Çözüm süreci, TKP, komünizm, Mekke Anlaşması, ANAP, transfer, Tarlabaşı, işçi, COP31, resmi tarih
Osman Korkut Kanadoğlu: Bu ortamda demokratik anayasa söylemi ironik
Mert Doğan
soL'a güvenin, algoritmaya müdahale edin. Tek tıkla soL Haber'i Google'da tercih edilen kaynağınız olarak belirleyin.
Anayasa Hukukçusu Prof. Dr. Osman Korkut Kanadoğlu ile çözüm süreciyle birlikte tartışılmaya başlanan, “Çerçeve Yasa”nın Meclis’ten geçmesiyle tartışmanın yoğunlaştığı “yeni anayasa” gündemini konuştuk.
Mert Doğan: Kamuoyunda çözüm süreci tartışmalarının başladığı günlerde eş zamanlı olarak yeni anayasa gündemi de tekrar dile getirilmeye başlanmıştı. Ağustos ayında Meclis’te kabul edilen “Çerçeve Yasa”yla çözüm sürecinin başka bir boyuta geçtiği ifade ediliyor. Bu tabloda anayasa tartışmasının nasıl etkileneceğini düşünüyorsunuz?
Osman Korkut Kanadoğlu: Bu soruya “Çerçeve Yasa” olarak ifade edilen “Millî Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun”un yasalaşma sürecine bakılarak yanıt verilebilir. Kamuoyuna da yansıdığı üzere kanun teklifi, altına imza atan milletvekillerinin dahi bilgisi olmadan hazırlandı. Yasa yapım sürecine bırakalım halkın ve sivil toplum kuruluşlarının (dernekler, sendikalar, Meclis dışındaki siyasi partiler vb.) katılımını, bizzat yasama organında yasa yapmakla yetkili vekiller dahi iştirak etmedi. Yasa yapım süreci, özellikle komisyon toplantıları hatırda tutulursa, hızla neticelendirilmeye çalışıldı. Deyim yerindeyse bir oldu bittiye getirildi. Zira kanunun eşitlik ilkesi ve yargı bağımsızlığı başta olmak üzere içerdiği sakıncalar yeterince konuşulmaksızın kabul edildiği bir süreç yaşadık. Ülkemizin uzun yıllardır gündeminde olan bir konunun şeffaflıktan ve demokratik tartışma ortamından tamamen uzak bir şekilde yapılması, sorunuzun cevabının da ipuçlarını bünyesinde barındırıyor. Olası bir Anayasa değişikliği ya da “yeni anayasa” yapımı sürecinin bundan farklı olacağına dair bir işaret gözükmemektedir.
Olası bir yeni anayasa değişikliği AKP tarafından yapılan 2010 ve 2017 değişikliklerinin ardından yapılacak üçüncü değişiklik olacak. Bu kadar sık anayasa değişikliği yapılmasının nedenini ne olarak görüyorsunuz?
1982 Anayasası, özgürlük-otorite sarkacında tarafını açıkça otorite lehine kullanmıştı. 12 Eylül darbesinin ürünü olan 1982 Anayasası, özgürlüklerin kullanımından çok sınırlandırılmasına hizmet edecek bir anlayışla inşa edilmişti. Nitekim bu sebeple günümüze kadar toplamda 19 kez değişikliğe uğradı. Bunlardan en önemlileri temel hak ve özgürlükler rejimini Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve diğer insan hakları belgeleri ile uyumlu hale getiren, 1995 ve 2001 Anayasa değişiklikleridir. Bu değişiklikler ile özgürlük lehine bir içeriğe kavuşturulmaya çalışıldı. Fakat 12 Eylül 1982 Anayasası’nın geçirdiği bu liberal evrim 2007’den itibaren gerilemiş ve önce 2010, sonra da 2017 değişiklikleriyle Anayasa garantist bir anayasa olma özelliğini kaybetmiştir.
Aslında daha 2007 yılında yapılan ve cumhurbaşkanını halkın seçmesini öngören Anayasa değişikliğiyle parlamenter demokrasinin temelindeki mantık sarsılmıştır.
