Çözüm süreci, TKP, komünizm, Mekke Anlaşması, ANAP, transfer, Tarlabaşı, işçi, COP31, resmi tarih
İsrail’in uzanan kolları: Yeni etki alanları
Çizim: Gaye Denizci
Murat Akad
soL'a güvenin, algoritmaya müdahale edin. Tek tıkla soL Haber'i Google'da tercih edilen kaynağınız olarak belirleyin.
İsrail emperyalist sistem içinde hep önemli bir yere sahip oldu. 1917’de Britanya hükümetinin, o dönemde Osmanlı toprağı olan Filistin’de “Yahudi halkı için bir memleket” kurulmasına Balfour Deklarasyonu ile verdiği destek, 1948’de kurulacak olan İsrail’e emperyalizmin yaklaşımının ilk resmi göstergesi niteliğindeydi. O günden bugüne İsrail emperyalizm için elverişli bir araç işlevi görürken, bu sistem içinde sağlam bir konum elde etti.
7 Ekim 2023’te başlayan El Aksa Tufanı operasyonundan bu yana İsrail’in emperyalist sistem içindeki konumunun, kendi sınırlarını zorlamaya başladığını görüyoruz. Yakın zamana kadar emperyalizmin “ileri karakolu” statüsünde, Ortadoğu’da hatırı sayılır bir nüfuz alanına sahip olan devlet, artık kollarını bu bölgenin dışına daha rahat uzatabiliyor.
Emperyalizmin krizinin etkisi
Emperyalizmin 2008’de başlayan hegemonya krizi, ABD’nin sistemin tepesindeki belirleyici rolünde ciddi bir aşınmaya neden oldu. Bunun etkisiyle, çeşitli ülkeler sistemde kendilerine daha geniş bir alan açma, görece özerk hareket etme olanağı yakaladı. Türkiye’nin de dahil olduğu bir dizi ülkenin yanında, İsrail de bu fırsattan yararlandı.
Öncelikle Ortadoğu’daki etkisini artırırken, elbette her zaman olduğu gibi ABD’den büyük destek aldı. İbrahim Anlaşmaları ile bir dizi ülkeyle ilişkisini somut olarak geliştirdi ve bunların emperyalist sisteme daha fazla tabi olmasında rol oynadı.
Filistin direnişinin El Aksa Tufanı hamlesiyle başlayan dönem, İsrail siyaseti açısından yeni bir sayfanın açılması anlamına geldi. 7 Ekim 2023’ü izleyen dönemde “İsrail’le dayanışma” olgusu, emperyalist siyasetin dayanak noktalarından birini oluşturdu. Bu siyasi çerçevede zaten önemli bir yeri olan İsrail, bu dönemde daha merkezi, daha belirleyici ve etkin bir konuma yerleşti. Daha fazla “oyun kuran” bir konum elde etti. Bu döneme kadar Filistin direnişinin meşruiyetine, Filistin devletinin şu ya da bu şekilde kurulmasına kapı aralayan, bunu bir tür koz olarak kullanan emperyalizm, İsrail’in siyasetini zemin alır hale geldi.

İsrail'in ABD siyasetindeki etkisi
İsrail’in ABD’nin iç siyasetindeki rolü çok tartışılan bir konu ve daha çok lobicilik üzerinden ele alınıyor. Lobicilik kapitalist siyasetin diline yerleşmiş bir kavram ama siyasetin dinamiklerini ve sınıfsal özünü sergilemek açısından son derece yetersiz, hatta bu gerçeği çarpıtıyor. Sanki Türkiye ABD’de daha yoğun bir lobilicik faaliyeti yürütse, eskiden çok popüler olan bir deyişle “ülkemizi daha iyi tanıtsak”, öne geçilebilirmiş gibi bir algı yaratılıyor. Oysa siyaset böyle işlemiyor.
