Türkiye sağının bitmeyen mağduriyeti: ‘Ezansız’ semtler
Ercan Çankaya
Taksim’e cami tartışması, Tayyip Erdoğan’ın İstanbul Büyükşehir Belediyesi başkanlığını kazandığı 1994’ten 2021’e kadar Türkiye’de anaakım ve İslamcı basının ara ara köpürttüğü gözde konularından biriydi. 2021’de Taksim’deki caminin inşasının tamamlanmasının ardından biraz nefes aldık derken bu sefer de Kadıköy rıhtımına camiyi tartışıyoruz. Hiç bitmeyen ve mağdur İslamcı kimliğini sürekli besleyen bu tartışmalar, atılan hiçbir geri adımın siyasal islamı tatmin etmeyeceğini ve İslamcıların fetihçi fantezilerinden geri adım atmayacaklarını göstermesi bakımından anlamlı.
Çağdaşlıkla, yerli olmamakla özdeşleştirdiği semtler üzerinden cami tartışması yürütmeyi siyasi kariyerinde sistematik hale getiren Tayyip Erdoğan olsa da bu konuda ilk değildi. İstanbul’un Osmanlı İmparatorluğu tarafından ele geçirilmesinin 500. yıl dönümü olan 1953 yılındaki fetih törenlerini Demokrat Parti iktidarı bir gövde gösterisine dönüştürmüştü. Bu doğrultuda hazırlıklar yıllar öncesinden başlamış; 1952’de de Taksim’de bir cami inşa edilmesi için girişimde bulunulmuştu. İstanbul başta olmak üzere çok sayıda şehirde camiler yaptıran Anıtlar Derneği’nin başkanlığını tıp profesörü Feridun Nafiz Uzluk yürütüyordu. 1955’te derneğe, İstanbul Belediyesi’nin Taksim Camii için gerekli arsayı ayırdığı haberleri çıktı ama proje tamamlanmadı. Taksim’e cami projesi, Süleyman Demirel’in ve Turgut Özal’ın başbakanlıkları döneminde de ara ara gündeme geldi. Ancak bu tartışmayı belediye başkanı seçilir seçilmez neredeyse tüm İslamcıların katıldığı bir siyasi kampanyaya dönüştüren kişi Tayyip Erdoğan oldu.
Türkiye’de sağın ve siyasal islamın kitlelerini tahkim etmek için kullandıkları bir araç olan belirli semtlerin Müslümanlaştırılması ve “fetih işareti” olarak camilerle donatılması meselesini siyasetçilerin gündemine sokan aslında edebiyatçılar olmuştur. Türkiye’de muhafazakârlığın eleştiri oklarından bir türlü kurtulamamış olan Beyoğlu’yla ilgili Mithat Cemal Kuntay’ın 1940’larda yazdıkları ilginçtir. Yazara göre Beyoğlu, fiziksel olarak Şeyh Galip’in Tünel’deki türbesiyle başlayıp Şişli’deki Mahmut Şevket Paşa’nın mezarıyla sona eriyordu. Fakat bu iki yapı arasında milli olan başka hiçbir şey yoktu. Ona göre bir bölge birkaç polis karakolu ve restoranla Türkleşemezdi. Mabetlerle ve anıtlarla donatılmalıydı.
Beyoğlu noterinin Beyoğlu düşmanlığı
Tek romanı Üç İstanbul’la Türk edebiyatına en önemli klasiklerinden birini kazandıran Mithat Cemal Kuntay, 1940’larda gazete ve dergilerde yazdıklarıyla Soğuk Savaş arifesinde Kemalist milliyetçiliğe karşı gelişen Türk İslamcı anlayışa mütevazı da olsa katkı sağlamıştır. Yazarın Beyoğlu’yla oldukça garip bir ilişkisi vardır. Hayatını Beyoğlu’nda noterlik yaparak kazanan, bu semtte yaşayan, hatta dönemin meşhur CHP Genel Sekreteri Recep Peker’in “Beyoğlu zamparası” diyerek küçümsediği Kuntay’da yaşadığı ve hayatını kazandığı yere karşı ilginç bir düşmanlık hissi vardı.

Ancak bu his sadece Mithat Cemal’e de özgü değildi. Türk sağı İstanbul’un Beyoğlu ve Kadıköy gibi bazı semtleriyle geçmişten bu yana hep histerik bir ilişki kurmuştur. Türkiye’de zaman zaman sarsılsa da hâkim konumunu hiç kaybetmeyen muhafazakâr edebiyat kanonunun gözünde de İstanbul’un bazı semtleri hep olumsuzlukların, “yozlukların” mekânı olmuştur. Edebiyattaki bu hâkim düşünce basında da kendine yer bulmuş; birbirlerini beslemişlerdir. İstanbul’un bazı semtlerine yöneltilen muhafazakâr eleştiriler yaygın klişeler haline gelmiştir. Sağ muhafazakârlığın yarattığı bu klişeler daha sonra siyasal İslamcılar tarafından sahiplenilmiş ve kitlelerini tahkim etmek için kullanılmıştır.
