Ana içeriğe atla
0%

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Ortaklaşa
yeni_osmanli

Çözüm süreci, TKP, komünizm, Mekke Anlaşması, ANAP, transfer, Tarlabaşı, işçi, COP31, resmi tarih 

Tutanaklar meğer uydurulmuş: Peki çözüm sürecinde gerçek ne?

Kemal Okuyan

Yayın Tarihi: 10.09.2026 , 11:04 "0 dakikalık okuma süresi"
AKP, şimdiye kadarki seçim başarılarını “millet iradesinin tecellisi” olarak göstererek, PKK ise “artık kapanan silahlı mücadele döneminin bir çıktısı olarak” Öcalan’ın meşruluğunu ilan etmektedir. Peki, taraflar kabul ettiğine göre bize susmak mı düşmektedir? Yok artık!

Ortalığa tutanaklar çıktı uzunlu kısalı, önceleri “yok, bunlar uydurma” demedi kimse. Zaten gazetecilere bu türden dokümanlar masada oturanlardan geliyordu kural gereği. Bir de bazı haberleşme grupları vardı, yine masadakilerin oluşturduğu. Önce bir haber sitesi bunları yayınlıyor, sonra devamı geliyordu.

“Yeni çözüm süreci”nin belli kesimleri ikna etmesi için yapılan görüşme notları yer alıyordu tutanaklarda. Yayılması, duyulması gerekiyordu ki işlevini yerine getirsin.

Yayılınca sorun çıktı ama! Tutanakları “büyülenerek” değil akılla okuyanlar, “yeni çözüm süreci”ne dair kimi gerçekleri aradan çekip göstermeye başlayınca, önce “bağlamından koparılıyor” dendi, yetmedi, Öcalan’ın itibarsızlaştırılmak istendiği ileri sürüldü, en sonunda resmi açıklama da geldi, “külliyen yalan”!

Bilemiyoruz, “külliyen yalan”ın kapsamı ne kadar geniş. Tutanakları biz hazırlamıyoruz, görüşmelerde bulunma durumumuz yok; zaten öyle bir isteğimiz de yok. Ayrıca tecrübeyle sabit ki, böylesi süreçlerde sahte belgelerin piyasaya sürülmesi ya da kimi notlarda “küçük” tahrifatların yapılması adettendir.

Dolayısıyla, şimdiye kadar hiç yalanlanmayanlar dahil olmak üzere, okuduğumuz, haberlere konu olan tutanakların gerçek olup olmadığını bilmiyoruz. Dahası, yapıldığı iddia edilen bazı görüşmelerin hayal mahsulü olması bile mümkündür.

Yarın birinin çıkıp “hiç görüşmedik ki” demesi de...

Çünkü halktan gizlenen her önemli meselede olduğu gibi, iktidar açısından gerçekler ya imal ya ihmal edilir! Hedef, toplumun sis içinde yönsüzleşmesidir.

Masada bulunanlar “biz bunları konuşmadık” dediler. Oysa bayağı yapılanlara ve başka açıklamalara denk düşüyordu okuduklarımız. “Yok artık” dediğimiz oldu evet ama daha önce de “yok artık” demiştik ve her defasında yok değil vardı... 

Ne ki, “yok” diyorlardı. Eh, ne yapalım, masanın beyanı esastır. Tutanaklar, en azından bir bölümü, çöpe...

Lakin yine de yönümüzü buluyoruz, varsın tutanaklar yalan söylesin veya yalancılar tutanak üretsin!

Ama önce kısacık bir alan temizliği...

“Çatışmanın bitmesini istememek” türünden ithamlar bize hayatta uymaz. Yıllardır, sayısı kimilerine göre iki, kimilerine göre dört olan çözüm süreçlerinden çok önce bu çatışmaların emekçi halkı birbirinden uzaklaştırdığını vurguladık. “Teröre indirgenemez bu sorun” dedik ama kafası bulanık “sol”dan gelen sataşmalara aldırış etmeksizin “bu terördür” de dedik.

