Ana içeriğe atla
0%

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Ortaklaşa
yeni_osmanli

Çözüm süreci, TKP, komünizm, Mekke Anlaşması, ANAP, transfer, Tarlabaşı, işçi, COP31, resmi tarih 

Tarlabaşı’nda bir hayalet dolaşıyor

Ahmet Batur

Yayın Tarihi: 10.09.2026 , 11:04 "0 dakikalık okuma süresi"
Tarlabaşı; kitaplara, filmlere ve şarkılara konu olmuş, Taksim’in yanı başında 150 yıllık tarihiyle, kültürel zenginliği ve çelişkileri barındıran özgün bir semt. Şimdi ise bu özgünlük, Türkiye Komünist Partisi’nin devrimci kültürüyle buluşuyor. Bu, karşılıklı bir dönüşüm ve etkileşimin hikâyesi.

Beyoğlu denince akla turistik alanlar, ışıltılı vitrinler ve eğlence mekânları gelir. Öte yandan Taksim Meydanı, Gezi Parkı ve Haziran Direnişimiz de gelebilir örneğin. Gerçekte bir yerin adı geçtiğinde zihnimizde neyin canlandığı da mücadelenin konusudur. Çünkü nereye baktığımız, baktığımızda ne gördüğümüz ve neyi görünür kılmak istediğimiz, kim olduğumuzla ilgilidir.

2018 yılında düzenlenen TKP Parti Konferansı’nda alınan kararlardan biriydi semt evleri. O günden bugüne birçok semt evi açıldı. Yarattığı yoksulluk ve baskıyla umutlarımızı öğüten çürümüş düzene karşı “Bu memleket bizim” diyenlerin, mahallesinde ortak kültürel yaşamı zenginleştirmek için el ele verenlerin mekânları oldu semt evleri. Bizim Tarlabaşı Semt Evi hikâyemiz ise 2024’te başladı. Ortaklaşa’nın bu sayısında bu hikâyeyi kahramanlarının gözünden anlatmak istedik.

Çağımızda sınıf mücadelesine etki eden olgulardan biri olan apolitikleşmeye karşı semt evlerimiz halkın yeniden politize olmasının aracı oldu ve olmaya devam ediyor. Politikleşmeden kastımız yalnızca insanların güncel siyasal başlıklar üzerinde fikir sahibi olması değil; kendi hayatları ile toplumsal düzen arasındaki bağı kurabilmeleri ve değiştirme iradesi kazanmaları. Tarlabaşı Semt Evi’nde yapılan her etkinlik bu anlamda bir işlev taşıyacak biçimde kurgulanıyor. Kadın okuma yazma sınıfından çocuk korosuna, Anne-Baba Okulu’ndan Tarlabaşı Sahne’ye kadar her çalışma, insanların kendi yaşamlarına başka bir gözle bakmalarının, birlikte hareket etmelerinin ve giderek kendi hayatlarının öznesi haline gelmelerinin araçlarından biri.

‘Kızımın adı Diren’

İlk durağımız kadın okuma yazma sınıfı. Okuma yazmayı öğrenmek de ne yazık ki bugün mücadelenin konusu. Semt evimizde ders alan Gülistan anlatıyor: 

Çocuklarım Tarlabaşı Semt Evi’nde enstrüman dersi alıyordu. Ben TKP’yi 1 Mayıs’ta tanıdım. 1 Mayıs mitinginde güvendim, TKP’li oldum. Okuma yazma kursunu da o zaman öğrendim.

Gülistan, İstanbul’a ilk geldiğinde Türkçe dahi bilmediğini, zamanla televizyon izleyerek ve çocuklarından öğrenerek Türkçe konuşmaya başladığını anlatıyor. Çocukluğunda ise babası çalıştırdığı için okula gidememiş. Yıllarca midye yapmış. Bu yüzden bugün öğrendiği her harfin onun için ayrı bir anlamı var: “Bir kelime, bir harf için mücadele etmek benim için çok önemli.”

