Ana içeriğe atla
0%

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Ortaklaşa
yeni_osmanli

Çözüm süreci, TKP, komünizm, Mekke Anlaşması, ANAP, transfer, Tarlabaşı, işçi, COP31, resmi tarih 

COP31 ve karbon emperyalizmi

Önder Algedik

Yayın Tarihi: 10.09.2026 , 11:04 "0 dakikalık okuma süresi"
İklim zirveleri fosil yakıt lobilerine ev sahipliği konusunda artık rekorlar kırıyor. Kararlar bilimsellikten uzaklaşıyor. Zaten bu işin başına şehircilik politikalarının başındaki bakanın getirilmesi ve ülke çöplüğe dönmüşken bunu propaganda ile “sıfırlamaya” yeltenen “sıfır atık” işinin öne sürülmesi oldukça net bir resim.

9 Kasım’da Antalya’da 31. Taraflar Konferansı COP31 başlayacak. Devlet başkanları, bakanlar, uzmanlar, lobiciler toplanacak, taahhüt metinleri, basın toplantıları, fotoğraflar 2 hafta boyunca gündemimiz olacak. COP31 böyle anlatılacak. Ama bu toplantıya damgasını vuran asıl çerçeve olan karbon emperyalizmi ve Türkiye’nin rolü konuşulmayacak.

Zirvenin birkaç sorunu var. Birincisi iklim meselesi bilim dünyasının mücadelesi sonucunda gündem ama devletler içini boşaltmak için çalışıyor. İkincisi bu mesele sadece bir “yakıt meselesi” değil, “üretim ilişkileri meselesi” ama bu tartışma pek yok. Her gün önümüzden geçen beton mikseri, iklimin değişmesini kalıcı sağlamanın en büyük aracı ve böyle günlük bir kare bile konu değil. Üçüncüsü ise bu zirve iklimi değiştirme politikaları için bir adım, durdurmak için pek değil. ABD’nin Venezuela saldırısı, ardından Paris Anlaşması’ndan çıkması ve ertesi ay da İran’a saldırması kadar somut bir politika olabilir mi? Peki böylesi bir resimde ABD ile yeni LNG anlaşmaları yapmış olanve iklimi değiştirme konusunda önde gelen Türkiye’nin zirvenin ev sahibi olması kötü bir tesadüf mü? 

Bu üç noktayı mesele yapansa güçlü, eleştirel ve devrimci bir itirazın neredeyse yok olması.

Kopuk halka: İklim krizi ve karbon emperyalizmi

İklim krizi tartışmalarında sürekli bir sessizlik var: Güç ilişkileri. Karbonu kim üretiyor, kim tüketiyor, kim kâr ediyor? Asıl soru sorulmuyor: Karbon salımını artıran ekonomik düzen kimin çıkarına işliyor?

Karbon emperyalizmi denince akla salt fosil yakıt şirketleri geliyor. Oysa mesele çok daha geniş. Petrol tüketimini arttıran her sermaye birikim modeli bu tablonun parçası. Türkiye’de büyük şehirlerin çeperinde büyüyen çimento fabrikalarının sahipleri, inşaat holdingleri, karayolu ağırlıklı lojistik şirketleri, otomobil bayileri, akaryakıt istasyonları fosil yakıt tekelleşmesinin yereldeki dişlileri. Ayrıca salt yakılan yakıtla değil, yaktıran altyapı ile de iklim mesele haline gelir. En basitinden daha fazla petrol, gaz ve kömür yakmamızı sağlayan dökülen o beton, sadece bir defa değil, beş defa iklimi değiştirir ve ömrü boyunca bunu yapar. Yani iklim değişikliği bir sonuç ise bunun altyapısı için de beton da vardır. Yani mesele salt kömür, petrol ve gaz değil; asfalt ve beton gibi fosil altyapı da meseledir. 

Karbon salımı söz konusu olduğunda olağan şüphelilerden biri de demir-çelik sektörü. Ülkenin ihtiyaçlarını dikkate almadan bir avuç patronun çıkarları doğrultusunda yapılandırılan, inşaat demiri ihracatına dayalı yapı yine yüksek karbon emisyonu ve enerji ithalatını körükleyen yapıyı destekliyor.

