Ana içeriğe atla
0%

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Ortaklaşa
ortaklasa_sayi_10_savas

Savaş, CHP, NATO 3.0, Anahtar Parti, Sokak Yemekleri, Silahlanma, Futbol, Sermaye

Silahlanma, Rusya ve İran: Türkiye kritik eşikte

Engin Solakoğlu

Yayın Tarihi: 10.08.2026 , 11:09 "0 dakikalık okuma süresi"
Güncelleme Tarihi: 10.08.2026 , 11:28
NATO Zirvesi yıkıcı sonuçlarıyla geride kalırken hegemonyasını koruma derdindeki emperyalizmin Türkiye’yi sokmak istediği savaşların halkımız ve ülkemiz için arz ettiği tehlikeye eşdeğer bir tehditle karşı karşıyayız. Yoksulluk ve zulüm bu tehditle iç içe. Türkiye’deki sermaye düzeni, iktidarı ve muhalefetiyle kullaştırılmış bir halk yaratma peşinde ve bu konuda ciddi mesafe alıyor.

NATO’nun Ankara Zirvesi geride kaldı. AKP iktidarının, her yönüyle çok iyi hazırlandığı anlaşılan bu zirveden kazançlı çıktığına şüphe yok. Bunun ülkemiz bakımından doğurabileceği sonuçlara yakından bakalım. Zira AKP kazandığı için ülke kazanmış sayılmıyor.

Bu tür zirvelerin hazırlıkları iki farklı düzlemde yürütülür. Birincisi organizasyon, ikincisi fikri hazırlıktır. AKP birinci alanda zorluk yaşamamak için koca bir kenti, başkentimizi insansızlaştırarak bir kongre merkezine dönüştürme yoluna gitti. Devlet zoru bu amaçla kullanıldı. TKP ile diğer birkaç sosyalist örgüt ve parti dışında buna ses çıkaran olmadı. Cici muhalefet ısrarla zirve hazırlıkları için yapılan “masraflara” odaklandı. Oysa bu masraflar, ödenmesi muhtemel bedellere kıyaslandığında ihmal edilebilir düzeydeydi. Aslında hazırlıklar bağlamında yaşatılanlar, bu sıkıyönetim manzarası, lojistikten, organizasyondan ibaret gibi görünen düzlemden fikri hazırlığa uzanan bir köprü gibiydi.

AKP iktidarı zirve vesilesiyle Türkiye halkı üzerinde tesis edebildiği baskıyı NATO’dan verilecek yeni rolleri üstlenmeye ne kadar hazır ve “ehil” olduğunu göstermek için de kullandı. En sonda söyleyeceğimizi başta söyleyelim: NATO Türkiye halkından hem canını hem parasını istemeye hazırlanırken, AKP iktidarı kaderini endekslediği NATO’ya bu talebin toplumsal bir dirençle karşılaşmayacağını da gösterme niyetindeydi. 

2023 seçimleri sonrasında, Batı’da yaygın deyimle “egemenlikçi” veya “Batı karşıtı” görünen dönemsel sapmalarını büyük ölçüde terk eden AKP iktidarı ABD ve AB’ye daha çok yaslanma tercihini ortaya koymuştu. AB ile ilişkilerin belirli bir sınırın ötesine geçmesinin yapısal ve konjonktürel sebeplerle mümkün olmadığı bir ortamda Türkiye’nin emperyalizmle kuracağı ana köprü NATO olmak durumundaydı. Bu olgu esasen başka bir akıl yürütmeyle CHP ve çevresi için de geçerlidir. O çevrelere sorarsanız AB’den uzaklaşan Türkiye için NATO, bir “güvenlik şemsiyesi” oluşturmanın ötesinde  “çağdaş dünya”yla tek bağlantı aracıdır. O yüzden de zirve hazırlığı bahanesiyle sergilenen güç gösterisine düzen içi muhalefetten gelen tepkiler kozmetik niteliğin ötesine geçmedi. Cici muhalefetin en “radikal” kanadı sayılan Özel ve İmamoğlu, zirve sürecinde verdikleri “muhalif” mesajlarda Avrupa savunmasının Türkiye’den geçtiği mesajını vermekten hiç geri durmadılar.

NATO Zirvesi'nin üç ortağı

Fikri hazırlık kısmına gelince... NATO Ankara Zirvesi’nin üç ana odağı bulunuyordu. Birincisi silahlanma, ikincisi Rusya, üçüncüsü Ortadoğu. AKP iktidarı zirve öncesinde Ortadoğu’yu daha da ön plana çekmek için gayret gösterdi. NATO Zirvesi’nin açılış oturumu olarak planlanan ve Ukrayna Devlet Başkanı Zelensky’nin başrole çıkartıldığı “Savunma Sanayi Forumu”na benzer bir şekilde, Ortadoğu’yu merkeze alan bir üst düzey toplantı daha düzenlemek istedi. Ancak Rusya odağını kaybetmek istemeyen Avrupa kanadının direnciyle karşılaşınca Ortadoğu bir miktar kenarda kaldı. Tıpkı Pasifik bölgesi için yapıldığı gibi, Ortadoğu da Dışişleri bakanları düzeyinde bir yan etkinlikle sahne alabildi. Buna karşılık yine de Trump hatırına ortak bildiriye İran savaşı sokuşturuldu. 