Eşinin okuma yazma öğrenmesine itiraz ettiğini anlatan Gülistan devam ediyor konuşmasına: 

Eşim bu yaştan sonra öğrenip de ne yapacaksın, diyor. Gözüm açılsın istemiyor. O sadece benim midye yapmamı, yemek yapmamı istiyor. Aynı babam gibi. Ben dedim, direne direne öğreneceğim. O yüzden kızımın adını Diren koydum. Bir kelime öğrenince bir kelime daha öğrenmek istiyorum.

Tam o sırada söze okuma yazma sınıfından Dilber giriyor. Onun hikâyesi de benzer: 

Benim de eşim desteklemiyor. Telefonuna gelen mesajları okumamı istemiyor. Geçenlerde telefonu çaldı, ‘Servet’ arıyordu. ‘Servet arıyor’ dedim, eşim çok şaşırdı.

Sınıfta hep birlikte gülüştükten sonra Dilber okuma yazma öğrenme isteğinin arkasındaki büyük hayalini anlatıyor: “Ben en çok ehliyet almak istiyorum. Öyle bir hayalim var. Bu yüzden okuma yazma öğrenmek istiyorum.”

Zahide ise okuma yazma öğrendikten sonra gündelik hayatının nasıl değiştiğini anlatıyor. Artık markette ürünlerin kilosunu ve fiyatını okuyabildiğini, bu nedenle akrabalarının alışveriş yaparken kendisinden yardım istediğini söylüyor. 

Süheyla, okuma yazma bilmemenin çalışma hayatında hak kayıplarına yol açtığını anlatıyor. Tekstilde gün boyunca yaptıkları iş ve ürettikleri parça sayısı bilgisayar ekranında görünmesine rağmen ekranı okuyamadığı için, “Bugün çalışmadın” denildiğinde buna karşı çıkamadığını söylüyor. “Okuyabilsem, şu kadar çalıştım, şu işleri yaptım, 500 parça çıkarttım diyebilirim” diyen Süheyla, bu nedenle zaman zaman haklarının yendiğini ifade ediyor. Tekstilde birlikte çalıştığı Faslı arkadaşını okuma yazma dersine davet ettiğini, artık birlikte öğrendiklerini anlatıyor. 

Semt evleri antikomünizmin panzehiri

İkinci durağımız depo işçileri. Cumartesi mesai sonuna doğru bir çay molasında oturuyoruz. 

Önce İsmail başlıyor anlatmaya. Geçmişte toplumsal sorunlara daha çok kimlik ekseninden baktığını, yaşadıkları dışlanmışlığın da bunda önemli bir payı olduğunu anlatıyor. “Allah’a şükür ırkçı değildim ama belli bir dışlanmışlık vardı. DEM Parti benim gibi insanlara hitap ediyor, bu doğru” diyor. Zaman içinde ise yaşanan gelişmelerin ve gördüğü çelişkilerin düşüncelerini değiştirdiğini söylüyor. Son dönemde çıkarılan “Çerçeve Yasa”yı örnek göstererek, bunların Kürt halkının sorunlarıyla ilgili olmadığını ifade ediyor.

Bu sorgulamanın kendisini sınıfsal bir bakış açısına yönelttiğini anlatıyor İsmail: “Artık insan sınıfsal bakma gereği duyuyor.” Kürtler arasında da farklı sınıfsal ve siyasal eğilimlerin bulunduğuna dikkat çekiyor. 

Sohbet ilerlerken Serkan geliyor. Tarlabaşı Semt Evi’nin bölgede yaşayan ve çalışan insanların hayatına etkisini gösteren bir yazı hazırladığımı söyleyip, kendisiyle röportaj için izin istiyorum. Memnuniyetle kabul ediyor. Serkan, Tarlabaşı Semt Evi’ndeki çalışmaların kendisini çok etkilediğini, Semt Evi’nin mahallede kalıcı bir gelenek yaratması halinde mahallenin gündelik hayatını da değiştirebileceğini düşünüyor. Hatta bunun zaman içerisinde suç oranının düşmesine dahi katkıda bulunabileceğini söylüyor.

