Çözüm süreci, TKP, komünizm, Mekke Anlaşması, ANAP, transfer, Tarlabaşı, işçi, COP31, resmi tarih
'Sol'dan sosyal demokrasiye...
Oğuz Kavala
soL'a güvenin, algoritmaya müdahale edin. Tek tıkla soL Haber'i Google'da tercih edilen kaynağınız olarak belirleyin.
Yakın zamanda Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin gündemine getirilen ve milletin vekillerinin heyecanla “evet” oyu verdiği “Çerçeve Yasa” tasarısı Türkiye’yi önemli bir dönemece sokuyor. Malum Cumhuriyet eskiyor, Yeni Osmanlıcılık parlıyor birilerine göre. Cumhuriyet’in değerlerinin bir kez daha dümdüz edilmesi kimsenin gücüne gitmiyor.
“Yeni” demişken çağrışım yaptı. Yeni Parti kuruluşu ilan edildikten sonra çok da geçmeden Özgür Özel’in abdest alırken poz vermesi geldi aklıma. Çıkılan bu yeni yolda dinsel referanslara ihtiyaç duyulacak belli ki. Üzerine de AKP’nin “Çerçeve Yasa”sına evet oyu geldi. Sadece Özel’den değil, meclisteki “sosyalist partiler” de kendini destekleyenlerin uyarılarına bile aldırmadan, gözlerini kulaklarını kapatarak uyum içinde evet oyunu bastılar.
Herhalde konuyla ilgili bir açıklama gelir diye düşünürken mecliste olmayan başka bir sol partinin MYK üyesi yardıma koştu. Kimsenin aptal olmadığını bir bir anlattı. Bu yapılanın ne olduğunu biliyorlardı. Burada bir başkanlık rejimini kalıcı kılma, yeni anayasa değişikliğini gündeme getirme, efendime söyleyeyim, Kürtleri rejimin içine çekme amacı olduğunu biliyorlardı. Bunları bilerek ve bunları unutmadan, ve bunlar konusunda hassasiyetlerini kaybetmeden, çatışmasızlık ikliminden de faydalanarak iktidarın oyunu bozulacaktı. Şaka yapmıyorum; Yeni Parti ve sosyalist partiler AKP’nin oyununu bozacaktı. Cumhuriyet’e, laikliğe, ülkenin değerlerine, insanlarına, geleceğine büyük bir saldırı anlamına gelen bu yasaya desteğin nedeni bu sözlerle açıklandı bir TV kanalında. Herhalde “tek adam rejimine karşı” farklı bir birliktelik anlamına geliyor bu yaklaşım da.
'Yeni bir yol açıyorlar'
Heyecanları yeni değil. Özgür Özel’in iktidarın butlan saldırısı karşısındaki performansı da solun bazı kesimlerini oldukça etkilemişti.
Öyle ki bu performansı kendileri için bir iktidar olasılığı olarak gördükleri bile söylenebilir.
Öncelikle geçtiğimiz dönemde politika hedeflerini ülkenin devrimci muhalefeti olmak üzerine kuranların kendi ağızlarından söylersek:
“Saray rejimine son vermek ilk adım, ancak AKP gittikten sonra benzer bir düzenin yeniden kurulmaması, emekçilerin haklarının gasp edilmemesi için Meclis’te güçlü bir sol, sosyalist ve devrimci muhalefet odağının bulunması zorunludur.”
Ya da:
“AKP iktidarına direnen kadınların, gençlerin, işçilerin, emekçilerin siyasetin öznesi ve ülkenin kurucu gücü olacağı devrimci bir siyaseti, devrimci bir muhalefeti sokak sokak, meydan meydan yaratacağız” diye politika yapanların, her fırsatta “iktidar, iktidar” diye slogan atan eski CHP yeni Yeni Parti kitlesi ile yan yana gelmek istemelerinin kendi başına eleştirilecek bir yanı yok.
“Sol”a genel eleştirimiz “iktidar perspektifi yokluğu” olduğu için bundan sadece sevinç duyabiliriz. Ha bu arada söz konusu iktidarın vasfı konusuna aşağıda döneceğiz. Şimdilik her durumda iktidar hayali, muhalefet hedefinden iyidir deyip geçelim.
Konuyu 19 Mart operasyonları sonrası “seçme ve seçilme hakkının gaspına karşı” sokağa çıkanların haklı tepkisinden çıkarıp, düzenin sorgulanmadığı bir dünyada Özel’in kahramanlaştırıldığı bu hikâyede bir karakter olarak yer bulma olasılığı heyecan vericiydi birileri için. Özel’in düzenlediği mitingler yeni bir iktidar yürüyüşünün “başlangıcı” olabilirdi yine birileri için.
Bayrağını kapıp gelmekten ibaret olmamalıydı bu destek. Sadece alanda olmak değil masada yer almak isteklerini defalarca dillendiren Sol Parti en sonunda yanında, Yeni Parti’de eski partideki rolün aynısını oynamaya devam edeceklerini gösteren “CHP solcularını” bulmakta gecikmedi.

