Devletçilik ile emperyalizm arasında Guleman kromu: ‘Chrome Sweet Chrome’
Nilay Pamukkale
II. Dünya Savaşı’nın diplomatik kulislerinde İngilizce bir kelime oyunu dolaşıyordu: “Chrome Sweet Chrome.” Ankara’nın meşhur Karpiç Lokantası’nda bu şarkı, İngiliz diplomatlar tarafından Almanlara karşı atıfla istek parça olarak çaldırılmıştı. 19. yüzyılın en bilinen ezgilerinden biri olan “Home! Sweet Home!” şarkısına yapılan bu gönderme, savaşın görünmeyen cephelerinden birini özetliyordu. Cephelerden uzakta görev yapan askerlerin, uzun seferlere çıkan denizcilerin ve göçmenlerin dilinde ev özlemini simgeleyen bir şarkı olan “Home! Sweet Home!”un anlamı emperyalist savaş tarafından tersyüz edilmişti. Tankların, uçakların ve top namlularının ardında yalnızca çelik değil, o çeliği sertleştiren krom vardı. Avrupa’nın savaş meydanlarından binlerce kilometre uzaktaki Elazığ dağları, bu nedenle emperyalist mücadelenin stratejik noktalarından birine dönüşmüştü.
Kromu uluslararası siyasetin ve savaş ekonomisinin merkezine taşıyan, kapitalist üretim ilişkilerinin geçirdiği dönüşüm oldu. Sanayi kapitalizminin ağır sanayiye geçişinin, kitlesel çelik üretiminin ve İkinci Savaş’ta savunma sanayisinin temel madenlerinden birine dönüşen krom, stratejik bir hammadde niteliği kazandı. 20. yüzyılın ilk yarısında krom, yüksek sıcaklığa ve aşınmaya dayanıklı alaşımların üretiminde vazgeçilmez hale geldi. Krom cevheri kullanılarak üretilen alaşımın, ferrokromun paslanmaz çeliğin üretiminde temel bileşenlerden biri olması, tank zırhlarından top namlularına, savaş gemilerinden uçak motorlarına kadar geniş bir kullanım alanı yaratıyordu. Lenin’in emperyalizm çözümlemesinde işaret ettiği üzere, sermaye birikimi ve büyük devletler arasındaki rekabet, hammadde kaynaklarının denetimini uluslararası politikanın temel meselelerinden biri haline getirmişti. Petrol, kömür, kauçuk, bakır ve tungsten gibi krom da bu dönemde yalnızca ticari bir meta değil, savaş kapasitesini belirleyen stratejik kaynaklardan biri haline geldi.
Etibank'ın kromu Alman savaş makinesini besliyor
Anadolu krom yatakları açısından zengin coğrafyalardan biri. Osmanlı döneminde krom madeni işletmelerinin çoğunluğu Alman Krupp ve Röchling firmalarına aitti. 1935’te MTA ve Etibank’ın kurulmasının ardından Elazığ Guleman’daki krom üretimi Etibank’a bağlı olan Şark Kromları İşletmesi’ne devredildi ve Krupp firmasıyla yıllık 30 bin ton krom satışı için sözleşme imzalandı. Osmanlı’nın son yıllarında yıllık yaklaşık 18 bin ton olan krom üretimi, Etibank’ın faaliyete geçmesiyle birlikte 1938’de 200 bin tona ulaştı. Bu yıllarda dünya krom ihtiyacının yaklaşık 500 bin ton olduğu düşünüldüğünde, Türkiye tek başına dünya üretiminin neredeyse yarısını karşılayan stratejik bir üretici konumuna yükselmişti. 1939 yılında Türkiye’nin 115 bin ton krom ihracatının 37 bin tonu Almanya’ya 27 bin tonu İsveç’e, 12 bin tonu Fransa’ya ve kalanı ise ABD, İngiltere gibi devletlerle yapılıyordu.

Bu üretim artışı, Cumhuriyet’in devletçi ve kalkınmacı anlayışıyla uyumluydu. Etibank’ın gazetelerde duyurduğu ihaleler sonucunda Guleman bölgesinde yeni elektrik tesisatları, binalar, kanalizasyon sistemleri, laboratuvarlar, işçi ve memur evleri, hastane ve yemekhane yapıldı.
1936 yılının başında kromun taşınması için açılan ihalede “Krom nakliyatına lüzum olacak hayvanlarla çuvalların tedarikinin müteahhide ait olacağı” belirtiliyordu. Krom üretiminin artmasıyla birlikte aynı sene açılan bir başka ihalede Guleman ile Maden arasındaki bölgenin engebeli ve ulaşımın zor olması nedeniyle “havai bir hat” yapılacağı duyurulmuştu. Celal Bayar TBMM’de bu hattın 120 bin ton taşıma kapasitesine sahip, 18 km uzunluğunda bir hat olduğunu ifade etmiş; yıllık krom ihracatını senede en az 100 bin tona yükselteceğini belirtmişti. Hava Demiryolu’nun açılışı 1937’de Cumhuriyet Bayramı’nda yapıldı. Bu hatla taşınan krom Maden’den demiryoluyla Mersin Limanı’na gönderilecek, oradan da Avrupa’da savaş ekonomisini besleyecekti.

