Ana içeriğe atla
0%

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Ortaklaşa
ortaklasa_sayi_10_savas

Savaş, CHP, NATO 3.0, Anahtar Parti, Sokak Yemekleri, Silahlanma, Futbol, Sermaye

Aykurt Nuhoğlu ile söyleşi: ‘Çatlağın arkası bir yüzleşme çağrısı’

Sunay Gedik

Yayın Tarihi: 10.08.2026 , 11:05 "0 dakikalık okuma süresi"
“Kişisel kariyer ve güç arayışı öne çıktıkça, toplumun sorunlarından çok siyasetin finansmanı ve çıkar çevrelerinin beklentileri etkili olmaya başladı. Partiler fikir üreten demokratik kurumlar olmaktan uzaklaştı, birbirine benzemeye başladı. Bugün seçildiği partiden rahatlıkla başka bir partiye geçen siyasetçilerin çoğalması da bu dönüşümün en açık göstergelerinden biri.”

Kadıköy Eski Belediye Başkanı, İnşaat Mühendisi Aykurt Nuhoğlu ile Yazılama Yayınevi’nden çıkan Çatlağın Arkası kitabı üzerine konuştuk. 2023 yılında yayımlanan bu kitapta Nuhoğlu, kendi tanıklıklarıyla Türkiye siyasetindeki yapısal sorunları tartışmaya açıyor. “Çatlağın arkasındaki gerçeği görme iradesi” yaklaşımı üzerine kurulu kitap, bugünün siyaset ortamını anlamak için güncel bir kaynak olmaya devam ediyor.

Sunay Gedik: “Şimdi konuşmanın zamanı değil, AKP’den bir kurtulalım sonra bakarız” denilen başlıkları konuşacağız bugün. Kitabınızın adı Çatlağın Arkası. Her dönemde olduğu gibi bugün de çatlağın arkasına bakmak yerine sahte çözümlerle devam etme arayışı sürüyor. Ne dersiniz?

Aykurt Nuhoğlu: Bence tam da konuşmanın zamanı. Çünkü “Şimdi konuşmanın zamanı değil” cümlesi yalnızca AKP dönemine ait bir söylem değil. Ben bu sözü 12 Eylül sonrasında da duydum, ANAP döneminde de, daha sonraki siyasal dönemlerde de. Her defasında topluma, “Önce şu iktidardan kurtulalım, sorunları sonra konuşuruz” denildi. Sorunlar ise hiçbir zaman gerçekten konuşulmadı.

AKP’nin uzun yıllar iktidarda kalmasıyla bu söylem sadece biçim değiştirdi. Bu kez “Hele bir AKP gitsin, sonra her şeyi tartışırız.” anlayışı egemen oldu. Oysa 24 yıl boyunca iktidar değişmiyorsa, sadece iktidarı değil, onu değiştirmesi gereken muhalefeti de sorgulamak gerekir. 

Ben “çatlağın arkasına bakmak” derken tam olarak bunu kastediyorum. Çatlağın arkası; bir yüzleşme çağrısı. Görüneni değil, görünmeyeni; sonuçları değil, nedenleri konuşmalıyız. Çünkü gerçek nedenleri anlamadan hiçbir siyasal değişim kalıcı olmaz. Aynı aktörler değişir, aynı düzen farklı isimlerle yeniden devam eder. 

Güç kazanmak isteyen gruplar

Kitabınızda iki tür CHP’lilikten bahsediyorsunuz. Bunlardan ilki bir umutla gelip ülkesi için bir şeyler yapmak isteyen yurttaşlar, diğer kategori “yığma” üyeler. Bu iki grup aynı parti içinde nasıl devam ediyor?

Siyasal partilerde ideal olan, üyelerin düşünceleriyle, emeğiyle ve deneyimleriyle karar süreçlerine katılmasıdır. Ancak bugün birçok partide bu mekanizma sağlıklı işlemiyor. Bu nedenle bir yanda ülkesi için bir şey yapmak isteyen, gönüllü ve idealist üyeler; diğer yanda ise siyaseti bir meslek ve güç alanı olarak gören örgütlü yapılar bulunuyor.

“Yığma üye” dediğim kesim, kendi siyasal tercihleriyle değil, güç kazanmak isteyen grupların partiye kaydettiği kişilerden oluşuyor. Bu üyeler mahalle kongrelerinden başlayarak ilçe, il ve genel merkez yönetimlerinin belirlenmesinde etkili oluyor. Amaçları düşünce üretmek değil, örgütlü güç oluşturarak siyasal kariyerlerini ilerletmek olduğu için kolayca bir araya gelebiliyorlar.