Türk sağının İstanbul’un yozlukla, “yanlış Batılılaşmayla” özdeşleştirdiği semtleri, onlar için aynı zamanda arzu nesnesidir. Hep buralarda yaşamak istemişler, buldukları ilk fırsatta buralara yerleşmişler ama yaşadıkları yerleri yozlukların, çürümüşlüğün mekânları olarak resmetmekten vazgeçmemişlerdir. Deyim yerindeyse bazı semtlerin Müslümanlaştırılması, fethedilmesi üzerinden kurulan retorik Türkiye’de muhafazakârlığın amentüsü haline gelmiştir. İstanbul’un çağdaşlıkla, sekülerlikle özdeşleştirdikleri bazı semtlerini “ezansız semtler” olarak nitelemekten çekinmemişlerdir.
'Müslümanlığın nurunun belirmediği o semtler'
“Ezansız semtler” tabiri ilk olarak şair Yahya Kemal Beyatlı’nın İstanbul’la ilgili denemelerinin toplandığı Aziz İstanbul kitabında geçiyor. Hayatının son 19 yılını Taksim’deki Park Otel’de geçiren, öncesinde de Tokatlıyan Otel’in müdavimi olan Yahya Kemal, “Ezansız Semtler” denemesine şöyle başlıyor:

Kendi kendime diyorum ki: Şişli, Kadıköyü, Moda gibi semtlerde doğan, büyüyen, oynayan Türk çocukları milliyetlerinden tam bir derecede nasip alabiliyorlar mı? O semtlerde ki minareler görülmez, ezanlar işitilmez, ramazan ve kandil günleri hissedilmez. Çocuklar Müslümanlığın çocukluk rüyasını nasıl görürler?
Denemenin ilerleyen satırlarındaysa şunları söylüyor:
Ah! Büyük cetlerimiz! Onlar da Beyoğlu, Galata gibi Frenk semtlerinde yerleşirlerdi, fakat yerleştikleri mahallede Müslümanlığın nuru belirir, beş vakitte ezan işitilir, asmalı minare, gölgeli mescit peyda olur, sokak köşelerinde bir türbenin kandili uyanır, hâsılı o toprağın o köşesi imana gelirdi.
Yazara göre “Müslümanlığın nurunun belirmediği” bölgeler olan Şişli, Kadıköy, Moda, Beyoğlu, Galata gibi “ezansız semtler” fethedilmesi, imana getirilmesi gereken yerlerdir.
Bir bedende iki yazar
Yahya Kemal, hayatının büyük bölümünü Beyoğlu’nda geçirse de bir yazar olarak kendini farklı bir noktada konumlandırıyor. Kendisini bu yoz, “Müslümanlığının nurunun belirmediği” yerde kimliğini korumaya başarmış “entelektüel” mertebesine yükseltiyor. Aynı bakışı, Türk sağının bir başka “üstadı” Peyami Safa’da da görmek mümkün.
Peyami Safa’nın Fatih Harbiye romanında, kurgunun en temel heyecan unsuru Fatih’in milli ve manevi değerlerine düşkün, yoksul ama temiz ortamında doğan Neriman’ın kozmopolit, zengin ve dejenere Beyoğlu tarafından teslim alınıp alınmayacağıdır. Fatih Harbiye’nin kadın başkarakteri olan Neriman, Fatih’ten Harbiye’ye her yürüdüğünde, kendisini ülke değiştirmiş gibi hissettiğini söylemektedir. Kitapta geleneksel Türk mahalleleriyle Beyoğlu arasındaki ayrımın Kâbil ve New York kadar büyük olduğu söylenir. Kitap boyunca Neriman’ın Beyoğlu’nun cezbeden, şaşaalı dünyasına kanıp zenginliklerini öyle hemen dışa vurmayan mütevazı Fatih’ten ve oradaki çevresinden kopma tehlikesi üstünde durulur. Neriman’ın Harbiye’yi tercih etme ihtimali kurgudaki akışı sağlayan yegâne dramatik unsur olsa da romanın sonunda herkes yerli yerinde kalır. Neriman da doğduğu yeri, Fatih’i tercih eder.