“Örgütle nasıl masaya oturulur” türünden bir tuhaflık da bize fazlasıyla uzaktı. Bir çatışma bitecekse, görüşülür, masaya oturulurdu. “Niye oturdunuz” içeriksiz siyasetin sorusuydu. İçeriksiz itirazları halletmeleri kolaydır. İktidarın canına minnet!

Öcalan ile zaten yıllardır görüşüyordu devlet. Şimdi bu süreçte de görüşülüyor. Görüşülür elbette.

Ama ne görüşülüyor, nasıl görüşülüyor, hangi amaçla görüşülüyor? İşte asıl yanıt bekleyen bunlardır.

Öcalan’ın iktidar tarafından “kurucu unsur” olarak ilan edilmesi, PKK çevrelerinin “kendimizi kabul ettirdik” değerlendirmesini haklı çıkarmaktadır. Öcalan’ın da şimdiye kadar yalanlanmayan(!) açıklamalarının tamamında böyle bir misyon ve özgüvenle hareket ettiği görülmektedir.

Özetle AKP, şimdiye kadarki seçim başarılarını “millet iradesinin tecellisi” olarak göstererek, PKK ise “artık kapanan silahlı mücadele döneminin bir çıktısı olarak” Öcalan’ın meşruluğunu ilan etmektedir.

Peki, taraflar kabul ettiğine göre bize susmak mı düşmektedir?

Yok artık!

Öcalan’ın muhatap alınması, onun hukuki durumuna ilişkin düzenlemeler filan, bunlar değildir sorun. Sorun, iktidarın bugüne kadar “bebek katili” diye adlandırdığı bir şahıstan, hedeflediği toplumsal ve siyasal düzenlemelerin önünde duran ve şimdiye kadar aşamadığı engelleri temizlemek için yararlanmaya karar vermesindedir. 

İtiraz bunadır ve “size ne, alan memnun veren memnun” türünden tepkilere de aynı şekilde yanıt verebiliriz: Size ne!

Herkes kendi tercihini yapar ve mücadele sürer.

Bu dönüşüme başından beri tümden karşıyız, mücadele ediyoruz ve etmeye devam edeceğiz. 

Bu dönüşümü tarif etmek için onların tutanaklarına ihtiyacımız yok. Aslında merak ettiğimiz bir şey de kalmadı. Bu tutanaklar, hâlâ saf bir biçimde “acaba bu süreç Türkiye’nin bazı sorunlarını çözebilir mi” diye bakınanları uyandırmak için iyi oluyordu. O kadar.

Yoksa her şey ortada. Madde madde. Kimsenin yalanlayamayacağı şekilde.

Üst başlığımız Yeni-Osmanlıcılık. 1923 ile hesaplaşmayı, mezhepçiliği, yayılmacılığı, ümmetçiliği kapsıyor. Bu dört unsuru destekleyen sayısız açıklama ve yazı var. “Külliyen yalan” diyemez kimse. Aslında demeye niyetleri de yok. Alışılsın istiyorlar.

PKK tabanının istediği bu muydu, ayrı bir tartışma konusu. Ama yüz kez, bin kez söyledik. Etnik temelli, kimlikçi bir siyaset, düzen içi dinamiklerin izin verdiği her türden koordinata sürüklenebilir. Tabanın önemli bir bölümü 1919-1923 döneminde “faşizm” görmeye şartlandı, dolayısıyla AKP ile varılan mutabakata buradan tutunabilirler. Gerisi ile de özel bir sorun yaşamazlar. Yeter ki muhatap alınsınlar. Sonra... Sonra gerçekler kendini dayatır ve yeni yollar çizilir, bu kez farklı bir zeminde.

AKP ve MHP açısından ise mutlak bir “başarı” söz konusu. Şimdilik... “Başarı” çünkü, Yeni-Osmanlıcılık, pili tükenen Türk-İslam sentezinin yerini alıp artık Türkiye kapitalizminin resmi ideolojisi haline gelirken, ilk kez ulusal, bölgesel ve uluslararası düzeylerde bu denli gerçek bir uyum yakalayabildi. 