Buna karşılık, kendi iradesiyle partiye üye olan insanlar ortak hareket edemiyor. Çünkü onları buluşturacak, tartışacak ve birlikte siyaset üretecek alanlar büyük ölçüde kapatılmış durumda. Tüzüğün verdiği geniş yetkileri kullanan parti yönetimleri de bu örgütlü yapıları dengelemek yerine çoğu zaman güçlendiriyor. Sonuçta sayısal çoğunluk, düşüncenin; örgütlü çıkar grupları ise üyelerin özgür iradesinin önüne geçiyor. Bu yalnızca CHP’ye özgü bir sorun da değil. Sorun kişilerden çok, bu mekanizmanın kendisi.

2000’lerden sonra parti mekânlarını örnek vererek aslında bir profil tercihinin, sınıfsal bir tercihin de yapıldığını söylüyorsunuz. 

2000’li yıllardan sonra sadece aday belirleme yöntemleri değil, parti yaşamı da değişti. Eskiden insanlar işten çıktıktan sonra partiye gelir, akşam toplantılarına katılır, hafta sonları birlikte çalışırdı. Siyaset gönüllülük temelinde yürürdü.

Zamanla bu yapı değişti. Parti yöneticiliği birçok kişi için tam zamanlı işe dönüştü. Komisyonlar ve toplantılar mesai saatlerinde yapılmaya başlandı. Çalışan insanların partiye ve yönetime katılması giderek zorlaştı. Parti binaları da çalışanların değil, gün boyu orada bulunanların mekânı haline geldi.

Bunun sonucu olarak gönüllü üyelerin etkisi azaldı. Yerlerini emekliler ve siyaseti meslek haline getiren dar bir kadro aldı. İnsan profili değişince partilerin topluma bakışı da değişti. Çünkü kurumların karakterini onları yöneten insanlar belirler.

Kişisel kariyer ve güç arayışı öne çıktıkça toplumun sorunlarından çok siyasetin finansmanı ve çıkar çevrelerinin beklentileri etkili olmaya başladı. Partiler fikir üreten demokratik kurumlar olmaktan uzaklaştı, birbirine benzemeye başladı. Bugün seçildiği partiden rahatlıkla başka bir partiye geçen siyasetçilerin çoğalması da bu dönüşümün en açık göstergelerinden biridir. 

‘Özeleştiri yerine gerekçeler üretildi’

Aslında biz burada CHP’yi değil Türkiye’de baskın olan siyaset ortamını konuşuyoruz işaret ettiğiniz gibi. Sistemin tartışmaya açılmadığı bir dünyada siyasete yaklaşım da “Bu adam gitsin, şu adam ya da kadın gelsin” yaklaşımına sıkışıyor. Örneğin, yine kitabınızda geçen 1989 yerel seçimleri. SHP belediyelerin çoğunluğunu alınca gerçekten ANAP zihniyetinden kurtuldu mu ülke?

Bizde siyaset çoğu zaman “Bu gitsin, yerine şu gelsin” anlayışına sıkışıyor gerçekten. Oysa kurumlar ve kurallar değişmeden, yalnızca insanların değişmesi kalıcı bir sonuç üretmiyor.

1989 yerel seçimleri bunun en önemli örneklerinden biridir. SHP büyük bir başarı kazandı, birçok büyükşehir belediyesini kazandı ve toplumda güçlü bir değişim umudu doğdu. Ancak bu umudu kalıcı bir dönüşüme çevirecek siyasal altyapı oluşturulamadı. Çünkü 12 Eylül yalnızca siyasi partileri kapatmadı; siyasetin hafızasını da büyük ölçüde yok etti. Deneyimli bir kuşak tasfiye edildi, toplum baskı altına alındı, yeni kuşakların siyasetle bağı zayıflatıldı. Böyle bir ortamda yöneticileri denetleyecek demokratik kültür de yeniden üretilemedi.

Sonuçta 1989’dan sonra parti içinde ortak aklı, liyakati ve hesap verebilirliği güçlendirecek mekanizmalar kurulamadı. Deneyim eksikliği, kişisel ikbal mücadeleleri ve örgütsel dağınıklık öne çıktı. 1994 yerel seçimlerinin kaybedilmesi de bunun doğal sonucuydu. Daha önemlisi, bu yenilgiden gerekli dersler çıkarılmadı. Özeleştiri yerine yeni gerekçeler üretildi. Ardından kurulan seçim ittifakları da beklenen sonucu vermedi. 1995’te oylar ciddi ölçüde geriledi, 1999’da ise CHP ilk kez baraj altında kaldı.