Peki bu karbon emperyalizmi derken bunun betonla bir ilişkisini kurabilir miyiz? Hemen bakalım, Türkiye’de betonun hammaddesi olan çimento fabrikaları kimin, bütünüyle “yerli ve milli” mi?  Ait oldukları ülkelerin bayrakları ile ortak oldukları fabrikaları haritada işaretlediğimizde ülkenin Almanya, Fransa, İtalya, Tayvan ve hatta Brezilya gibi ülkelerin çimento şirketleri tarafından işgal edildiği hissine kapılacağız. İşte karbon emperyalizmi tam da budur, işgal etmez. O sermaye, “kentsel dönüşüm” adı altında rantı yüksek binaları yıkar ve bunun imar kararları ile yıkım izinleri o belediyede alınırken bu yıkımın kurşunu olan çimentoyu sağlar.

Üretim ilişkileri ile iklim meselesini birleştirmek aslında bize hem resmi anlama fırsatı veriyor hem de karşı çıkmak için pek çok olanağın olduğunu gösteriyor. Venezuela’ya ve İran’a saldırı, jeopolitik bir meselenin ötesinde bir durum ve dahası COP31 ev sahipliğine soyunan Türkiye’nin ABD ile LNG anlaşmalarını hazır etmesi de bir tesadüf değil.

Çimento sektörü, Türkiye'de imalat sanayi karbon salımının yarısından sorumlu. Toplam üretimin yüzde 30'una yaklaşan ihracat düzeyi bu oranda önemli belirleyenlerden biri. Heidelberg başta olmak üzere hem yabancı hem de yerli sermayenin ihracat iştahı, onlara gelir olarak dönerken ülkeye enerji ithalatı bağımlılığı ve yüksek karbon emisyonu maliyeti olarak yansıyor.

COP31: Kimin zirvesi?

COP31’in ev sahibi Türkiye. Ancak bu sefer özel bir durum oldu ve “mekânın sahibi” Türkiye iken müzakerelerin sahibi ise Avustralya oldu. Böylece Türkiye zirveden ne sonuç çıkarsa çıksın -ki bu Avustralya’nın işi- elde edilecek otel geliri ve yapılacak ihaleler ciddi bir sermaye transferi sağlayacak.

Avustralya dünyanın en büyük fosil yakıt ihracatçılarından biri. Tüketim için bir birim üretiyorsa, ihracat için de üç birim üretiyor. Yani Avustralya tam bir “iklim değişikliğini ihraç eden” ülke. Türkiye’de yakıt ithalatından yabancılaşmakta olan çimento şirketlerine varan sermaye ithalatı ile tam bir “iklim değişikliği ithalatçısı” diyebileceğimiz bir ülke. İşte bu zirve tam bir iklim değiştirme politikalarını ihraç ve ithal eden iki ülkenin işbirliği. Dahası var; kimse söylemiyor ama Avustralya Türkiye’nin son yıllarda en fazla kömür ithal ettiği beş ülkeden biri.

Türkiye ise büyük bir iklim değiştirme politikası ithalatçısı. Fosil yakıta bağımlılık yeni LNG anlaşmaları ve petrol arama sözleşmeleriyle sürüyor. Son beş yılda 4,3 milyon otomobil trafiğe girdi; 3,6 milyon kişi parası yetmediği için motosiklet aldı. Demiryoluna sıfır destek, otoyola müşteri garantisi. Türkiye hem bu bağımlılığın içinde hem de sonuçlarını yaşayan tarafta: su kıtlığı, kentsel ısı adaları, seller.

Karbon emperyalizmi burada buluşuyor

Bugün fosil yakıt üstüne kurulu sömürü düzeni öyle soyut ve “çevreci” bir mesele değil. Kentsel dönüşüm ve otomobil merkezli ulaşım bunun günlük örneği.  