Yeni-Osmanlıcılık bundan on yıl kadar önce Suriye’de duvara toslamıştı, yeni sürümün ilk test alanı da Suriye oldu. ABD, İngiltere, İsrail, Katar ile birlikte Suriye’de rejim değişikliğine imza atan Türkiye’nin başka elli bin derdi olan ABD ile uyumlu bir biçimde Suriye’de kendini var edebilmesi, ülkenin Sünni topluluklarının aşiret düzeninde yan yana gelebilmesi ve buradan bir Arap-Kürt ittifakının şekillenmesi ile mümkündü.

Suriye’nin İsrail ile Türkiye’nin bir rekabet alanına dönüşmesi, madalyonun bir yüzüdür, diğer yüzünde iki ülke arasında ortaklık olduğu unutulmamalıdır. Ortaklığı bazen Amerikalılar bazen İngilizler sağlayabilir ve bölgede “birlikte” çözülmesi gereken bir sürü başlık vardır. Unutmayalım, Suriye’de kazananlar Lübnan’da, Irak’ta, Yemen’de ve elbette İran’da henüz kazanmadılar.

PKK’nin format değiştirmesi bu açıdan iktidar için önemli bir olanaktır. Zaten bugünkü çözüm sürecine ikna olanların bir bölümü Suriye’den Irak’a “güçlü Türkiye”nin kokusunu aldıkları için düne kadar ağızlarından düşürmedikleri “terörle pazarlık olmaz” lafını yutmuştur. Kurtlar sofrasında artık bir bozkurt da oturmaktadır!

AKP ve MHP açısından iç politikadaki kazanım daha az önemli değildir. Bu ekonomiyle seçim kazanmanın belki de yegâne yoluydu “yeni çözüm süreci”. Ancak asıl hedef, 25 yıldır kırılamayan Cumhuriyetçi direnci paralize etmek. Böylece “yıkıcı” unsur olmaktan “kurucu” unsur olmaya geçebilecekler. Yeni Anayasa da bunun senedi olacak.

Ne yazık ki Cumhuriyetçi direnç açısından “Kürt meselesi” en zayıf başlık. Cumhuriyetçiler arası etkileşimi güçlendirmek için birkaç yıl önce inisiyatif alırken, başka şeylerin yanı sıra Cumhuriyetçi saflardaki Kürt düşmanlığı ile mücadele edeceğimizi söylediğimizde tepki çekmiştik. “Kürt meselesi”ni yok sayarak ve devletin 1980’lerdeki dilini kopyalayarak Cumhuriyet değerlerini savunmanın imkânsızlığını anlatmaya çalışıyorduk.

AKP bu zayıf noktayı iyi gördü ve değerlendirdi. Hikâye neydi? İslamcılar ve Kürtler Cumhuriyet’ten dışlanmıştı, şimdi bu arıza sonlandırılıyordu! Cumhuriyetçi birikimin bu hikâyenin karşısında ayakta kalmasının tek yolu, 1919 sonrası serüveni, sınıfsal bir eksende ele almayı denemekti. Bunu yapamayanlar için yolun sonuna gelindi artık. Eşitlikçilikle takviye edilmemiş bir Cumhuriyetçilik için Yeni-Osmanlı’nın “güçlü Türkiye” kısmını alıp gerisini dert etmemek ya da sistemin zaman zaman ihtiyaç duyacağı “Türkçü ihtiyat kuvvetleri”nin içine yerleşmek dışında bir seçenek kalmıyor geriye.

“Sol” ise susacak elbette. Onların azıcık kafası karıştı ama sorun yok! “Saray rejimi” diye diye maçı bir yandan idare ediyorlar diğer taraftan da “ulusların kaderlerini tayin hakkı”ndan anladıkları mutlak itaatten milim şaşmıyorlar. Kürt halkı kaderini tayin ettiğinde, diğer işlere bakacaklardı. Ve biliyorlardı ki, Kürt halkı PKK’ye, PKK Öcalan’a devretmişti tayin hakkını! 

