Çözüm süreci, TKP, komünizm, Mekke Anlaşması, ANAP, transfer, Tarlabaşı, işçi, COP31, resmi tarih
İşçi Serhat'ın hikayesi: Komünist olmak böyle bir şey
Volkan Algan
soL'a güvenin, algoritmaya müdahale edin. Tek tıkla soL Haber'i Google'da tercih edilen kaynağınız olarak belirleyin.
Serhat’la İzmir Karşıyaka’da, yeni açılan parti binasında buluştuk. Öğle vaktiydi. İşten izin almıştı. İki saatimiz var, sonra eğitim için partinin kampına gidecek.
Ayak üstü hoş beş ederken sürekli zil çalıyor. Eğitime katılacak diğer yoldaşlar da bir bir geliyorlar.
Kimi tanıdık bir sürü genç işçiyle karşılaşıyorum.
Salon giderek kalabalıklaşıyor. Yüzlerde bir heyecan... Yoldaşlarla birlikte birkaç gün geçirecek olmanın, öğrenmenin, paylaşmanın sevinci.
Birazdan hepsi bir otobüse binecek, kampa doğru yola çıkacaklar. Sonra belki yıllarca akıllarda kalacak anılar ve dostluklarla, tazelenmiş bir mücadele isteğiyle dönecekler.
“En iyisi biz arkadaki odaya geçelim Serhat.”
Tertemiz bir bina. İnsanın içi açılıyor. Özenle hazırlanmış.
“Çok güzelmiş,” diyorum, “Kullanışlı, derli toplu bir yer olmuş. Konumu da güzel.”
“Yoldaşlarla beraber boyadık.”
“Elinize sağlık.”
Bana mis gibi görünen odada, on tane kusur buluyor.
İşin ustası tabii, diyorum kendi kendime. Ama biraz da gururlan be kardeşim.
Eh haklı, insan kendi evini boyadığında en iyisi olsun ister.
“Hadi başlayalım Serhat, bir saatte bir hayat hikayesi lazım bize.”
Kapıyı kapatıp kayıt düğmesine basıyorum.
Serhat “Nasıl yapalım şimdi?” dediğinde, en azından başlangıç için aklımda döndürüp durduğum birkaç soruyu da kenara bırakıyorum.
“Sen başla hikayeni anlatmaya, kervanı yolda düzeriz” diyorum.
Baştan alıyor...
“Üç kardeşin ortancasıyım. Annem ev hanımı, babam işçi. Alevi bir aileden geliyorum. Çorum’dan Mersin’e göçmüşler bizimkiler.”
“O zaman Çorum günlerinden başlayalım.”
“Yok başlayamayız. Ben Mersin’de doğdum.”
Gülüşüyoruz. Nerelisin sorusuna yanıt veremeyenlerden o da.
“Biz çocukken babam Arabistan’a çalışmaya giderdi. Ekonomik olarak iyi değildik, ama ortalama bir işçi ailesinden de çok farklı değildi hayatımız. En azından bir mesleğim olsun diye de beni meslek lisesine gönderdiler.
Babam Arabistan’dan döndükten sonra Ataş Rafineri’de işe girdi. Bir keresinde, az daha... Patlama olmuş rafineride, neyse ki babam mesaide değildi o gün. Ölenler oldu yanlış hatırlamıyorsam.”
“Politik bir aile miydi sizinkisi?”
“Klasik CHP’liler. Che baskılı bir tişörtüm vardı; giymeyeyim diye saklardı annem. Turhan Feyizoğlu’nun Deniz Gezmiş biyografisini saklamıştı bir kere de... Herhâlde Alevilikten kaynaklanan bir korkusu da vardı.”
“Sen kendi kendine solculaştın o zaman, doğru mu?”
“Tabii tabii. Ben meslek lisesine başladığımda arkadaşlarım başka okullara gittiler. Biz de daha çocuk yaşta atölyelerde çalışmaya başladık. Bakıyorum milletin çocukları eğleniyor. Bizim eğitim sandığımız şey aslında bayağı çocuk işçilikti. Mesela okul sırası üretiyorduk. Başka çocuklar okusun diye, sanki ben çocuk değilmişim gibi... Tabii okul bu işten para kazanıyor. Burada bir haksızlık, eşitsizlik var, diye düşündüğümü hatırlıyorum.”
