Çözüm süreci, TKP, komünizm, Mekke Anlaşması, ANAP, transfer, Tarlabaşı, işçi, COP31, resmi tarih
Yeni Parti’nin bir işlevi olacak mı?
Aydemir Güler
soL'a güvenin, algoritmaya müdahale edin. Tek tıkla soL Haber'i Google'da tercih edilen kaynağınız olarak belirleyin.
İsim her şey değil, ama hafife de alınmamalı... Hele siyasette bir hareketin, partinin ismi kritik simgedir.
Hatta yerine göre başlı başına bir dinamizm kaynağıdır! 19. yüzyılda edindikleri büyük kitleselliğe karşın sosyal demokrat partilerin adının yüksek heyecan yaratacak türden olmadığını görebiliyoruz. Lenin’in 1917’nin hararetinde, devrimi yapacağına inandığı partisinin adını da yenilemek gerektiğine dair bir “tez” yazdığını biliyoruz. Sadece programını değil, adını da değiştirmek gerekiyordu devrimin partisinin...
Özel ile İmamoğlu’nun “Yeni” tercihi de, kesinlikle arada söylendiği gibi “baba evi geri alınana kadar” geçerli olacak bir isim olmadı. Öyle olsa zaten geleneği, geçmişi çağrıştıran sözcükler bulacak kadar yaratıcılık gösterebilirlerdi. “Yeni”, öncülünü sahiplenmeyi değil, en azından onu aşmayı, hatta daha yüksek bir çağrışım oranıyla “farklı” olmayı anlatıyor.
“Yeni Parti CHP’den farklı mı?” sorusunun peşine düşüp fazla zaman yitirmeyelim. Ama geçmişe kısaca göz atalım.
Kuruculuktan hafriyatçılığa
Cumhuriyet Halk Partisi’nin ilk iki on yılında devrimci bir karakter gözlemleyebiliyoruz. Reform kavramının ötesine taşan dönüşümler, 1920’lerde genel olarak üstyapılar alanında, 1930’larda ise ekonomik yapıda yaşandı. Eski rejim merkezi aristokrasi ile feodalitenin düzeniydi. Bu yapı, bir yüzyıla yakın süre boyunca dünya kapitalist-emperyalist sistemine uyumlu hale getirilmeye uğraşılmıştı. Sonra iki devrim momenti geldi. 1908-1909 ve 1919-1923 dönemeçlerinde eski rejime son verildi. Burjuva devrim, asıl siyasi iktidarın değişmesinden sonra ilerledi. 1920’lerde ve 1930’larda, CHP’nin öncülüğünde...
İkinci Dünya Savaşı yıllarından başlayarak bütün yakın tarihimiz burjuvazinin devrimi kötürüm etmek için uğraştığı sağ operasyonlarının damgasını taşır. Ara ara devrimci damarların direndiği doğrudur. Ama artık sahne karşıdevrimin zaferinindi... Öyle ki, CHP 1960-1980 arasında Türkiye’nin sola yönelişini durdurmaya yönelik motorlardan biridir artık. 12 Eylül faşizmiyle bir dip etkisi yaşanacaktır. Kurucu gelenek hem Cumhuriyet’in kazanımlarına hem emekçi sınıfların temsiliyetine yönelik olarak duyarlılık sergilediği bir evreye girer. “Köprüyü sattırmam” diyen, emekçilere “limon gibi sıkılıyorsunuz” diye seslenen bir duyarlılık... Ama sağ operasyonlar dizisi esas olmaya devam etti. CHP bir kural olarak, solu, içeriksizleştirip posasını tükürmek için içine almıştır aldığında da.
1970’lerde DİSK’in CHP’lileştirilmesinde olduğu gibi. 2010 Anayasa referandumu ve onu izleyen 2011 seçimlerinde vitrinini birkaç sosyalist vekille süslediğinde olduğu gibi. 1970’lerde DİSK’te CHP ağırlığı oluşturulduğunda Türkiye egemen güçleri memleketi faşist bir darbeyle düzlemeye karar vermişlerdi. 2011 itibarıyla ise AKP Cumhuriyet’e yıkıcı darbeyi vurmuştu.