ABD siyasetinde İsrail bağlantılı sermaye kesimlerinin belli bir ağırlığı var. Ama son kertede belirleyici olan bu ağırlık değil, ABD’nin kendi iç sınıfsal dinamikleri. ABD’nin İsrail’in dış politikasından dünya çapında daha fazla yararlanma çabası ile İsrail’in dünyanın çeşitli bölgelerinde siyasi ağırlığını artırma eğilimi birbirini besleyen iki olgu.
Latin Amerika'daki ağırlığı artıyor
İsrail’in uluslararası etkisinin son yıllarda en belirgin şekilde arttığı bölge Latin Amerika. Trajik bir örnekten, Venezuela’dan başlayalım. Hugo Chávez’in önderliğinde devrimci bir süreç yaşayan bu ülkede, onun ardından devlet başkanı olan Nicolás Maduro, devrimci çizgiden uzaklaşsa da emperyalizme karşı bir çıban başı olma niteliğini sürdürmüştü.
3 Ocak’ta ABD’nin bir baskınla Maduro’yu kaçırmasının ardından işbaşına gelen Delcy Rodríguez başkanlığındaki yönetim, tarihi bir ihanete imza atarak emperyalizm cephesinde kararlı bir şekilde konumlandı. ABD ile ilişkileri hızla derinleştirmesinin ardından kısa bir süre sonra sıra İsrail’e geldi.
2009 yılında İsrail’in Gazze’ye yönelik saldırısı nedeniyle Chávez yönetimi bu ülkeyle diplomatik ilişkiyi kesmişti. Maduro da bu konuda geri adım atmamıştı. Yeni yönetimin aradığı fırsat, binlerce insanın ölümüne neden olan şiddetli depremlerle geldi. Uluslararası yardımlar üzerinden İsrail’le ilişkiler hızla gelişti. Kısa sürede stratejik bir noktaya evrilen ilişki, Venezuela’ya teknoloji ve silah transferini beraberinde getirecek.
Bu ülkenin komşusu Kolombiya’da da benzer özellikler taşıyan bir süreç yaşanıyor. 7 Ağustos’ta görevi devreden Gustavo Petro’nun döneminde Gazze’ye saldırması nedeniyle İsrail’le diplomatik ilişkiler kesilmişti. Ayrıca bu ülkeden silah alımı durdurulmuş, ticaretin de durdurulması için önemli adımlar atılmıştı.
Son seçimleri kazanan sağcı Abelardo de la Espriella, işbaşına geldiği gün İsrail’le diplomatik ilişkileri yeniden tesis etti. Aynı gün bir adım daha atarak, bugüne kadar yalnızca birkaç ülkenin yaptığı şekilde büyükelçiliği Tel-Aviv’den Kudüs’e taşıma kararı aldı. Birkaç gün sonra da İsrail’in yılllardır işgal altında tuttuğu Golan Tepeleri’nin ilhak kararını tanıdı. Kolombiya böylece ABD’den sonra bunu yapan ilk ülke oldu. Petro hükümetinin diğer kararlarını da tek tek geri almaya başladı.
Buradaki deprem de İsrail’le ilişkiler açısından bir gösterge oldu. Büyük yıkıma rağmen hükümet yalnızca 4 ülkeden kurtarma ekiplerinin ülkeye girişine izin verdi: ABD, İsrail ve yine sağcı iktidarlara sahip olan Ekvador ve El Salvador.
De la Espriella, adaylığı belirginleşirken 2025’te Arjantin’de İsrail Dışişleri Bakanı Gideon Sa’ar ile görüşmüş ve İsrail’den destek almaya başlamıştı. İsrail medyası bu görüşme ile birlikte kendisini güçlü bir İsrail yanlısı aday olarak tanıttı ve sahiplendi. O da seçim kampanyası boyunca İsrail’le ilişkileri derinleştireceğini belirtip, iç güvenlikte dahi bu ülkenin müdahil olacağı mesajını verdi.