“Sonra...”
“Lise bitince üniversiteye Adana’ya gittim ama bitiremedim.”
“Neden?”
“E bize okulda doğru düzgün eğitim vermediler ki. Üniversitedeki atölye derslerinde başarılıydım ama teori olmuyordu. Matematiği falan kıvıramıyordum. Baktım olacak gibi değil, yarıda bıraktım. Ama bana çok şey kattı. Adana’nın emekçi mahallerinden gelen bir sürü arkadaşımız vardı. Solcularla tanıştım. Bizim okul Osmaniye’deydi. MHP’liler ağır basıyordu üniversitede. Örgütlü olmasam bile, solcularla birlikte hareket ediyordum. Adana’da solculuğum perçinlendi diyebilirim. İlk 1 Mayıs eylemine de orada katıldım.”
“Partiyle Adana’da tanışmadın mı?”
“Hayır, hayır. TKP’yi biliyordum tabii, ama partiyle tanışmam İstanbul’da oldu.”
“İstanbul nereden çıktı şimdi, Adana’daydık?”
“Daha dur abi. Adana’dan sonra Mersin, sonra İstanbul sonra tekrar Mersin, sonra tekrar İstanbul, sonra Nevşehir, sonra İstanbul’a gideyim derken bu sefer Bursa, sonra İzmir...”
“Dur, dur... Sırayla gidelim. Bu Türkler göçebelikten vazgeçemeyecekler galiba.”
Mutfağa gidip çayları tazeliyoruz. Salondaki kalabalık iyice artmış. Saate bakıyorum.
“Hızlanmamız lazım galiba...”
“Adana’da okulu bırakıp Mersin’e döndüğümde bizimkilere İstanbul’a gideceğimi, orada çalışacağımı söyledim. Adana’da beraber evde kaldığımız arkadaşımı aradım. Adı Kamber, otomotivde çalışıyordu. Sağolsun evlerinde beni altı ay ağırladılar. Ev dediğim de Esenyurt’ta üç odalı bir gecekondu. Ben hariç beş kişiler. Biz salonda üç adam yan yana yatıyoruz. Sabah herkes mutfakta ayaküstü ekmek, peynir, zeytin atıştırıp işine gidiyor. PVC kaplama yapan bir yerde çalıştım. Öyle yaşayıp gittik altı ay. Partiyle de o dönem tanıştım.”
“Hangi yıllardayız şimdi?”
“TEKEL eylemleri vardı Ankara’da. 2009.”
“Nasıl oldu peki?”
“Ben artık kendimi iyice komünist saymaya başlamıştım. Bir şeyler yapmak istiyordum. TEKEL eylemlerine katılmak, orada olmak istiyordum. Esenyurt TKP’yi aradım. Buluştuk, konuştuk arkadaşlarla. Sonra parti otobüsüyle TEKEL işçilerine destek olmaya, Ankara’ya gittik. Çok soğuktu. Tabii orayı görmek, işçilerin direnişini, partinin oradaki etkinliğini, çabasını görmek beni çok etkiledi. Dönünce de hiç beklemeden partiye üye oldum.
Hatta ilk defa Taksim’de kutlanan 2010 bir Mayıs’ında ben de oradaydım. Annemle telefonda konuşuyoruz, bana ‘fazla önlerde durma’ falan diyor. Benim Parti’nin güvenlik ekibinde olduğumdan haberi yoktu tabii. Ama İstanbul’da daha fazla kalamadım. Fabrikada patronun akrabası bir ustabaşı vardı. İyice eziyet etmeye başladı işçilere, çok çalıştırıyordu. Ben de Mersin’e döndüm.”

“Neden başka iş aramadın?”