Özellikle 2017 Anayasa değişiklikleriyle birlikte artık kuvvetler ayrılığı anlamını yitirmiş, yürütmenin yasamaya hâkimiyeti, kişiselleşmiş bir iktidarı ortaya çıkarmıştır.
2010 Anayasa değişiklikleri, liberal bir “yetmez ama evet” kılıfına sokulmaya çalışılarak, özgürlük lehine bir değişiklik olarak sunuldu. Halbuki temel gaye, özellikle yüksek yargı organlarındaki üye yapısının değiştirilmesiydi. Nitekim gerek 2010 gerekse 2017 Anayasa değişiklikleri ile oluşturulan Hâkimler ve Savcılar Kurulu, yargının bağımsızlığı konusunda kurumsal güvence sağlama noktasında hiçbir olumlu katkı sağlamadığı gibi yargıya olan güvenin dibe vurmasına sebep olmuştur.

Başkanlık rejiminin hayata geçirilmesi
2017 Anayasa değişikliği ise muhafazakâr-sağ çevrelerin uzun yıllardır hayalini kurduğu başkanlık rejiminin hayata geçirilmesini sağladı. Fakat öngörülen rejim, başkanlık rejiminin prototipi olan ABD’deki başkanlık rejiminden bir hayli farklı, patronlu/hiper başkanlık rejimiydi. Ayrıca 2010 ve 2017 Anayasa değişikliği çatışmacı bir anayasacılık modeli altında hayata geçirildi. Bu modelde taraflardan biri, kendi anayasal tercihlerini diğer tarafa dayatmakta ve bu tercihleri yansıtan anayasa metnini karşı tarafa kabul ettirmektedir. Oysa bir tarafın kendi anayasal tercihlerini diğer tarafa dayattığı böyle bir süreç, demokratik anayasacılık olarak nitelendirilemez. “Çerçeve Yasa”nın kabulü sürecinde sıkça yaşanan bu çatışmanın, Anayasa değişiklikleri sürecinde de ortaya çıkacağını rahatlıkla öngörebiliriz.
Bu yönüyle 1982 Anayasası’ndaki değişiklikleri birbirinden farklı bağlamlarda değerlendirmek gerekir. 2010 ve 2017 Anayasa değişiklikleri, Osmanlı-Türk anayasal gelişmelerinin temellerinden olan yasama üstünlüğü ilkesinin bir kenara bırakılması, denge ve denetim mekanizmalarından uzaklaşılması ve gücün yürütme erkinde toplanmasına hizmet etmesi sebebiyle iktidarın siyasal amaçlarına hizmet etmiştir.
Son yıllarda siyasette en sık tartışılan konulardan birisi de AYM kararlarının uygulanmaması oldu. Hal böyleyken AKP’nin, çözümün parçası olma ya da anayasayı değiştirme ehliyeti olduğunu söyleyebilir miyiz?
Anayasa’nın 153. maddesine göre “Anayasa Mahkemesi kararları Resmî Gazete’de hemen yayımlanır ve yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını, gerçek ve tüzelkişileri bağlar.” AYM kararlarına uyulmaması, anayasanın üstünlüğü ilkesinin ortadan kaldırılması anlamına gelmektedir. Üstelik Can Atalay vakasında da yaşandığı üzere AYM kararlarına uyulmaması yalnızca tek tek bireylerin temel haklarının ihlal edilmesi değil, aynı zamanda yurttaşların seçme ve seçilme hakkının da ortadan kaldırılması anlamına gelmektedir. Ülkemizde son yıllarda artan bu eğilim, anayasal düzenin önemli bir yara almasına yol açmıştır. Anayasa’yı değiştirecek çoğunluğa sahip bir Meclis, öncelikle Anayasa hükümlerinin uygulanmasını sağlamalıdır. Bu yükümlülüğün yerine getirilmeyerek Anayasa’nın dışına çıkıldığı bir gerçeklikte Anayasa’yı değiştirmekten bahsetmek abesle iştigaldir. Böylesi bir anayasal gerçeklikte en başta yapılması gereken buna ilkesel bir tutumla karşı çıkmaktır.