'Yan yana'
“Birleşik bir mücadele hareketi ile yeni bir direnme gücünün oluşturulması ülkenin her yerinde açlığa karşı yükselen çığlıklar, meydanlardan sokaklara süren direnişler, yeni bir gelecek için yılmadan yürüyenlerin çağrısıdır!
Bu çağrıyı örgütlemek üzere sorumluluk alıyor, bu ihtiyacı duyan herkesle birlikte bir yola çıkıyoruz!”
Çağrı herkeseydi. Ama yanıt yukarıda işaret ettiğimiz kesimden geldi. Yani en azından öyle göründü. Üstelik yeni...
"Sol”umuz derken tek bir partiyi kastetmiyoruz. Yukarıda da hem Sol Parti’den hem TİP’ten alıntı kullandım. Bunlara zaman zaman EMEP de katılıyor, daha eleştirel bir tonda. Son birkaç aydır yapılan panel, söyleşi ya da çağrılara dikkatli bakıldığında hep “yeni bir yol” aranıyor “yan yana” gelmek için. Haksızlık yapıyorsunuz denilebilir. O panellerde işçi sınıfından da bahsediliyor, yeni bir düzen kurmaktan da bahsediliyor. Doğrudur. Ama âyinesi iştir kişinin, lafa bakılmaz. Bu ülkede ne yaptığınızın filtresi Türkiye’deki eşitlik ve özgürlük mücadelesine, o aydınlık geleceğe ne kadar hizmet ettiğinizdir.
Mesele nedir?
Kendisini sosyalist olarak görüp başkalarını eleştirirken mangalda kül bırakmayanlardan söz ediyoruz. Bu çerçevede meselenin özü bellidir. Mesele düzendir. Ne güzel. Peki bu düzen nedir? Tek adam düzeni mi? İşte konumuz budur.
Mesele kapitalist sömürü düzenidir. Sosyal demokratlaşma dediğimiz budur. Komünistler kapitalist düzeni değiştirmek için mücadele ederler sosyal demokratlar tek adamlara karşı demokrasi için. Ha bu önceliktir sonra sıra sosyalizme de gelecektir. Ama o güne kadar müteahhitlerle birlikte demokratik kapitalizm için yan yana mücadele edilebilir mi? Meselemiz budur.
Diyelim ki yan yana gelindi ve Yeni Parti kapılarını, yani listelerini, “sol”umuza açtı. Gerçekten bu karanlık bir nebze olsun açılacak mı? Çağrıda tarikatlar geçmiyor ama laiklik kazanımı var. Peki geçmiş deneyimler bu aralanan kapı hakkında bize ne diyor?
Son seçimde, tarihinde ilk defa bir büyük işçi havzasının adaylığını “sol”umuza bıraktı Özel. Yan yana gelmek güzeldi. O yan yana geliş Kadıköy’de ve Defne’de sağlanamadı. Olsundu. Yabancıya değil solumuzun yan yana gelme önceliği olan CHP’ye gidecekti. Zaten depremin ağır sonuçlarının altında ezilen halkımız uzun bir süre daha muhatap bile alınmayacaktı. Olsundu. Şimdi bu önemli ittifak “sol”umuz eliyle ülkemizi biraz olsun aydınlatmış oldu mu? Mesela aynı seçimde aynı Özel’in Süleymancılarla al takke ver külah olmasına engel oldu mu? Sola çekti mi “sol”umuzun ittifakı CHP’yi.

O, o zamandı. Şimdi devir değişti belki.
“Şimdi”den, birleşik mücadele çağrısından bir alıntı daha... “Toplumsal muhalefetin bir yandan NATO gibi savaş örgütlerini, Ortadoğu’da maceracı eğilimleri teşhir ederken öte yandan sadece kendi gücüne güvenmesi, dış desteklere bel bağlamaması gerekiyor.” İyi de Özel’in NATO’culuğu ne olacaktı? Olsundu.
Ne yapacak bu güç birliği?
“Ekonominin toplumsal ihtiyaçların karşılanması için var olduğunu vurgulayabilir; toplumdaki gelir ve servet adaletsizliğine el atılması, özellikle dar gelirli yurttaşları boyunduruk altına alan borç sorununa çözüm bulunması için inisiyatifler geliştirebiliriz.”
Bunlar yan yana gelinen Yeni Parti’nin sermayeyi nereden nasıl teşvik edeceğiyle dolu programıyla mı yapılacak, bilmiyoruz...
Yoksa TİP gibi önce “bin tane dairesi olan emlak baronları var, ben buna sessiz kalamam” diyerek yola çıkıp sonunda “İkiden fazla konutu veya kira geliri bulunan mülk sahiplerinin vergi muafiyeti/istisnalarının kaldırılması; konut sayısı arttıkça kademeli olarak yükselen ağır servet ve kira gelir vergisi uygulanması”na mı varılacak. İkincisi sosyal demokratlığın tanımıdır.