1994’te, Recep Tayyip Erdoğan’ın siyaset sahnesine çıkmasıyla birlikte yapılan tartışmalar çok ilginç. Bugün “oyları bölmeyin” diye çağrı yapıp kazanamayanlar o dönem de aynı gerekçeyle seçimleri kaybettiklerini açıkladılar. Buna bir de süresiz “tek adam rejimine karşı mücadele” vurgusu eklendi. Bu söylemin kendisi de kitabınıza atıfta bulunursak çatlağın üzerini durmadan sıvamaya çalışmak gibi değil mi?

Evet, “çatlağın üzerini sıvamak” derken benim de anlatmaya çalıştığım tam da buydu. 1989’daki büyük başarının ardından 1994’te İstanbul ve birçok belediyenin kaybedilmesinin temel nedeni, seçime giren parti sayısı değildi. Asıl neden, belediyelerde ortaya çıkan yönetim anlayışının ve yapılan hataların cesaretle sorgulanmamasıydı. “Oylar bölündü” söylemi ise bu özeleştiri yapmamanın kolay bir gerekçesine dönüştürüldü.

Aynı anlayış bugün de devam ediyor. “Oyları bölmeyelim” söylemi, çoğu zaman parti içindeki mevcut yönetimleri koruyan bir baskı aracına dönüşüyor.

Benzer bir çelişki “tek adam rejimi” tartışmasında da yaşanıyor. Ülkede tek adam yönetimini eleştirirken, kendi partinizde bütün yetkileri tek merkezde toplarsanız inandırıcılığınızı kaybedersiniz. Bugün sadece genel başkanlık değil, birçok belediye başkanlığı da yasaların ve aday belirleme sisteminin sağladığı güçle tek kişilik yönetimlere dönüşmüş durumda.

Recep Tayyip Erdoğan otuz yılı aşkın süredir Türkiye siyasetinin en önemli aktörlerinden biri. Toplum onu tanıyor ve onun hakkında bir kanaate sahip. Muhalefet ise siyasetini sürekli onun üzerinden kurduğunda, kendini anlatma fırsatını kaçırıyor. Seçmen sadece neye karşı olduğunuzu değil, nasıl bir ülke kurmak istediğinizi de duymak istiyor. Bence gerçek değişim, rakibi konuşmaktan çok kendi hikâyenizi anlatabildiğiniz zaman başlar.

Rant yüksek olunca içerideki çekişmelerin arttığını, ilkelerin ve tutkal olabilecek değerlerin ortadan kalktığı bir ortamda parti yönetimlerinin de hiziplerden oluştuğunu söyleyebilir miyiz?

Elbette. Siyasetin maddi ve idari gücü arttıkça, o gücü ele geçirme mücadelesi de sertleşiyor. Ortak ilkeler zayıfladığında, parti yönetimleri doğal olarak farklı hiziplerin ve çıkar gruplarının rekabet alanına dönüşüyor.

Son 50 yıla baktığımızda bunun izlerini açıkça görüyoruz. Eskiden basın daha özgürdü, tartışmalar kamuoyu önünde yapılırdı. Milletvekilleri, belediye başkanları, sendikacılar ve meslek örgütleri düşüncelerini daha rahat dile getirirdi. Bugün ise basının önemli bir bölümü iktidarın etkisi altında, siyasal aktörlerin büyük kısmı da genel başkanlarının gölgesinde suskun kalmayı tercih ediyor.

Bu ortamda siyaset, toplumun sorunlarını konuşan bir alan olmaktan uzaklaşıyor. Yapay kutuplaşmalarla insanlar yurttaş olmaktan çok taraftara dönüştürülüyor. Farklı düşünenler yalnızlaştırılıyor, popülist söylemler gerçek sorunların üzerini örtüyor. Siyasal alan dar grupların kontrolüne girdikçe, rant siyasetin merkezine yerleşiyor. Bunun bedelini de kentlerimiz, doğamız ve kamu kaynaklarımız ödüyor.  

‘Arınma söylemi inandırıcı değil’

Evet, kitabınız aslında belge niteliği taşıyor. Bugün ‘arınma’, ‘önseçim’ diye meşruluk oluşturmaya çalışan Kemal Kılıçdaroğlu’nun daha önceki genel başkanlık döneminde aday olmak isteyen üyelere yaklaşımına da yer veriliyor. Bu süreçte özel olarak değinmek istediğiniz bir örnek var mı?