İstanbul “Karbon Nötr 2050” hedefini ilan etti ama o esnada otomobil sayısında ve beton metrekaresinde artış rekorları kırıyordu. Ankara ise Türkiye’nin asfalt ve beton belediyeciliği başkenti gibi. Kişi başına düşen yeni inşaat ve yeni otomobilde ülkede lider. Yık yap ekonomisi öyle bir hal almış durumda ki Anıtkabir’e komşu sayılabilecek konservatuvar 2021’de yıkılarak yerine Diyanet Akademisi yapılmaya çalışıldı. 50 bin metrekarelik beton bu yapı tam bir iklimi değiştirme politikası örneği ve bu karar belediye meclisinden geçerken laikliği savunan parti de kabul oyu verdi. 

Diğer bir boyut ise asfalt. Son yıllarda Türkiye’de dökülen asfalt, pahalı ve kullanışsız hale getirilen toplu taşıma, yürünemeyen kaldırımlar ve bisiklet kullanmayı engelleyen trafik ile hayatımız inanılmaz derecede pahalı hale geliyor. Bugün başkentte 2 kişiye bir karayolu taşıtı düşüyor ve büyükşehir belediyesi daha çok otomobil yola çıkabilsin diye 2026’da 26,7 milyar TL’yi yola gömüyor. Bu kadar parayla ve 70’lerdeki belediyecilik mantığı ile ücretsiz toplu taşımaya geçerdik.

Yani iklim meselesi bileşenleri ile her türlü sorunu kesen bir mesele ve onun ileri karakolu kimi zaman belediyeler…

İklim değişikliği değil değiştirme!

İklim zirveleri fosil yakıt lobilerine ev sahipliği konusunda artık rekorlar kırıyor. Zirve kararları bilimsellikten uzaklaşıyor. Zaten Türkiye’nin bu işin başına şehircilik politikalarının başındaki bakanı getirmesi ve ana gündem olarak ülke çöplük olmuşken propaganda ile bunu sıfırlayan “sıfır atık” işinin öne sürülmesi oldukça net bir resim.

Burada devrimci bir ifşanın, doğanın ve toplumun çıkarını savunan ve meseleyi siyasi olarak değil, bilimsel sorgulama açısından bakan bir akla çok ihtiyaç var. COP31 tam bir fuar olacak ama bu hali ile devrimci itirazlara çok açık hale gelecek. Bu boşluk iki defa hissedildi. Birincisi Türkiye’nin iklimini değiştirmekten, doğa tahribatından sorumlu şirketler çevre, eğitim ve sağlık kuruluşları ile beraber “iklim için filantropi” adı altında akıl almaz bir işbirliği kurdular. Buna tek bir itiraz1 geldi. İkincisi ise COP31’in milyar doları aşan maliyetinin halka ödetilecek olması. Zirve sekreteryası ile yapılan bu anlaşma sadece 5 red oyu ile TBMM’den 30 Temmuz gecesi geçti.

Karbon emperyalizmi iklim değişikliği tartışılması değil, “iklimi değiştirme politikası” üstüne yapılan üretim ilişkileri tartışması ve bunun üst yapısında yer alan anlam ve fiziki savaş gibi boyutlara sahip. Bu anlamıyla COP31’de karbon emperyalizmini göstermek bir fırsattan öte, bir sorumluluk. Mesele sadece sisteme itiraz değil, devrimci alternatifini de koymak. Ücretsiz toplu taşıma nasıl ulaşım kaynaklı bir çözümü anında üretecekse, her meydana bir çeşme de paket su kaynaklı kirlilik ve petrol tüketimini düzeltir. Bu örnekler çok ama asıl mesele sistem eleştirisine sentez bir cevapla bu adımları talep etmek. 

  • 1

    Çağrı: İklimi Değiştirenler Kendini Aklayamaz, www.350ankara.org

yeni_osmanli
Ortaklaşa

Ortaklaşa dergisinin 11'inci sayısı "Kim istiyor kim itiraz ediyor? Türkiye'nin yeni düzeni" başlığıyla çıktı. Bu sayıda yeni çözüm sürecinden Yeni Parti'nin kuruluşuna, tarikatlara yönelik operasyonlardan Mekke Anlaşması'na dünyanın ve Türkiye'nin kritik gündemleri masaya yatırıldı. 106. yaşına giren Türkiye Komünist Partisi'nin dünü, bugünü ve yarını da derginin sayfalarında yerini aldı.