Kolombiya’ya dikkatli bakıldığında güçlü bir ağla karşılaşıyoruz. Bu ülkedeki İsrail diplomatik misyonu, Kolombiyalı Yahudi çevreler, Hıristiyan siyonist/evanjelik çevreler ve uluslararası sağcı siyasi çevreler, İsrail’in de la Espriella’ya desteğini şekillendirdi.
Latin Amerika ülkelerinde 1990’lı yıllarda güçlenen sol rüzgârlar çeşitli sol iktidarların ortaya çıkmasını sağlamış ve emperyalizmin bölgedeki çıkarlarını zorlayan bir uluslararası ortam oluşmuştu. ABD’nin buna yönelik müdahalesi bir iki klasik darbeyi içerse de daha sistemli biçimde işledi. İktidar değişiklikleri, yukarıda tanımlanan örnekte olduğu gibi güçlü ağlar oluşturularak sağlandı. Sol iktidarların ufkunun, az sayıdaki örnek hariç sosyal demokrasi ile sınırlı olması da bunun için önemli bir zemin yarattı. Bugün kıtada sol iktidarların sayısı çok azalmış durumda.
Nisan 2026’da Netanyahu ve Arjantin Devlet Başkanı Milei, İsrail’in Batı yarıküresindeki “Yahudi-Hıristiyan geleneği”ne sahip ülkelerle birlik oluşturmasını sağlamayı amaçlayan “Isaac Anlaşmaları”nı ilan etti. İsrail Müttefikleri Vakfı (IAF) gibi oluşumlar da kıtadaki faaliyetlerini yoğunlaştırdı. Amaç, emperyalizmin çıkarları doğrultusunda hareket eden iktidarları ortaya çıkarmak ve bunları sağlamlaştırmak. İsrail de bu süreçte son derece merkezi bir rol oynuyor.
Brezilya'da da benzer süreç
Brezilya’daki örnek daha da somut bağlantılar içeriyor. Bir önceki devlet başkanı olan ve halen hapiste bulunan faşist Jair Bolsonaro’nun ailesi ülke siyasetinde bir çete oluşturmuş durumda. Oğul Eduardo Bolsonaro ülkedeki faşist çevreler, evanjelik Hıristiyan/siyonist çevreler, Trump/MAGA ağı ve İsrail hükümeti arasında bir köprü işlevi görüyor. Eduardo yıllardır bunun için çaba harcıyor ve kendisini “İsrail yanlısı” olarak tanımlamak biraz basit kaçacak, zira adeta İsrailli gibi çalışıyor. Bu ilişkiler, diğer oğul Flavio’nun bu yıl yapılacak olan başkanlık seçim kampanyasını güçlendiriyor. Ocak 2026’da iki kardeş İsrail’de Netanyahu başta olmak üzere çeşitli yetkililerle görüştü. Bu görüşmeler daha sonra tekrarlandı.
Hatta İsrail ziyaretinde Avrupa’da öne çıkan faşist hareketlerin temsilcileriyle de bir araya geldiler. Bu da İsrail’in dünyanın çeşitli ülkelerindeki iç siyasi dinamiklere müdahalesini gösteren bir başka olgu.
Yukarıda adı geçen ülkelere Arjantin, Bolivya, El Salvador, Ekvador, Guatemala, Honduras, Şili ve Paraguay’ı eklemek mümkün. Elbette ilişkiler farklı ülkelerde farklı yapılara ve güç düzeylerine sahip.
Nereden çıktı bu evanjelik Siyonistler?
Her iki örnekte de karşımıza evanjelik Hıristiyan/siyonistler çıkıyor. Hıristiyanlığın çok gerici bir akımı olan evanjelizm Latin Amerika ülkelerinde epeyce güçlü. İsrail siyasetiyle bağlarının güçlü olması da çok eskiye dayanıyor. Zira siyonizmin fikir babaları evanjelikler. Siyonizm daha sonra Yahudilerin bir kesimi tarafından benimseniyor ve emperyalizmin bir aracı haline geliyor.