Kendisi açısından Semt Evi’nin en önemli işlevlerinden biri, komünizm fikrini insanların gündelik hayatında somutlaştırması:

Biri Semt Evi’ne giriyor; o andan itibaren komünizm, mahallede bizim elimizden tutan bir yer oluyor. Dolayısıyla iyi bir şey.

Kendi kuşağının güçlü bir antikomünist atmosfer içerisinde büyüdüğünü hatırlatan Serkan, Semt Evlerinin bu tarihsel önyargının aşılması açısından da önemli olduğunu düşünüyor: “Bizim kuşağımız sürekli antikomünizmle büyüdü. Antikomünizmi kırmak için Semt Evleri çok işlevli.”

“Sen ne zaman TKP’li oluyorsun?” diye laf atınca “Ben aslında oldum bence” diyor, gülüşüyoruz. 

‘Ger hûn nebin yek, hûn ê herin yek bi yek’

Son durağımız Bahar’ın evi. Tarlabaşı Semt Evi’ni bir Kürt atasözüyle açıklamak istiyorum diyor, “Ger hûn nebin yek, hûn ê herin yek bi yek. Biz bir olmayı, yan yana durmayı ve birbirimizin çaresi olmayı seçtik” diye ekliyor. Yazının başına oturduğumda bu Kürtçe atasözünün tam manasına bakayım dedim. Meğer bu bir atasözü değilmiş, bizim komünist Cegerxwîn’in şiirinin dizeleriymiş: “Eğer bir olmazsanız, birer birer yok olursunuz.” 

Bahar için her şey Semt Evi’ndeki Anne-Baba Okulu’nun kapısından içeri girmesiyle başlamış. O güne kadar siyasetin hayatında neredeyse hiç yeri olmadığını, yaşadığı sorunları daha çok kendi hayatına ait meseleler olarak gördüğünü anlatıyor:

İçimdeki hislere hep başıboş bir şekilde dünyada karşılık aramaya çalışmıştım. Özgüvenim yoktu. ‘Benim sesimi kim duyar, benim elimden ne gelir?’ diye düşünüyordum.

Anne-Baba Okulu’nda eğitim veren Psikolog Nevin Eracar’la tanışmasını hayatının dönüm noktalarından biri olarak tarif ediyor. Burada yalnızca çocuklar ve ebeveynlik üzerine bir eğitim almadığını, kendi hayatına ve yaşadığı sorunlara başka türlü bakmaya başladığını söylüyor: “Bana sadece bir ders anlatmadılar. Gözlerimin içine bakıp içimdeki gücü bana hatırlattılar. Yalnız olmadığımı, yaşadığım sıkıntıların kaderim olmadığını fark ettim.”

Bu farkındalık zamanla Bahar’ın dünyaya bakışını da değiştirmiş. Daha önce yoksulluğu, çaresizliği ve yalnızlığı kişisel başarısızlıklar olarak gördüğünü, şimdi ise bunların toplumsal ve sınıfsal nedenlerini sorguladığını anlatıyor: 

Dünyaya bakarken gözümdeki sis perdesi kalktı. İnsanları yargılamak yerine, onları bu düzene karşı nasıl bir araya getirebileceğimizi düşünmeye başladım. Sadece izleyici olmamalı, o gücü elime almalı, başka kadınların da hayatına dokunmalıydım.

Bahar başka emekçilerin hayatına dokunmaya, semt evleri de emekçilerin, gençlerin; mahallesine, kentine, memleketine sahip çıkanların evi olmaya devam edecek. 

Tarlabaşı Sahne

Çağımıza damga vuran olgulardan biri apolitizm ise bir diğeri kültürsüzleşme. Popüler kültür içerisinde silahın, çeteleşmenin, uyuşturucunun öne çıkarılması; arabeskin ve lümpen kültürün yüceltilmesi kendiliğinden gelişen bir süreç değil, ideolojik bir müdahaledir. Kültürsüzleştirme aynı zamanda her şeyin aynılaştırılmasıdır. Taksim 360 projesinin içine girdiğinizde, Türkiye’nin herhangi bir yerinde karşınıza çıkabilecek standart bir müteahhitlik anlayışıyla karşılaşırsınız. Mahallenin tarihsel ve kültürel dokusunu ortadan kaldıran bu müdahale, aynı zamanda bir yok etme ve aynılaştırma girişimidir.