Yeni Parti’nin baba evi diyerek sahip çıktığı Parti’nin artık AKP iktidarına eklemlendiği doğrudur. Ama yaklaşık 15 yıl boyunca Cumhuriyet Devrimi ve kazanımları için tarihten özür dileye dileye buraya varılmıştır. Yeni’cilerin sahiplendiği gelenek enkazın hafriyatçılığını yaptı!
Toplumsal itirazı temsil etmek, yok saymak, yok olmak...
Yeni Parti özürcü ve hafriyatçı dönemin has ürünüdür. Son aylarda akın akın parti değiştiren belediye başkanları gibi... İstanbul duvarlarında hâlâ yer yer rastlanan “yok bu işin sağı solu, aklın yolu İmamoğlu” sloganında olduğu gibi. Bu CHP, 2013 Haziran Direnişi’nde doruğa çıkan halk hareketi sırasında, sonra 2016 Fethullahçı darbede egemen güçler bloğunun diğer kesimlerine karşı Erdoğan’a siper oldu. Kılıçdaroğlu’nun “Yenikapı Ruhu” ile Özel’in kazanılmış bir seçimin ertesi günü bile “erken seçim istemeyişi” aynı çizginin iki tezahürüdür.
“Yeni” dedikleri, Cumhuriyet Devrimi’nden kopuşu anlatıyor. Türkiye’de cumhuriyetçiliği ve emekçilerin hak arayışını düzen siyasetinde temsilcisiz bırakarak yok saymayı, yok sayarak sıfırlamayı öngören bir stratejinin parçasıdır bu. Bahsi geçen stratejinin öyle ilginç bir özelliği var ki, yalnızca karşıdevrimci iktidar partisi tarafından taşınamaz. Zira “düzen muhalefeti” cumhuriyetçiliği ve emekçi arayışları temsiliyetsiz bırakmaya yanaşmadığı anda, süreç akamete uğrar. Bu iki kitlesel muhalefet damarı “temsil edildiğinde” karşılarında kimse duramayacaktır! Duramazdı...

Buraya kadarı, AKP’li yılların 2026’ya kadarki bölümünde ana muhalefetin rolünün, itirazları temsil etmek ve düzen içinde tutmak olarak görülemeyeceği anlamına geliyor. İtirazları kurutmaktır hedef ve ana muhalefet bu anlamda bir alternatif seçenek değil, karşıdevrimci iktidarın tamamlayıcısı olmuştur.
Ancak AKP’nin içine düştüğü yönetme zorluğu, hatta krizi, bu fonksiyonla tatmin olunamayan bir noktaya getirdi düzen siyasetini. Cumhuriyet’i ve halkı sadece çağrıştıran bir muhalefet bile, elinde olmaksızın yıkıcı işlev görebilirdi, bu sarsaklık ortamında. Karşıdevrim dar bir patikadan geçiyordu ve diktatoryal karakteri daha da baskın hale gelmeliydi. En azından bunu deniyorlar.
Ana muhalefet, iktidarın bu tercihi karşısında, merkez/merkez sağ bir kimliği belirginleştirmeye yöneliyor. Yeni Parti kanımca budur. Tekrar edersem, muhalefet kavramından geleneksel olarak anlaşılan toplumsal itirazın düzen içinde temsil edilmesidir. Önce bu bir kenara bırakılmış, temel huzursuzlukların kaynaklandığı sorunlar yok sayılmıştır. Laiklik tehdit altında değildir, “tek adam” ekonomi yönetimine karışmasa işler yolunda gidecektir... Bir süredir AKP iktidarı ana muhalefetin resmen safa girmesini, girmeyenlerin de yok olmasını dayatmaktadır.