Çizgi: Sait Munzur

Burada tartışılmayacak olan gerçek, bu iki buçuktan üç diyebileceğimiz ana başlığın hepsinde Türkiye’nin rol üstlenme kapasite ve kararlılığıydı.  Ekonomilerin militarizasyonu ve yeniden silahlanma başlığı AKP iktidarının kendisini en güçlü hissettiği alandı. Kuzeyde ve doğuda devam eden savaşların ortaya çıkardığı yeni gereksinimler Türkiye silah sanayisinin nicel ve nitel anlamda önemini artırmıştı. Türkiye sermayesi, Ukrayna’nın ihtiyacı için, ABD’de dahi üretim yaparak bütün bir Avrupa kıtasının üretemediği miktarda top mermisi üretebiliyordu. Türkiye, her iki savaşta  da belirleyici etkiye sahip insansız hava ve deniz araçları üretiminde de dünyanın sayılı ülkeleri arasındaydı.

Üstelik Türkiye bu alanda önemli bir avantaja daha sahipti. Kamu ve özel sektör elindeki silah endüstrisi, Batıdaki benzerlerinden farklı olarak  işçisinden mühendisine son derece düşük bir emek maliyetinden ve “çalışma barışı”ndan faydalanıyordu. 

Rusya ve Ortadoğu meseleleri bağlamında ise Türkiye’nin ağırlığı esas itibarıyla coğrafi konumu ve nüfusuna dayanıyor. Savaşı Karadeniz’e yayarak Rusya’yı “sıcak” karnından vurma çabalarında vites yükselten NATO için Türkiye’nin katkısı hayati önemde. Bunun bir tarafında Montrö Sözleşmesi’ni bir şekilde delmek bulunuyor. Henüz bir sis perdesi altında olmakla birlikte İstanbul Boğazı’nda adı konulmamış bir NATO üssü kurma niyetinin bununla doğrudan bağlantılı olduğuna şüphe yok. 

Türkiye’nin NATO’nun görece yeni ama pek heveskâr üyeleri Romanya ve Bulgaristan’la zirve marjında imzaladığı Karadeniz’de Mayın Karşı Tedbirleri Görev Grubu Oluşturulmasına İlişkin Mutabakat Muhtırası (MCM Black Sea) da “Karadeniz’de daha çok NATO” düzleminde değerlendirilmeli. Karadeniz’de 1936 tarihli Montrö Sözleşmesi’nin oluşturduğu SSCB/Rusya ile Türkiye dengesi  NATO’nun dahil olduğu yeni bir çerçeveyle ikame edilmek isteniyor.

Karadeniz ve ötesi

Ukrayna-Rusya savaşında NATO’nun ihtiyaç duyduğu ama üretmediği bir malzeme daha var. O da asker. Bu sadece nicel bir eksiklik değil. Avrupa halkları sermaye düzenlerinin bütün çabasına karşın “askere yazılmayı” kabullenebilmiş değiller. Türkiye ise bu ihtiyacı karşılayabilecek tek ülke olarak öne çıkıyor. AKP zorbalığıyla sindirilmiş bir Türkiye bu açıdan da gerekli ve NATO çıkarlarına uygun.

NATO’nun Karadeniz’de artan ve daha da artacak saldırganlığının en görünür hedefi Rusya’nın buradan yürüttüğü ticareti kesmek ve savaşma iştahını azaltmak. Daha az görünür olan ise, şimdilik İran üzerinden ulaşılmayan ve Rusya’nın bütünlüğünün zayıf halkası sayılan Kafkasya’ya yaklaşmak. Burada hep aynı uyarıyı yapma ihtiyacı duyuyorum. Kafkasya dediğimizde kast edilen Gürcistan, Ermenistan ve Azerbaycan’ın oluşturduğu Transkafkasya değil, Rusya’nın içerisindeki Kafkasya. 

Türkiye’nin Rusya’ya karşı tırmandırılacak NATO savaşındaki  “kozları” salt Boğazları elinde tutması ve coğrafi konumu değil, Kafkasya hakları ile olan kültürel ve tarihsel bağları. 