Bizim baktığımız yerden ise Tarlabaşı, 150 yıllık bir tarihtir. Göçlerle çoğalmış bir kültürel zenginliktir. Müzisyen kahveleridir, 1908 Devrimi’nin ardından inşa edilen Hürriyet Hamamı’dır, işçi önderi Zehra Kosova’dır. Bu nedenle Tarlabaşı Semt Evi, yalnızca mevcut kültürel birikimin korunacağı değil, yeni bir kültürün de inşa edileceği bir mekândır. Bir anlamıyla yok oluşa karşı var olma mücadelesidir.

Tarlabaşı Sahne tam da burada önemli bir işlev kazanıyor; kültür ve sanat alanında Semt Evi’ni bir çekim merkezine dönüştürürken, mahallede yeni bir toplumsallaşmanın olanaklarını da yaratıyor.

Semt Evi emekçilerinden Kardelen, sahne fikrinin aslında uzun süredir devam eden bir arayışın ürünü olduğunu anlatıyor. Kültür ve sanatın giderek halktan uzaklaşmasını, diğer taraftan sanatçıların da ürettiklerini halkla buluşturabilecekleri mekânlardan mahrum kalmasını uzun zamandır tartıştıklarını söylüyor. Semt Evi’nde yapılan keman ve gitar atölyeleri, tiyatro ve koro çalışmaları ile günlük etkinlikler bu mesafeyi ortadan kaldırmak için atılan ilk adımlardı. Bu çalışmalar kültür-sanat alanında üretim yapanlarla mahalleliyi yan yana getiriyordu. Tarlabaşı Sahne ise Kardelen’e göre bunun bir adım ötesine geçme iradesiydi; kolektif olarak üretilenin sergilenmesi ve yeniden üretilmesi.

“Biz bu adımı atmaya hazırdık” diyor Kardelen. Sahne’nin bir taraftan Semt Evi’nin kendi üretimini geliştireceğini, diğer taraftan çevredeki sanatçılarla kalıcı bir üretim ve paylaşım zemini yaratacağını düşünüyor. Kendisi için de bu sürecin taşıdığı heyecanı özellikle vurguluyor: 

Ben Semt Evi’nin bir emekçisi olarak heyecanlandım ve hâlâ heyecanlıyım. Daha yolun başındayız ve en güçlü özelliğimiz de süreklilikteki ısrarımız.

Geniş toplumsal kesimler siyasal tercihlerinde yalnızca düşünsel ve programatik doğrularla değil; alışkanlıklarla, duygularla ve gündelik hayat içerisinde şekillenen reflekslerle hareket ediyor. Dolayısıyla politik doğrularımızı en yalın haliyle ifade etmek, insanları dönüştürmek için her zaman yeterli olmuyor. Birlikte yaşamanın, üretmenin, dayanışmanın ve mücadele etmenin kendi kültürünü de yaratmak zorundayız.

Kültürel derinleşmeye, başka bir ifadeyle bir mücadele kültürünün inşasına tam da bu nedenle ihtiyaç var. Tarlabaşı Sahne, henüz yolun başında olmasına rağmen, bu açıdan önemli bir işlev kazanmış durumda.

yeni_osmanli
Ortaklaşa

Ortaklaşa dergisinin 11'inci sayısı "Kim istiyor kim itiraz ediyor? Türkiye'nin yeni düzeni" başlığıyla çıktı. Bu sayıda yeni çözüm sürecinden Yeni Parti'nin kuruluşuna, tarikatlara yönelik operasyonlardan Mekke Anlaşması'na dünyanın ve Türkiye'nin kritik gündemleri masaya yatırıldı. 106. yaşına giren Türkiye Komünist Partisi'nin dünü, bugünü ve yarını da derginin sayfalarında yerini aldı.