Bu dayatma karşısında Yeni Parti aynı anda her şey, dolayısıyla hiçbir şey olmayı seçiyor. Hangi konuda ne dediği belirsiz, “Çerçeve Yasa”da olduğu gibi birden fazla tezin aynı anda söylenebildiği, içeriksiz merkez siyasal kimlik inşa ediliyor. Bu (sağ) liberalizmin yeni giysisidir. Sorulması gereken, bu yönelimin düzen siyasetinde bir karşılığı olup olmayacağıdır…

Sıfır riskli değişim
Toplumsal birer patlamaya kaynaklık edebilecek iki potansiyeli kurutarak AKP’ye destek çıkmak, bir iktidar mücadelesi değildir. İmamoğlu İBB Başkanlığını dualarla, hocalarla devralmıştı. Özel cuma namazı şovunu standartlara ekledi. Yanına “Çerçeve Yasa” pozisyonunu ekleyin. Cumhuriyetçiliğin ruhuna fatiha!
Emekçilerin yoksullaştırılması operasyonuna karşı durarak bir enerji üretmek ise düz seçim propagandası diliyle olabilecek bir şey değil. Türkiye’nin “yüzeyi tarayan” bir seslenme ile harekete geçirilebileceği bir çağda yaşamıyoruz. Belirli ölçülerde örgütlü mücadeleyi kapsayan bir öfke bunun için zorunlu. Yoksullar da artık deneyimleriyle biliyorlar ki, “seçim vaatleri” biriken gazın tahliyesidir, umut tacirliğidir; özetle yalandır. Yani yoksulların öfkesini açığa çıkarmayı öngörmeyen bir seslenme, tam tersi sonuç vermekte, kitleler verili an itibariyle elinde erk tutan siyasi iktidara dönmekte veya ondan ayrılmamaktadır.
Bu Yeni merkez sağ liberalizmi, aynı zamanda, düzenin dengeleri açısından sıfır riskli bir değişim projesidir. Bunca yıllık karşıdevrimci yönetime tepkinin solda konumlanması işin normalidir. Ama emperyalizm ve büyük sermayenin bu açıdan en ufak bir solculaşma riski istemediği açık olduğuna göre, muhalefet eliyle “merkezin yeniden kurulması” tercih edilebilir.
Türkiye’de bir siyasi iktidar değişimi, kitlelere değil egemen güçlere ve emperyalist odaklara pazarlanmaktadır. Kitleye yalnızca seçmen olarak geçiş izni var!
Az önceki sorunun yanıtı burada. Risksiz değişim, AKP’nin derin yönetme sorunlarından bunalan düzen güçleri açısından bir seçenek olabilir. Bu, AKP’nin yönetemediği düzenin daha ehil ellere teslim edilmesi anlamına gelecektir. Açık söylemek gerekiyor ki, AKP muhalefete düzenlediği hukuki/polisiye saldırılarla tarif ettiğim seçeneği kaba bir güldürünün konusu haline getirmiş bulunuyor. İktidar saldırıda, muhalefet savunmada. İnisiyatifsiz Yeni Parti’ye düşen, iktidarın kendi dünyasından kaynaklanan kriz dinamiklerinin patlama noktasına gelmesini, sotaya yatıp beklemek!
Elbette ABD seçimlerinden bölge dengelerine, memleketin semalarında yoğunlaşan savaş bulutlarından içeride devlet mekanizmalarının çeşitli nedenlerle uğradığı itibar yitimine bakılırsa, böyle bir patlama hiç de sürpriz olmayacaktır. Ama oyun kurma yeteneğini kanıtlayamayan bir muhalefetin iktidar adayı olarak meşruiyet kazanması hayli güçtür...
Bu siyasi tarihimizde ikinci ANAP vakası sayılır. 12 Eylül faşizminden “çıkış”, düzenin bütün eğilimlerinin topaklandığı tuhaf bir merkez partiye taşıtılmak istenmişti o zamanlar. Geleneksel olarak farklı partilere pay edilmiş ideolojik-politik pozisyonların hepsi sağ liberalizmde buluşturulmuştu. Bu misyonu üstlenen ANAP’ın iktidarı biçimlendirdiği yıllar kısa sürdü. Sadece sağında ve solunda kimseye özerk yaşam alanı bırakmadığı durumda işleyecek bir topaklanma modeli çökerken adı geçen parti de bir dizi merkez sağ partiden birine indirgenecekti. Ama eski mücadeleciliklerini yitirmişler, liberal bir renksizlikte benzeşmişlerdi bu partiler. Renksizler liberalizmi bile hayata geçiremediler!