Öte yandan Guleman kromunun piyasalara ulaştırılmasını mümkün kılan üretim süreci, çoğu zaman stratejik maden söyleminin gölgesinde kalan ağır emek koşullarına dayanıyordu. Madenlerde mükellefiyet uygulaması kapsamında zorunlu işgücüne başvuruluyor; bölge halkı üretimin devamlılığını sağlamak amacıyla madenlerde çalışmaya mecbur bırakılıyordu.

Tüm bu süreçte Türkiye yıllarca kromu ham cevher olarak ihraç etmeye devam etti. Nazi Almanyası’nın hızla genişleyen savaş ekonomisi büyük miktarda krom talep ediyordu. Ancak Almanya, sanayisinin ihtiyaç duyduğu ölçekte işletilebilir krom rezervlerine sahip değildi. Güney Afrika gibi başlıca üreticiler İngiliz deniz üstünlüğü nedeniyle Berlin’in erişim alanının dışında kalınca, Türkiye jeopolitik konumu ve zengin rezervleri sayesinde Almanya için vazgeçilmez bir tedarikçiye dönüştü.

Türkiye’nin tercih edilmesinin nedeni yalnızca zengin krom rezervleri değildi. Balkanlar üzerinden kurulan ulaşım koridorları, Akdeniz limanlarına erişim, iki ülke arasındaki ticareti savaş koşullarında dahi sürdürülebilir kılıyordu. Kliring mekanizması ile Almanya döviz kullanmaksızın savaş sanayisi için ihtiyaç duyduğu kromu temin ederken, Türkiye de sanayileşmesi için gerekli makine, ekipman ve askeri malzemeye ulaşabiliyordu. (Kliring sistemi 1929 Büyük Buhranı sonrasında uluslararası ticarette yaşanan döviz ve altın kıtlığının bir sonucu olarak yaygınlaştı. Döviz rezervlerini korumak isteyen devletler, ithalat bedellerinin doğrudan yabancı ülkeye gönderilmesi yerine merkez bankaları nezdinde açılan karşılıklı hesaplara yatırıldığı ikili ödeme düzenlemelerine yöneldi. Ödemeler dövizle değil, ülkelerin birbirlerine ihraç ettikleri malların karşılıklı hesaplarda mahsuplaştırılmasıyla gerçekleştiriliyordu.)
Savaş satrancının önemli taşlarından biri krom
1939’a gelindiğinde Almanya’nın krom stokları, silah sanayisinde kullanılması nedeniyle çok azalmıştı. Uluslararası düzeydeki mücadele, diplomasi kromun fiyatı veya ticareti üzerine değil, Almanya’nın bu stratejik madene erişiminin engellenmesi üzerine yürütüldü. 1939 sonbaharında Türkiye, Almanya ile ticaret ilişkilerini sınırlandırmasının ardından İngiltere ve Fransa ile krom ticaretine ilişkin müzakerelere başladı. Bu görüşmeler, 8 Ocak 1940’ta imzalanan Krom Ticaret Antlaşması ile sonuçlandı. Ancak Ankara bu görüşmeleri yalnızca krom üzerinden yürütmedi. Türk heyeti, “Ekmek için maya ne ise krom da sanayi için odur” diyerek kromun stratejik değerini vurguluyor, bunun karşılığında yalnızca krom değil; tütün, kuru incir, fındık gibi diğer tarım ürünlerinin de satın alınmasını ve fiyatların yükseltilmesini talep ediyordu.

Hitler, Türkiye’nin İngiltere ve Fransa ile yaptığı anlaşmalara büyük tepki gösterdi. Türkiye’ye gönderilecek askeri malzemeleri ve kredileri durdurdu. Böylece anlaşmayı askıya aldı. Almanya yalnızca diplomatik baskıyla yetinmedi; Türkiye’den diğer ülkelere krom taşıyan gemiler de hedef haline geldi. 15 Şubat 1940’ta Türkiye’den krom taşıyan Norveç bandıralı bir gemi batırıldı; 24 kişilik mürettebattan 13’ü hayatını kaybetti. Sonrasında Türkiye-Almanya arasında yoğun bir görüşme trafiği yaşandı, Berlin geri adım attı ve krom karşılığında savaş malzemesi vermeyi kabul etti.

