaman en büyük eğlenceleri haline getirenler bizleriz. Geçmişe saplanıp kalmamak, bugünden yarın için mücadele etmek zaten şart. Konjonktürel gerçekleri göz ardı etmemek ve onunla mücadele etmek kaydıyla.
Futbolu konuşurken tarihini ve kimliğini son 25-30 yıla, yani endüstriyelleşmiş ve adına “modern” denilmiş bu döneme daraltma eğilimiyle mesela. Bu açıkça Sovyetler Birliği sonrası oluşturulan ve kapitalizmin egemen olduğu yeni dünya düzenini futbol üzerinden aklamaya çalışmaktan başka bir yere varmıyor.
Örnek, “Maradona’nın dönemindeki futbol ile, şimdiki futbol bir mi ki, Maradona’nın başarılarını bugüne kıstas alalım” diyen biri, Maradona’nın bir yandan sahada rakiplerinden adeta dayak yerken bir yandan gösterdiği olağanüstü yeteneği ve başarıları yok sayıyor, diğer yandan bilerek ya da bilmeyerek onun temsil ettiği emperyalizm ve faşizm karşıtı, emekten yana kimliğini değersizleştiriyor. Futbol bu yüzden tüm tarihiyle ele alınmalı, son 30 yılda kaybedilen mevzileri geri kazanmak üzerine okunmalı, analiz edilmeli ve bu mücadelenin peşine düşülmeli.

Gerçeklerin üzeri balçıkla sıvanamıyor
Geniş kitleler, modern futbolun teorisyenlerinin de etkisiyle “pozisyon oyunu” oynanan, yetenekten ve yaratıcılıktan yoksun, ülkelerin kültürleriyle harmanlanmış oyun tarzlarının yok edilip tektipleştirildiği bu yeni düzen futbolundan rahatsız. Bu kitlelerin bir kısmını oluşturan, “futbol tayfa” denen ve toksik, siyasetsiz, uyuşturulmuş fanatik seyirci kitlesinde bile, örneğin, İsrail ile birlikte İran’a saldıran ABD’nin Dünya Kupası sürecinde İran Milli Futbol Takımı’na yaptıklarının ne anlama geldiğinin, bu turnuvanın popüler tabirle “sporla aklama” operasyonu olduğunun görülüp tartışıldığı bir düzlem var.
Futbolu, olan bitenden bağımsız değerlendirmelerle sunan binlerce futbol yorumcusu, Dünya Kupası yayınlarında, bahsettiğimiz tüm bu meseleleri değerlendirmek, en azından hatırlatmak zorunda kalıyor. Herkes, bir videocast yayınında, Arjantin Devlet Başkanı Javier Milei için Arjantin’i desteklediğini açıklayan Benjamin Netanyahu’yla, “FIFA’nın Arjantin Futbol Federasyonu’yla ortak yürüttüğü 2022 Katar Dünya Kupası para aklama” suçlamasının ortak yerden beslendiğini görüyor. Kupada maçlar oynanırken ABD’nin göbeğindeki stadyumlarda, sokaklarda açılan binlerce Filistin bayrağı, yayıncının rejisi tarafından gösterilmese de sosyal medyada milyonlarca etkileşim ve destek alıyor.
2026 Dünya Kupası’nın öncekilerden farkı, çağın da getirdikleriyle tüm dünyanın gözü önünde, olan biteni ellerine yüzlerine bulaştırarak yapmış olmaları.
Dünyanın dört bir yanında solcuların, sosyalistlerin futbol gündem olduğunda “Bu bizim oyunumuz değil, bu mevziyi kaybettik” tavrı ortak bir umutsuzluk pompalarken, kendi haline bırakılmış sermaye futbolu, kendi kendini sürüklediği bataklığın içinde, emekçilerin müdahalesini bekliyor.
Yönetmen Pier Paolo Pasolini’nin “Futbol, işçi sınıfının kutsal ritüelidir” sözü, görünürde olduğu gibi, Marx’a atıfla, futbolun bir din gibi kitleleri uyuşturan karakterini desteklemiyor.
1971’de İtalyan Il Giorno gazetesinde yayımlanan makalesinde Pasolini, “Futbol kitlelerin afyonudur” bakışına katılmadığını, futbolun, endüstriyel sistemin çarkları arasında ezilen, kelimelerle kendini ifade etme şansı bulamayan işçi sınıfı gençlerinin bedenleri üzerinden kendilerini ifade edebildikleri en sahici dil olduğunu söylemişti.
Ona göre sahada top koşturan yoksul bir genç, o an için hayatın katı kurallarından sıyrılıp bir sanatçıya dönüşüyordu. “Futbol kutsal bir ritüeldir” derken, onu aşağılamıyor, aksine kapitalist dünyanın tekdüze ve ruhsuz yapısı içinde işçi sınıfının hâlâ inançla, tutkuyla ve kolektif bir ruhla bağlanabildiği son gerçek halk kültürü olduğuna dikkat çekiyordu.
Pasolini’nin tarif ettiği, Maradona’nın efsaneleştiği, Metin Kurt’un öncülük ettiği, Cantona’nın tekmesiyle koruduğu kültürümüzü, enternasyonalist tribünlerle, boyun eğmeyen futbolcularla ve az sayıda kalmış kulüplerimizle omuz omuza vererek geri almak zorundayız. Burada biten, elimizden kayıp giden bir şey yok. Aksine, düzenin sürüklendiği bu bataklıktan çekip çıkarılacak oyunumuz ve onurumuz var.
Ortaklaşa dergisinin 10'uncu sayısının dosya konusu Savaş oldu. NATO Zirvesi'nin ardından birçok boyutuyla dünyadaki savaş ve silahlanma gündeminin ele alındığı sayıda ayrıca CHP ve Anahtar Parti'den emperyalizmin hegemonya krizine, sokak lezzetlerinin sınıfsal tarihçesinden Dünya Kupası ve futbola uzanan çok sayıda konuya dair kapsamlı yazılara yer verdik.