AKP bu liberal modeli kırdı geçti. Türkiye egemen güçleri Cumhuriyet karşıtı, karşıdevrimci bir hareketin pervasız enerjikliğini, neoliberal yapılandırma için kullanıma sokmakta anlaştılar. Merkeze taşındığını iddia eden bir karşıdevrim partisi olarak AKP anahtarları teslim aldı.
Eğer çeyrek asır sonunda, karşıdevrim hattı Türkiye’nin normali haline getirilebilseydi sorun da kalmayacaktı. Ama olmadı. Türkiye’de siyasi iktidar, toplumsal duyularla denkliği açısından değerlendirildiğinde bir anomalidir. AKP cenahındaki yönetme krizinin altında bu yapısal dengesizlik yatıyor.
Model olarak başladığımız yere dönüyoruz. Türkiye kapitalizmi istikrarı karşıdevrimin kazanımlarını koruyan ama kendisi alenen karşıdevrimci olmayan bir sağ liberal merkeze yükleyebilir. En azından Yeni Parti’nin kimliği bu seçeneğe denk düşmektedir. Ancak bölgenin ve ülkenin tozu dumanı içinde egemen güçlerin emperyalizm tarafından da onaylanabilecek böyle bir strateji çizip çizemeyecekleri çok tartışmalıdır.
Kaosa devam
Kolay değil, çünkü Erdoğan’la özdeşleşen bugünkü iktidar, kendisini emperyalizme ve büyük sermayeye dayatmak, başka seçenek projelerini sabote etmek konusunda benzersiz bir ataklık sergiliyor. Ancak bu ataklığıyla kendi kendine bir dizi tuzak da kurmuş oluyor.
Bir tanesi, emperyalist bağımlılıkta yatıyor. AKP, Batı emperyalizmine sırtını boylu boyunca yaslama “cüretinde” karar kıldı. Ancak bu aleni bağımlılığın derecesi Türkiye’yi kaldıramayacağı şiddette bir savaş coğrafyasına dönüştürme riskini barındırıyor.
İkincisi, AKP iktidarı kontrolsüz toplumsal patlamalar karşısında bugüne kadar sahip olduğu manevra yeteneğini yitirebilir. Yoksullaşma başlığında kurduğu sadaka/sosyal destek sistemi hızla anlam yitirdi. Emekçi halkın AKP’den kopamaması sadece alternatifsizlikten kaynaklanır hale geldi. Kitlelerin ideolojik angajmanı çözülünce geriye mafyalaşma kalıyor.
Diğer yanda “Terörsüz Türkiye” derken etnik kaos yaratma olasılığı inşa ediliyor. Etnik Türk milliyetçisi tepkilerin, gücü ve iddiası sınırlı bir muhalif partiye, İyi Parti’ye yönlenmesinin toplumsal sorunu çözebileceğinin garantisi bulunmuyor. Sarsıntı ve patlamalara açık, karmaşık bir pazarlık sürecinin henüz başındayız üstelik...
Türkiye kapitalizmi uzun zamandır bu denli kaotik bir evreye girmemişti.
Ortaklaşa dergisinin 11'inci sayısı "Kim istiyor kim itiraz ediyor? Türkiye'nin yeni düzeni" başlığıyla çıktı. Bu sayıda yeni çözüm sürecinden Yeni Parti'nin kuruluşuna, tarikatlara yönelik operasyonlardan Mekke Anlaşması'na dünyanın ve Türkiye'nin kritik gündemleri masaya yatırıldı. 106. yaşına giren Türkiye Komünist Partisi'nin dünü, bugünü ve yarını da derginin sayfalarında yerini aldı.