NATO bakımından bu konudaki tek zorluk Türkiye’deki iktidarların Rusya veya zamanında SSCB ile doğrudan karşı karşıya gelmeme geleneği ya da daha doğru bir deyişle geleneğiydi. AKP iktidarının bu konuda daha cüretkâr davranma eşiğine yaklaştığı görülüyor. Yine de benim kişisel görüşüm, Erdoğan ve arkadaşlarının bu konuda somut eyleme geçmeden önce pazarlığı mümkün olduğunca uzatacakları ve ilave güvenceler, mümkünse tavizler arayacakları yönünde. Çünkü  bütün partizanlaştırmaya karşın Türkiye’nin güvenlik aygıtının kodlarında Rusya’ya karşı ihtiyat geleneği hâlâ canlı ve o aygıtın ikna edilmesi gerekiyor.

İran'la savaşa asker yazılmak

Genelde Ortadoğu, özelde İran konusunda ise AKP’nin ve arkasındaki sermayenin Yeni Osmanlıcılık eğilimi elverişli bir koz. İran’ın alt edilmesi emperyalizm bakımından hayati önem taşıyor. Zira bu durumda hem Rusya güneyindeki bir tampondan yoksun kalacak, hem de nihai hedef olarak görünen Çin’in önemli bir dayanak noktası ortadan kaldırılacak. İran’ın ABD ve İsrail’in ezici ateş gücüyle havadan veya deniz ablukasıyla alt edilemeyeceği belli olduğuna göre geriye tek seçenek kalıyor. O da karadan müdahale. Bu da Türkiye ve onunla hareket edecek bölgesel aktörlere şiddetle ihtiyaç duyan bir seçenek. 

İran savaşı başladığından beri bu bölgesel aktörlerin Kürt silahlı örgütleri olacağı konuşuluyor. Şunu net olarak söyleyebiliriz. Türkiye’nin aktif desteği ve katılımı olmadan İran merkezli Kürt silahlı gruplarının İran’a karşı varlık gösterebilme ihtimalleri yok. Kaldı ki, Irak Kürdistanı’nın ve PKK’nın da katılımı Türkiye’nin oyuna girmesine bağlı. AKP iktidarının ise bu seçeneği şimdilik yine pazarlık kozu olarak masada ya da masanın altında tutup, ABD’nin tam yetkili bölge temsilcisi Tom Barrack’ın söylediği tarzda (Türkiye-Irak-Suriye demeti) bir bölgesel ittifak oluşturmayı ve İran’ı aniden çökertmeden bölgedeki etkisini azaltarak zayıflatmayı önceleyeceğini tahmin edebiliriz. Çünkü tıpkı Rusya örneğinde olduğu gibi, İran’la savaşa asker yazılmak da her ne kadar kuruluş ayarlarını baştan ayağa değiştirmeyi hedeflese de, AKP Türkiyesi açısından kolay gerçekleştirilebilir bir hedef değil.

Zirveden yükselen asıl tehdit

NATO Zirvesi’nin yukarıda saydığımız üç odağının Türkiye halkı bakımından yıkıcı sonuçlara gebe olduğunu öngörmek için fazla çaba göstermek gerekmiyor. Daha çok silahlanmanın pratik anlamı halkın içine sokulduğu yoksulluk ve zulüm sarmalının daha da şiddetlenmesi. Rusya ve İran’la savaş seçenekleri ise yoksulların kanının emperyalizmin çıkarları uğruna sarf malzemesi olarak kullanılması.

Yalnız bunlardan son ikisi bana göre hâlâ potansiyel tehlikeler. Birincisi ise somut. O yüzden de, hegemonyasını koruma derdindeki emperyalizmin Türkiye’yi sokmak istediği savaşların halkımız ve ülkemiz için arz ettiği tehlikeye eşdeğer bir tehditle karşı karşıyayız. Türkiye’deki sermaye düzeni, iktidarı ve  muhalefetiyle kullaştırılmış bir halk yaratma peşinde ve bu konuda ciddi mesafe alıyor. 

AKP iktidarı  olası savaşlarda oynayacağı rolü emperyalizmle bir pazarlık olanağı olarak değerlendirirken Türkiye’yi en temel yurttaşlık haklarının dahi ortadan kaldırılacağı bir baskı ve sömürü cehennemine çevirme yolunda ilerliyor. ABD, NATO ve AB gibi emperyalist odaklar da bunu açıkça ve var güçleriyle destekliyorlar. 

Bu süreci tersine çevirmek için daha çok çalışmamız ve örgütlenmemiz gerekiyor. Yoksa Türkiye Cumhuriyeti ve halkı daha emperyalizmin savaşlarında kırılmadan yenilmiş olacak. 

ortaklasa_sayi_10_savas
Ortaklaşa

Ortaklaşa dergisinin 10'uncu sayısının dosya konusu Savaş oldu. NATO Zirvesi'nin ardından birçok boyutuyla dünyadaki savaş ve silahlanma gündeminin ele alındığı sayıda ayrıca CHP ve Anahtar Parti'den emperyalizmin hegemonya krizine, sokak lezzetlerinin sınıfsal tarihçesinden Dünya Kupası ve futbola uzanan çok sayıda konuya dair kapsamlı yazılara yer verdik.