Ancak yine Peyami Safa’nın, Server Bedi imzasıyla yayımladığı Cumbadan Rumbaya romanında, Beyoğlu’nda yaşamaya başlamak o kadar da korkulası bir şey değildir. Rutinde en ufak bir değişiklik, Fatih Harbiye’nin anlatıcısı için gelecekteki çok daha kötü şeylerin bir işaretiyken Cumbadan Rumbaya’nın Cemile’si için Beyoğlu’na taşınmak sadece daha modern bir hayat ve maddi kazançlarla ilişkilidir. Anlatıcı da bunu olağan karşılar. İki kitap arasındaki temel fark, ilkinde yazarın sağ bir ideolog olarak düşünüp yazması, ikincisinde popüler okura ve algılara hitap etmeye çalışmasıdır.
Server Bedi, Peyami Safa’nın sadece mahlası değildir. Günlük hayatındaki Peyami Safa’yı daha iyi yansıtan, ideolog Peyami Safa’dan oldukça farklı, gerçek bir karakter gibidir. Gazeteci yazar Fikret Adil de 1920’lerde Beyoğlu’nda yaşadığı bohem hayatı anlattığı Asmalımescit 74 adlı biyografik romanında Peyami Safa’dan Server Bedi olarak bahseder. Fikret Adil, kendi hayatını anlattığı anı niteliğindeki bu romanda Beyoğlu’nun Asmalımescit semtindeki evinin konuklarını takma adlarıyla anmış, kapı numarası olan 47’yi de 74 olarak yazmıştır. Fikret Adil’in Asmalımescit 47 numaradaki bekar evi o dönemde toplumun genelgeçer ahlak kurallarına aykırı bir yaşam süren Peyami Safa, Necip Fazıl Kısakürek gibi bir grup bohemin toplanma mekanıdır. Romanda ismi sıkça geçen bir diğer karakter Beyza Hanım. Beyza da o evde sıklıkla tüketilen kokainin mahlasıdır. Fikret Adil kitabında, çoğu yazarı farklı adlarla, arkadaş çevrelerinde bilinen mahlaslarıyla anarken İslamcıların bir diğer üstadı Necip Fazıl Kısakürek’i kendi adıyla Necip diye anmıştır.
Beyoğlu'nun islamcı kumarbazı
Necip Fazıl, “gazetecilik anılarını” anlattığı Babıali kitabı Beyoğlu’ndan en çok bahsettiği kitaplardan biridir. Kitabın farklı bölümlerinde Beyoğlu Batıcı elit, manevi çözülme, kumar, içki, gösteriş, taklitçilik, köksüzlükle özdeşleştirilse de bu deneyimlerin birçoğunu Necip Fazıl Beyoğlu’nda bizzat yaşamıştır. Beyoğlu’ndaki bohem hayatı, yalnızca yazarın Müslümanlığı keşfetmeden önceki dönemiyle sınırlı değildir. Dönemin gazetelerinden görülebileceği gibi 1951’de de Beyoğlu’nda bir kumarhanede basılmıştır. Necip Fazıl bu dönemde İslamcı Büyük Doğu dergisinin yayıncısı, İslamcıların da üstadıdır.
Bitirirken...
İstanbul’un tarihsel olarak Levantenlerin ve gayrimüslimlerin yaşadığı semtlerine yönelik düşmanlığın kökleri, 19. yüzyılın ikinci yarısında bu grupların kapitülasyonların sağladığı imkânlarla hızla zenginleştiği döneme uzanır. Ancak bu semtler 20. yüzyılın ilk yarısında Türkleştirildikten sonra da aynı tepkinin sürmesi, sınıfsal bir öfkeden çok Türk sağının, 19. yüzyılda ortaya çıkan tarihsel bir hıncı, gericiliği tahkim eden siyasal bir araca dönüştürmesiyle ilgilidir. Bu hıncın 21. yüzyılda da sürmesi bunu açıkça gösteriyor. Ne Beyoğlu’nun ne de Kadıköy’ün sorunu cami yetersizliğidir. Amaç, semtlerin en görünür noktalarına camiler inşa ederek hem fetih duygusunu görünür kılmak hem de kendi tabanını yeniden tahkim etmektir. Kısacası Kadıköy’e cami inşa edildikten sonra da “ezansız semtler” tartışması sona ermeyecektir. Birkaç yıl sonra farklı bir semt ya da bağlamda yeniden ortaya çıkacaktır.
Ortaklaşa dergisinin 10'uncu sayısının dosya konusu Savaş oldu. NATO Zirvesi'nin ardından birçok boyutuyla dünyadaki savaş ve silahlanma gündeminin ele alındığı sayıda ayrıca CHP ve Anahtar Parti'den emperyalizmin hegemonya krizine, sokak lezzetlerinin sınıfsal tarihçesinden Dünya Kupası ve futbola uzanan çok sayıda konuya dair kapsamlı yazılara yer verdik.