“Zaten başkasının evinde misafirim. Bir de aklımda hâlâ üniversiteye gitmek vardı. Kendimi teknik olarak geliştirmek istiyordum. Hatta o yıl üniversite sınavına girip Antep’i kazandım ama ekonomik nedenlerle gidemedim. Sonra Mersin’de mahalleden çocukluk arkadaşım olan biriyle demirci atölyesinde çalışmaya başladım. Ne zaman... 2011 seçimlerinde Mersin’deydim tabii.
O yıl abim evlendi. Onun düğününde tabela imalatı yapan bir akrabamızla tanıştım. Beni İstanbul’a çağırdı. Gittim. Atölye Maltepe’deydi. Adam Turgut Özal’a benziyordu, tam bir pis patron tipi vardı. Bir de komünizm düşmanı herif. Nerden bileyim böyle olduğunu... Neyse ben işime bakıyorum.
Atölyede kalıyordum; bodrumda, depoda. Yanımda folyo ruloları, pencere yok. Bir kompresör vardı, onun üzerini yatak yapmıştım kendime. Nasılsa atölyedeyim diye adam sürekli beni çalıştırıyor. Mesai falan hak getire... Bir gün yine bana akşam çalışayım diye iş verdi, ben de yapmadım. Sabah tartıştık. Biliyor tabii siyasi kimliğimi. ‘Başlarım komünizmine...’ falan. Çektim gittim ben de. Sonra yine bana Mersin yolları, demirci atölyeleri göründü.
Yenice örgütü açılıyordu, onun tabelasını yapmıştık demirci arkadaşlarla. Ha bak bir gün, Adana Demirspor maçından çıktık, partiden arkadaşlar aradılar. Buluştuk. Dediler Patriot füzeleri gelecekmiş, böyleyken böyle yapacağız. Çok heyecanlandım. İşte, İskenderun Limanı’ndaki protestoyu yaptık sonra. Geçenlerde Ankara’daki NATO eylemini görünce tekrar hatırladım. Böyle zamanlarda gurur duyuyor insan.
2017’de askere gittim. Çünkü artık kalıcı bir işte çalışmak istiyordum ama askerlik engel oluyordu. Askerden sonra yine Mersin, yine demirci atölyeleri... Neyse uzatmayayım, artık Mersin’de çalışmak istemediğim için İstanbul’a gitmeye karar verdim. Yolda Bursa’daki partili arkadaşların yanına uğradım. Sonra altı buçuk yıl Bursa’da kaldım.”
“Nasıl oldu bu iş” diyorum.
“Valla ben de anlamadım. Yolda hafif rahatsızlanmıştım. Bursa’da sağolsunlar bana baktı arkadaşlar. O sırada da bir plastik enjeksiyon firmasındaki iş imkanından bahsetmişlerdi. Ben de başvuru yaptım. Böylece Bursa maceram başladı. Neredeyse on yıllık partiliydim orada işe başladığımda ama esas orada gördüm örgütlü işçi nasıl olur, bir fabrikada komünist işçi nasıl çalışır... Üç yüz işçi vardı o fabrikada. Bursa benim için çok büyük bir deneyim oldu.”
“E ne güzel... Sen de memnunsan, neden ayrıldın?”
“O da tuhaf bir olay... Biz bir otomotiv fabrikasına far tedarik eden fabrikaya far gövdesi yapıyorduk. Yani taşeronun, taşeronuyduk. Çalışmamdan memnun kalınca beni takım lideri yaptılar. Ama ben bir gün göndermem gereken ürünü bir üst fabrikaya göndermeyince, o da ana fabrikaya ürün gönderemiyor ve araç üretimi duruyor. Sonra tabii bir sürü olay. Netice ben bir şekilde tüm haklarımı alıp ayrıldım oradan ama kritik pozisyonda olan bir işçinin üretime ne kadar büyük etkide bulunabileceğini o gün gördüm. Tabii benimki bir hata nedeniyle olmuştu ama böyle kritik yerlerde partililerin olmasının ne kadar kritik olduğunu göstermiş oldu bana bu olay. Hani bazen işçi sınıfı bitti mi falan diye konuşanlar oluyor, her şey sayılardan ibaret değil.”