Öcalan da tercihini AKP’nin Yeni-Osmanlı stratejisinden yana kullanınca biraz içi ezildi “sol”un ama yapacak bir şey yoktu. Zaten yıllar içinde usta siyasetçi olup çıkmıştı “sol”. Bir tarafta “demokrasi güçleri” olarak Özel ile İmamoğlu’nun izinden, diğer tarafta “özgürlük güçleri” olarak Öcalan’ın peşinden gider, bu iki mücadele hattını birbirine yaklaştırarak pekala “devrimci” bir rol oynayabilirlerdi.

Hayat onları TC’ye düşmanlıktan bir emperyal projeye ses çıkaramama noktasına savurdu attı. Utanç verici...

Çıkabilirler mi bu tuzağın içinden? 25 yılda buradan çıkış için çok fırsat geçti ellerine, değerlendiremediler. Değerlendirirlerse bakarız...

Burada önemli olan, henüz tamamlanmaktan çok uzak olan bu süreçte ne yapılacağıdır. Pozisyonumuz açık. Barış iyidir, kardeşlik iyidir. Dolayısıyla sürecin hiçbir yararı olmadığını söyleyecek değiliz. 

Ama sürece karşıyız. Sürece “teröristle nasıl masaya oturulur” kızgınlığı ve kolaycılığı ile itiraz edenlerin baktığı yerden karşı değiliz. “Kürt özgürlük hareketi”nin daha önceki hedeflerine öykünerek “yetmez ama evet” diyen akılsız “solcu”lar gibi de değil karşıtlığımız.

Yeni bir durum var. Bu yeni durum, Yeni-Osmanlıcılık denen öngörüsüz ve ihtiraslı projenin yol açacağı büyük sarsıntılara emekçi halkı somut bir kurtuluş-kuruluş programı etrafında acilen toplayarak hazırlamayı gerektiriyor.

1923’te Türkiye Cumhuriyeti kendisini kapitalizm yönünde ilerleme yoluna sokarken, büyük savrulmaları ve tehditleri engelleyecek bir “Sovyet dostluğu” çapasına tutunuyordu. Bu dostluk zaman içinde kayboldu ama Türkiye Cumhuriyeti’nin emperyalist paylaşıma konu olmasının önüne geçti.

Şimdi içine girdiğimiz süreçte uluslararası alanda asla güvenilmeyecek müttefiklerden başka bir tutamak noktası yok. Bir yere bağlamak istiyorlar, burada şekillenen liderlik Erdoğan, Bahçeli ve Öcalan’dan müteşekkil. Dileyen 1920’lerin devrimci dönüşümlerinde öne çıkan kadrolarla kıyaslayabilir.

Buradan istikrar çıkmayacak, buradan yeni bir “Türkiye” de çıkmayacak.

Mesele çoktan “Cumhurbaşkanı adayı kim olsun” noktasını geçti, Türkiye’nin uluslararası alanda “küresel güney”e azıcık yaklaşması filan... Buralara takılıp kalmak olup bitenlere teşhis koyamamanın yarattığı yetersizliğin ürünüdür.

Türkiye kapitalizminin kaderidir artık Yeni-Osmanlıcılık. Bu süreç olsun ya da olmasın. Anlayın artık.

Ama kapitalizm Türkiye’nin kaderi değildir. Bunu da anlayın gayrı! 

yeni_osmanli
Ortaklaşa

Ortaklaşa dergisinin 11'inci sayısı "Kim istiyor kim itiraz ediyor? Türkiye'nin yeni düzeni" başlığıyla çıktı. Bu sayıda yeni çözüm sürecinden Yeni Parti'nin kuruluşuna, tarikatlara yönelik operasyonlardan Mekke Anlaşması'na dünyanın ve Türkiye'nin kritik gündemleri masaya yatırıldı. 106. yaşına giren Türkiye Komünist Partisi'nin dünü, bugünü ve yarını da derginin sayfalarında yerini aldı.