Kılıçdaroğlu, Deniz Baykal’ın ardından demokrasi ve değişim söylemiyle göreve geldi. Ancak 13 yıllık yönetimi boyunca parti içi demokrasiyi güçlendirmek yerine aday belirleme yetkisini dar bir kadroda topladı. Yıllarca mahallede, ilçede ve ilde emek veren binlerce üyenin kendini anlatma ve değerlendirilme imkânı ortadan kaldırıldı.

Bunun en somut örneklerinden biri “Beşli Komisyon”du. Kâğıt üzerinde görevi adayları değerlendirmek ve Parti Meclisi’ni bilgilendirmekti. Uygulamada ise önceden belirlenmiş tercihleri meşrulaştıran bir mekanizmaya dönüştü. Parti Meclisi’nin önüne çoğu zaman tek liste getirildi. Böylece üyelerin iradesi yerine atama sistemi hâkim oldu.

2023 seçimlerinin kaybedilmesinden sonra demokratik siyasetin gereği sorumluluğu üstlenmek ve partinin önünü açmaktı. Bunun yerine, siyasallaştığı yönünde yoğun eleştiriler bulunan yargı kararlarıyla yeniden genel başkanlığa dönme girişimi tercih edildi. Ardından seçilmiş il ve ilçe yönetimlerinin görevden alınması, yerlerine merkezden atamalar yapılması ve örgütün iradesinin yok sayılması, “arınma” söylemiyle bağdaşmayan bir tablo ortaya çıkardı.

Benim değerlendirmeme göre, parti içindeki sorunları parti hukukuyla ve örgütün iradesiyle çözmek yerine, siyasal tartışmaların odağındaki yargı kararlarına dayanarak hareket etmek CHP’yi güçlendirmemiş, tam tersine zayıflatmıştır. Sonuçları itibarıyla bu süreç, demokratik muhalefetin etkisini azaltmış ve iktidarın siyasal alanını genişletmiştir. Bugün birçok insanın bu süreci, AKP’nin siyasal hedefleriyle örtüşen bir sonuç olarak değerlendirmesinin nedeni de budur. Bu nedenle “arınma” söylemini inandırıcı bulmuyorum.  

Belediye Başkanı olduğunuz dönem bu zihniyeti değiştirmek için elinizden geleni yaptınız ama dönüp dolaşıp bu sistemin içinde farklı örneklerin yaratılamayacağı noktasına geliyoruz sanırım. Sizin döneminiz parti içinde takdir almadığı gibi adeta cezalandırıldınız. Bunu yapan isimler de yine bugün “arınma”dan bahseden aktörler. 

Ben yaşadıklarımı kişisel bir mesele olarak görmüyorum. Belediye başkanlığı yaptığım dönem ile daha sonraki dönemler arasındaki fark, kişilerden çok siyaset anlayışıdır. Parti üyelerinin karar süreçlerinden tamamen uzaklaştırıldığı, tüzük ve programın fiilen uygulanmadığı bir yapıda, kamu yararını esas alan bir belediyeciliğin anlaşılması zaten mümkün değildir.

Siyasi partilerin gücü üyelerinden gelir. Üyeyi etkisizleştirdiğinizde parti, toplumdan da kopmaya başlar. Böyle bir yapıda başarı; ürettiğiniz projelerle, mali disiplinle ya da kamu yararını savunmanızla değil, mevcut iktidar ilişkilerine ne kadar uyum sağladığınızla ölçülür. Oysa biz belediyeyi bu anlayışla yönetmedik. Belediyenin kaynaklarını halk için kullandık, borçsuz bir bütçeyle devrettik ve birçok kamusal projeyi kendi olanaklarımızla hayata geçirdik.

Bu nedenle yaptıklarımızın takdir edilmemesi beni şaşırtmadı. Çünkü değerlendiren anlayış ile bizim savunduğumuz belediyecilik anlayışı birbirinden tamamen farklıydı. Gücü ve kaynakları toplum adına kullanmak yerine kendi siyasal iktidarını korumayı önceleyen bir anlayışın, halkçı ve katılımcı bir belediyeciliği sahiplenmesini beklemek gerçekçi olmazdı. 

ortaklasa_sayi_10_savas
Ortaklaşa

Ortaklaşa dergisinin 10'uncu sayısının dosya konusu Savaş oldu. NATO Zirvesi'nin ardından birçok boyutuyla dünyadaki savaş ve silahlanma gündeminin ele alındığı sayıda ayrıca CHP ve Anahtar Parti'den emperyalizmin hegemonya krizine, sokak lezzetlerinin sınıfsal tarihçesinden Dünya Kupası ve futbola uzanan çok sayıda konuya dair kapsamlı yazılara yer verdik.