Ülkemizin iki büyük sosyal demokrat partisi var; şimdi birisinin adı Yeni Parti oldu, öbürünün, DEM’in adı da yakında değişecek, yeniden kurulacak. İkisine de yaklaşmak mümkün “sol”umuz için, ikisi de işine geldiğinde kapılarını, yani listelerini açıyor “sol”umuza ama kendileri kendi yerlerini ve konumlarını koruyor.
Sosyal demokrasi yükselince ne olur?
Sosyal demokrasi yükseldiğinde sosyalist solun da yükseldiği iddiası ise düpedüz yalandır. Kapitalizm altında bu iki dinamik aynı toplumsal olguların sonucunda birlikte yükselir ama her durumda birbirinin karşı kampında yer alır. Birbirinin kesin rakibidir. Bir hat devrimi gösterirken diğeri düzenin devamlılığını görev bilir. Devrimci sol yükseliş karşısında düzen solunun üretilmesi sermayenin en basit refleksidir. Bu refleksin basitliği durumun karmaşıklığını, görevin zorluğunu hiç azaltmaz. Bazen şimdi bizde olduğu gibi koca koca başkanlar bu yolu göze aldıkları için hapse atılır. Başka yerde başka zamanlarda insanların canlarına kastedilir bunun sağlanması için. Yani düzenin el değiştirmesinin kolay olduğu hiç söylenmiyor burada. Ama bunun devrimle, sosyalizmle, işçi sınıfı iktidarıyla ilgisi yok. Mesele budur.
“Sol”umuz meseleyi böyle görmekten vazgeçince ortaya tarihin gördüğü en basiretsiz adımları öven resimler çıkıyor. Özel’in partisini bir tavrın etrafında toplayamama beceriksizliği “oyunu bozmak” olarak nitelenebiliyor. Kendisi “evet” diyerek bozuyor. Partinin çoğunluğunun “hayır” demesi önemli olmuyor.
Bu sürecin bütünü önce iki sosyal demokrat partiyi AKP’ye bağlıyor. Dolaylı olarak da onların peşinden gitmekten, tarihimizin en yetkisiz ve etkisiz parlamentosunda bu sayede yer bulmaktan başka yol bulamayan “sol”umuzu da onlara bağlıyor.

Ortaya çıkan 70’lerin parlamentosunda gördüğümüz sahnelerdir. En çok Erbakan ama başkaları da saatlerce konuşurlar, her sayfasını eleştirirler, adeta lime lime ederler ve sonunda söz konusu yasaya “evet” oyu vereceklerini ilan ederlerdi. Sonrasında bunu çok görmedik. Koalisyonlar dönemi çok eleştirildi bu ülkede ama galiba bir kez daha bu kez sosyal demokratlarımız ile “sol”umuz arasında koalisyonlar dönemine girmiş bulunuyoruz.
Öyle ki bu hal “sol”umuzu parti programında “TİP, Kürt sorununu, Osmanlı dönemindeki Kürt ayaklanmalarından bugüne ulusal mücadelelerin tarihselliği içinde ele almakla birlikte esas olarak sermaye egemenliğinin bir sonucu ve sınıf mücadelesinin bir başlığı olarak görür” diye ilan etmişken.
Süreç aşkına Parti Meclisi konuyu “Kürt Sorunu, sadece çatışmaların durması ve silahların susması değil, onu içeren şekilde ama daha da fazla demokrasi ve özgürlükler sorunudur” formülüyle ele alıyor.
Sosyal demokratlaşma derken kastettiğimiz budur.
Peki ne yapalım?
Belki çok soyut ama bu sorunun yanıtı “Asla yalnız yürümeyeceksin” ile “Hak bildiğin yolda yalnız da olsan yürüyeceksin”in diyalektiğindedir.
1990 yılının sonbaharında Devrimci Sosyalist Blok toplantısını protesto ederek terk eden Gelenek hareketinin arkasından kürsüye çıkan Ertuğrul Kürkçü mealen “Madem bu kadar kalabalıktınız, parti kurmak için neden başkalarını bekliyordunuz. Biz THKP’yi kurduğumuzda 15 kişiydik” demişti. Sonra biz de onlar da partilerimizi kurduk. Şimdiki “sol”umuzun durumu bana nedense bu olayı hatırlattı.
Köprülerin altından bu kadar çok mu su geçti?
Ortaklaşa dergisinin 11'inci sayısı "Kim istiyor kim itiraz ediyor? Türkiye'nin yeni düzeni" başlığıyla çıktı. Bu sayıda yeni çözüm sürecinden Yeni Parti'nin kuruluşuna, tarikatlara yönelik operasyonlardan Mekke Anlaşması'na dünyanın ve Türkiye'nin kritik gündemleri masaya yatırıldı. 106. yaşına giren Türkiye Komünist Partisi'nin dünü, bugünü ve yarını da derginin sayfalarında yerini aldı.