Haziran 1941’de Almanya ile Türkiye arasında Dostluk ve Saldırmazlık Antlaşması imzalandı. Dört gün sonra başlayan Barbarossa Harekâtı ile Almanya’nın Sovyetler Birliği’ne saldırması, Türkiye’nin stratejik önemini daha da artırdı. Öte yandan Alman ordusunun Balkanlar’a yayılması Ankara üzerindeki askeri baskıyı yoğunlaştırırken, Ekim 1941’de imzalanan Clodius Ticaret Antlaşması kapsamında, Türkiye, krom ihracatı karşılığında Almanya’dan uçak, uçaksavar topu, motorlu araç, telsiz sistemleri ve çeşitli askeri malzemeler ile sanayi ekipmanları alabilecekti.
1943 yılına gelindiğinde savaşın seyri artık Almanya aleyhine dönmeye başlamıştı. İngiltere, Türkiye’nin fiyat artırma talepleri nedeniyle önce daha sınırlı miktarda krom satın aldı; ancak 1944’e gelindiğinde tavrını sertleştirdi. The Times gazetesinde 9 Nisan 1944’te yayımlanan bir makalede Bulgaristan’ın bombalanmasının Almanya ile sürdürülen maden ticaretine karşı bir uyarı olduğu açıkça belirtiliyor ve Türkiye’nin de benzer sonuçlarla karşılaşabileceği ima ediliyordu.

Sonunda Türkiye 21 Nisan 1944’te Almanya’ya krom ihracatını durdurdu; 2 Ağustos 1944’te ise Almanya ile diplomatik ve ekonomik ilişkilerini tamamen kesti. Tabii savaşın sonucu netleşmiş, Türkiye’nin hem Sovyetler Birliği hem de Müttefikler nezdinde güvenilmezliğinin en somut dayanaklarından biri krom tedariğiydi. Türkiye savaşa fiilen katılmamış olsa da savaş boyunca dünyanın en kritik stratejik hammaddelerinden birini sağlayarak küresel savaş ekonomisinin önemli halkalarından biri olmuştu.
Bu süreçte Türkiye tüm emperyalist güçlere kendisi için de çok değerli olan bir madeni satarken, Türkiye’nin yanıbaşında Nazi Almanyası’na karşı bir güç yer alıyordu. 1936 Montrö Sözleşmesi ile Boğazların denetiminin yeniden Türkiye’ye bırakılması, Sovyetler Birliği’nin güvenliğini Ankara’nın izleyeceği siyasete daha bağımlı hale getirmişti. Bu nedenle Almanya’nın 1941’de Sovyetler Birliği’ni işgal etmesinin ardından Türkiye’nin Nazi Almanyası ile ekonomik ilişkilerini sürdürmesi, Moskova açısından ciddi bir güvenlik sorunu oluşturdu. Sovyetler Birliği kendi varlığını tehdit eden bir işgale karşı savaşırken, güney sınırındaki Türkiye’nin saldırgan devlete stratejik hammadde sağlaması, Türk tarafsızlığının Moskova tarafından kuşkuyla karşılanmasına yol açtı. Bu açıdan Sovyetler Birliği’nin savaş sonrasında Boğazlar ve bölgesel güvenlik konusunda daha fazla güvence istemesi, savaş yıllarında edinilmiş somut bir güvensizliğin sonucu olarak değerlendirilmelidir.
Etibank: Devletçi sanayileşmenin hayali ile kapitalizmin sınırları
İkinci Dünya Savaşı sırasında Türkiye'nin dünya krom üretimindeki ağırlığı dönemin hükümetini, bürokratlarını sevindiriyordu. Madenlerin devletleştirilmesi ve Etibank’ın maden üretimini artırması, Anadolu toprakları üzerinde altyapı ve temel hizmetlerin de kurulumunu hızlandırıyor, köylüler arasında istihdam yaratıyordu. Ancak aynı başarı, daha temel bir çelişkiyi de görünür kılıyordu: Türkiye kromu çıkarabiliyor, fakat onu yüksek katma değerli sanayi ürünlerine dönüştüremiyordu. 1935'te MTA ve Etibank'ın kurulmasıyla hedef yalnızca yeni madenler keşfetmek değildi. Etibank'ın kuruluşundan itibaren hedef, kromu yalnızca çıkarmak değil; kromu işleyerek ferrokrom ve uzun vadede paslanmaz çelik üretebilen entegre bir sanayi kurmaktı. Ancak bu hedef onlarca yıl boyunca gerçekleştirilemedi. Elazığ Ferrokrom Tesisi ancak 1977'de üretime geçebildi; paslanmaz çelik ise hâlâ üretilemiyor.
Ortaklaşa dergisinin 10'uncu sayısının dosya konusu Savaş oldu. NATO Zirvesi'nin ardından birçok boyutuyla dünyadaki savaş ve silahlanma gündeminin ele alındığı sayıda ayrıca CHP ve Anahtar Parti'den emperyalizmin hegemonya krizine, sokak lezzetlerinin sınıfsal tarihçesinden Dünya Kupası ve futbola uzanan çok sayıda konuya dair kapsamlı yazılara yer verdik.