“Demokratikleşme”, çözüm süreci taraflarının sık başvurduğu bir söylem. Anayasanın mevcut haliyle uygulanmasına dahi tahammül edemeyen bir iktidarın “demokratik” bir anayasa hazırlamasını bekliyor musunuz? Bu çerçevede anayasada etnik kimlikler eksenli tanımlamalar yapmak yurttaşlık tanımını tahrip etmez mi?
Yeni anayasa AKP, ona eklemlenmiş MHP ve DEM Parti’nin birlikte planladıkları bir proje. Dış dinamik olarak da ABD’yi göz ardı edemeyiz. Birinci Dünya Savaşı sonrasında, Osmanlı’ya ilişkin ABD’nin ileri sürdüğü devlet tezleriyle, o dönemin azınlıklarının ileri sürdüğü talep ve tezleri birleştirdiğimizde bugünü okumak açısından önemli veriler elde edilebilir. Öte yandan anayasanın özgün işlevini, devletin kendisini antidemokratik otokrasiye karşı kanıtlaması olarak tanımlayabiliriz. Bizde ise bu işlev tam tersine dönmüştür. Karşıt bir anayasacılık işliyor. Bu karşıt anayasacılığın amacı da var olan kişisel iktidarın varlığını sürdürebilmesidir. Kişi özgürlüğü, ifade özgürlüğü, sendikal haklar ve seçme ve seçilme hakkı gibi temel hakların sürekli müdahale riski altında olduğu bir ortamda “demokratik” bir anayasa yapılacağından bahsedilmesi de ironiktir.
Anayasamızda değiştirilmez ilk dört maddenin içerisinde yer alan temel bir ilke de üniter devlet ilkesidir. Anayasanın ikinci maddesindeki “Atatürk milliyetçiliğine bağlı devlet ilkesi” ve üçüncü maddesindeki, “bölünmez bütünlük” Cumhuriyet’in kuruluş felsefesini oluşturuyor. Yani ulusal bütünlük ve ulusal egemenlik. Eğer bunun yerine yeni Osmanlıcılık, Panislamizm gibi gerici ideolojiler geçer ve tüm bunlar da etnik temelli bir yurttaşlık anlayışıyla birleştirilirse, bu Cumhuriyet’in yıkımına mal olabilir.
Anayasacılığın araçsallaştırılması
Şu anda yurttaşlarımızın gündeminde barınma, gıda sorunu, eğitim, sağlık haklarının ulaşılamaz hale gelmesi var ancak bu konular anayasa tartışmalarının konusu olmuyor. Buna dair ne düşünüyorsunuz?
Türkiye’de ana gündem ekonomik ve sosyal sorunlar. Ekonomik ve sosyal sorunları çözmekte başarılı olamayan bir iktidarın anayasa yapmaya çalışması, bu anayasanın aslında yine başarısızlıkla sonuçlanacağını bize gösteriyor. Anayasa ekonomik ve sosyal gelişmeye uyum sağladığı ölçüde uzun ömürlü olur. Halk bu kadar yakıcı ekonomik ve sosyal sorunlarla boğuşurken, bu sorunların üstünü örtecek, arka plana atacak bir yöntem olarak anayasacılığın kullanılması gerçek değil ancak seyirlik bir anayasa ortaya çıkarır. Kişisel iktidarı sürdürebilmek için anayasacılığın araçsallaştırılmasını suiistimalci anayasacılık olarak da adlandırabiliriz.
Karşılaşılan her sorunun kendi anlayışı doğrultusunda Anayasa eliyle çözülmesini bekleyen otoriter bir yaklaşımın, toplumsal, siyasal ve kamusal yaşamımızda daha büyük sıkıntı ve tıkanıklıklar yaratmış olduğunu unutmamamızda da sayısız yarar bulunmaktadır.
Ortaklaşa dergisinin 11'inci sayısı "Kim istiyor kim itiraz ediyor? Türkiye'nin yeni düzeni" başlığıyla çıktı. Bu sayıda yeni çözüm sürecinden Yeni Parti'nin kuruluşuna, tarikatlara yönelik operasyonlardan Mekke Anlaşması'na dünyanın ve Türkiye'nin kritik gündemleri masaya yatırıldı. 106. yaşına giren Türkiye Komünist Partisi'nin dünü, bugünü ve yarını da derginin sayfalarında yerini aldı.