ABD başta olmak üzere İsrail politikalarının desteklenmesinde evanjelikler büyük pay sahibi. Halen ABD’nin İsrail’deki büyükelçisi olan Mike Huckabee önemli bir örnek. Gözü dönmüş biçimde siyonizmi destekleyen bu evanjelik, İsrail’in vaat edilmiş toprakları ele geçirmesi için her türlü soykırımı meşru görüyor.
Bu yazılanlardan İsrail’in başka ülkelerin iç dinamiklerine müdahale ederken belirleyici olduğu, sağ siyasetleri kontrol ettiği gibi olduğu anlamlar çıkmamalı. Ama giderek ağırlığının arttığını ve uluslararası ilişkilerin giderek kurumsallaştığını söylemeliyiz.
Sermaye akışı
Sol iktidarlardan uzak durmak isteyen geleneksel büyük sermaye, İsrail’in bölgedeki müdahalelerini memnuniyetle karşılıyor ve bu ülkenin bölgedeki ekonomik varlığı da giderek genişliyor. Ancak bu genişleme, siyasi yakınlaşmaya paralel olarak özellikle güvenlik, teknoloji, tarım, su ve stratejik altyapı gibi sektörlerde yoğunlaşıyor.
En çarpıcı örnek Brezilya; ki bu ülkedeki iktidar İsrail yanlısı değil. İsrail’in buradaki büyükelçiliğinin açıklamasına göre Brezilya’da faaliyet gösteren İsrail şirketlerinin sayısı 20 yıl önce 5 iken, bugün 300 civarında. Bu şirketler tarım teknolojisi, bilgi teknolojileri, güvenlik, tıbbi malzemeler, havacılık ve uzay ile enerji sektörlerinde yoğunlaşmış durumda.
Yine de artışa rağmen, İsrail’in bölgedeki ekonomik etkisinin ABD, Avrupa, Kanada ve Çin’e göre çok düşük olduğunu not edelim. Burada temel amaç, Isaac Anlaşmaları’nda da belirtildiği gibi, Batı karakterli bir alternatif geliştirerek Çin’in nüfuzunu azaltmak. İsrail giderek Batı ittifakının Latin Amerika’daki teknoloji/güvenlik öncüsü haline geliyor. İsrail’in ticaret teknoloji ve güvenlik alanlarındaki varlığı kurumsallaşıyor.
Bu süreç bu bölge ile sınırlı değil, benzer gelişmeler özellikle Afrika ve Orta Asya’da da yaşanıyor.
Fas, İsrail’in Afrika kıtasındaki siyasi ve ekonomik merkez üssüne dönüşme sürecinde. İspanya’ya ait Septe eksklavında Temmuz ayında yaşanan göç hadisesi, emperyalizmin ve özellikle İsrail’in Avrupa ülkelerine yönelik bir siyasi müdahalesi olarak okunmalı. Orta Asya’yı ise elinizdeki sayının bir başka yazısında ele aldık.
Emperyalizmin iç çelişkilerinin tükenmesi olanaksız. İsrail bu çelişkilerden yararlanarak kendisine alan açmaya çalışırken, ABD de kendisine sınırlarını gerektiği ölçüde hatırlatma alışkanlığından vazgeçmiyor. Öte yandan, bu sınırların genişlemesine de açık kapı bırakıyor. İsrail, varlığını ancak savaş ortamında sürdürmesi mümkün olan bir devlet olduğundan, bölgemiz ve dünyamız daha tehlikeli hale geliyor.
Ortaklaşa dergisinin 11'inci sayısı "Kim istiyor kim itiraz ediyor? Türkiye'nin yeni düzeni" başlığıyla çıktı. Bu sayıda yeni çözüm sürecinden Yeni Parti'nin kuruluşuna, tarikatlara yönelik operasyonlardan Mekke Anlaşması'na dünyanın ve Türkiye'nin kritik gündemleri masaya yatırıldı. 106. yaşına giren Türkiye Komünist Partisi'nin dünü, bugünü ve yarını da derginin sayfalarında yerini aldı.