“Sonra İzmir...”
“Evet, sonra İzmir’e geldim. Dedim ya Mersin’e dönmek istemiyordum, İstanbul’da yaşamak da gittikçe zorlaştı. Şimdi bir fabrikada forklift operatörü olarak çalışıyorum. Fabrikanın içinde bile taşeron olarak çalışıyoruz biliyor musun? Geçen yıllarda sendika girişimi olunca önderlik edenleri işten atmışlar, üretimle ilgili her şeyi değiştirmişler. Şimdi aynı fabrikanın içinde kadrolular var, bir de bizim gibi taşeronlar var.”
“Sen anlatırken ben de tüm o yılları yeniden hatırladım. Şimdi birkaç sorum daha var müsaadenle.”
“Tabii...”
“TKP’li olmanın en iyi yanı ne sence?”
“Partili olmasaydım ben yine işçi olurdum ama karşılaştığım haksızlıklarla, zorluklarla ne yapacağımı bilemezdim. TKP’li olmak güç ve güven veriyor.”
“Ama insan her haksızlığa da ses çıkaramıyor...”
“Ses çıkarmanın da çeşitli biçimleri var bana göre. Evet, bazen elimizden bir şey gelmez ama o fabrikada örgütlenmek de bir işyeri birimi kurabilmek de ses çıkarmanın bir biçimidir bana kalırsa. Teslim olmadım demektir.”
“Bugün Türkiye’de siyaset yapmakla ilgili ne düşünüyorsun?”
“Her şey siyasetle alakalı. Bir normal hayat var, bir de siyaset var diye bir şey yok. Hayatın her alanında siyaset var. Evde, sokakta, mahallede, kahvede... Futbol maçına dair yorumumuzda bile siyaset var.”
“Şeytanın avukatlığına devam ediyorum o zaman...”
“Et bakalım...”
“Hayat zaten yorucu... Peki partili olmak, daha yorucu hale getirmiyor mu hayatı? Şöyle ayağını uzatıp dizini izlesen, arkadaşlarında buluşup eğlensen, kahvede takılsan, maç yapsan daha iyi değil mi?”
“Bu dediklerini de yapıyorum zaten... Ama bunların hepsini insanlarla birlikte yaparsın değil mi? Halı sahaya insanlarla birlikte gidersin, futbolu beraber izlersin, kahvede, tiyatroda, eğlencede hep birileri olur yanında. E tamam, komünist olmak da böyle bir şey. Üstelik tüm bunları yaparken insanlarla daha derin bağlar kurmanı sağlayan bir şey. Belki de bu dünyada sağlıklı bir psikolojiyle hayatta kalmanın tek yolu. Her taraf umutsuz, mutsuz, boşvermiş insanlarla dolu. Ben onlardan değilsem parti sayesinde...
Ben günde 6 saat forklift kullanıyorum. Taşıdığım yükler birkaç ton. Tehlikeli bir iş. Konsantrasyon istiyor. İlk işe girdiğimde palet kırıldı, saclar dağıldı, işçi bir abimiz altında kaldığı masa sayesinde ölümden döndü. Ve bunu her gün yaşıyorum. İş güvenliği yeterli değil. Uyarılarımız dikkate alınmıyor. Tüm bunların sonunda evet yoruluyorum ama günün sonunda ben komünist bir işçiyim ve beni bunalımdan, yalnızlıktan, umutsuzluktan da bu kurtarıyor.”
Ortaklaşa dergisinin 11'inci sayısı "Kim istiyor kim itiraz ediyor? Türkiye'nin yeni düzeni" başlığıyla çıktı. Bu sayıda yeni çözüm sürecinden Yeni Parti'nin kuruluşuna, tarikatlara yönelik operasyonlardan Mekke Anlaşması'na dünyanın ve Türkiye'nin kritik gündemleri masaya yatırıldı. 106. yaşına giren Türkiye Komünist Partisi'nin dünü, bugünü ve yarını da derginin sayfalarında yerini aldı.